header

Geçtiğimiz Ekim’deki Londra yolculuğundan sonra açıkçası başka hiçbir şehri Londra kadar sevemeyeceğimi düşünerek evime dönmüştüm. Uzatmaya gerek yok, yanılmışım (bir kere trafik doğru taraftan akıyor arkadaş).

Uçak biletlerimizi, otel rezervasyonumuzu ve hatta müze biletlerimizi bile aylar öncesinden alarak başladığımız Berlin yolculuğu sürecimizde belki ilk defa turistik gezi amacı ile gittiğimiz bir şehrin gerçek hayatını bu kadar yaşayarak geçirdik tatilimizi/gezimizi. Ben yine her zamanki gibi Ece’nin nerelere gitmek istediğim sorusuna 22 tane plakçının adını ve adresini göndererek net bir şekilde karşılık vererek başladım bu sürece. Zira daha önce Berlin’e gitmiştim ve turistik bir çok yeri görmüştüm. Berlin benim için müzik ve Hasır Döner’de dürüm yemek demekti (az çok öyle de oldu). Gün gün ne yaptığımız hikayesine geçmeden önce Berlin’deki gözlemlerimden kısa bir kuple buraya yazayım ki “abi İstanbul nefis şehir” diyen arkadaşlar onları okuyup nefisin kelime anlamını tekrar düşünsünler.

İstanbul’da bisiklet kullanabilmek bir lüks. Berlin’de ise rutin. 4 şeritlik yollarak ek olarak kaldırıma dokunmadan birer şerit de bisiklet yolu eklenmiş ve bisiklet yolunun kendi trafik düzenlemesi bile ayrıca ışıklar ile yapılmış mükemmel bir şehir. Trafik sorunu yok, en yoğun saatte bile bir Ümraniye trafiğine bile yaklaşmaları mümkün değil. Soğuk ve Türk’leri sevmediği söylenen insanlar aslında cana yakın. Sanırım sadece Almanya’da yaşayan Türk’lere garezleri var. Onun dışında Türk’ler, turist olan Türk’lere karşı fazlası ile sıcak ve sürekli misafirperverliğimizi yüzümüze vururcasına bir ikram halindeler. Mimari ve tarih mükemmel, henüz rant kavramı ile tanışmadıklarından olsa gerek. Kentleşme evi yapıp daha sonra “evet şimdi buraya yol lazım” sırasından ziyade “evet buraya ulaşım var, buyrun 12 şeritli yol, şimdi de ev yapabilirsiniz buralara” şeklinde ilerlemiş, ki sonuçlarını almışlar. En “ara sokak” tabir edilen yer bile sağlı sollu park etmiş araçlar varken iki arabanın rahatlıkla geçebileceği düzende. Kaldırıma park eden araçlar yok, hız sınırını alan 120 ile giderken arkandan selektör atan araçlar yok, korna sesi yok. 1 haftada bir kere bile korna sesi duymadım (abartısız). Toplu taşıma bir çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi (Prag ve Budapeşte’yi baz alıyorum burada) karşılıklı güven üzerine kurulu, ama kimse “hacı nasıl olsa bakmıyorlar” diye bedavacılık yapma çabasında değil. Hani insan gibi yaşayabildiğini iddia eden arkadaşları Berlin’de bir hafta geçirmeye davet ediyorum. Onun dışında bir de şekilci değiller, faydacılar. Türkiye’de olsa kimsenin sümüğünü atmayacağı Smart’lardan kullanıyor herkes. Çoğu kişinin arabası yok, DriveNOW gibi araba paylaşım sistemlerini kullanıyorlar, ki bunlar YOYO’nun doğru uygulanan versiyonları aslında. Hani “burada da var, ne ki?” değil, burada öyle bir kalite, hizmet ve anlayışı yok, zira o hizmetin veriliş şekli bile şekilcilik temelli -ki oraya da bir ara detaylı gelmeyi planlıyorum. Aslında yazacak çok şey var, ama vakitsizlikten dolayı arayı biraz açtığım için kafamda toparlamam zor oluyor. Aklıma geldikçe yazacağım, unuttuklarımı sonradan ekleyeceğim.

Uzatmadan başlayayım.

1. Gün: Lützowplatz – 17 Juni Str. – Neuköln

Aslında her şey İstanbul Atatürk Havaalanında başladı. Bekleme salonunda elinde gitarlar olan bir grup insanı görünce acaba bir önceki geceki konserde çalan Kaiser Chiefs ya da Soundgarden olabilir mi diye düşündük fakat olmadıklarını anladık. Fakat tam uçağa binerken hakiki Soundgarden ekibinin gelmesi ile kapalı olan telefonumuz açıldı ve Chris Cornell ile bir fotoğraf çekerek yolculuğumuza başladık. Kendisinin karizması karşısında anadilim İngilizcemin bir anda bitmesi garip olmasa gerek.

Berlin’e takribi olarak 14:30 civarında indik. Uzuncana süren bir pasaport kontrolünden sonra bavullarımız bizi bekletmeden hızlıca geldi. İlk işimiz haftalık ulaşım biletlerimizi almaktı. Olur da Tegel’e gidecek olursanız bu işi havaalanı çıkışının yanındaki information desk’in yanında bulunan SVG bankosundan alabiliyorsunuz. Haftalık ulaşım biletinin tanesi 28.80 EUR. Mümkünse bozuk para ile gidin, zira 100 EUR bozamıyorlar. Biletlerimizi aldıktan sonra önce X9 ile Tegel – Tiergarten Haupt bişey istasyonuna, sonrasında da 100’e binerek Lützowplatz’a geçerek otelimize ulaşmayı planlıyorduk. Her şey güzel başlamıştı ki X9’un yolu üzerindeki çalışmadan dolayı yarı yolda metroya aktarma yapmamız istendi. Fakat henüz metro ulaşım sistemini çözemediğimizden -ve Türk olduğumuzdan- taksiye binerek otelimize gitmeyi tercih ettik. 10 EUR gibi bir ücret ödedik, tahminimce Erenköy-Acıbadem arası bir mesafe için. Ama daha önceki gezi yazılarımda da yazdığım gibi EUR-TL arası çeviri yapmadığınız sürece her şey çok normal gelecektir. Mümkünse o 10 EUR’u, 10 TL gibi düşünün. Şimdiden iyi gelmiştir muhtemelen.

Otelimiz Tiergarten’ın Lützowplatz’ında bulunan Grand Hotel Esplanade’di. Kendisi 5 yıldızlı ve gerçekten mükemmel bir otel. Türkiye standartlarına göre pahalı sayılsa da biz 7 gecelik konaklama için iki kişi toplam 630 EUR ödedik. Kahvaltı buna dahil değil, fakat adam başı 23 EUR daha öderseniz günlük kahvaltı da alabiliyorsunuz (biz almadık). Daha ucuz oteller varken benim burayı yegane seçme sebebim ise otelin bulunduğu Lützowstrasse’de dayımların uzuncana bir süre oturmuş olması ve benim 98’deki Berlin ziyaretimde burada kaldığım süre içinde oteli görerek “bir gün gelip burada kalacağım” şeklinde kendime söz vermem oldu. Aynı Londra gezisindeki Madam Tusso müzesi ve Trafalgar Sq. gibi bir hayalimi daha aradan çıkarttım.

Otele varır varmaz Ece’nin çocukluk arkadaşı İdil’den Neukölln’deki yeni evlerinde akşam verdikleri barbekü partisinin daveti ve adres geldi. Otele varış saatimizin geç olması ve yorgun da olmamız sebebi ile 17 Juni olarak bilinen bit pazarının kapanışına yetişip bir kaç plak bakıp gezinmeye karar verdik. Tam kapanışına yetiştiğimiz pazarda Galactic Supermarket adı ile bilinen -Budapester Str.’de bulunuyor- plakçının standında, dükkanın sahibinin bir arkadaşı olan Ulrih ile tanıştık. Sağolsun, hoş sohbet bir arkadaşımızdı kendisi. Güzelce müzik muhabbeti yaptık kendisi ile. Hatta bizi bir sonraki gün Mauer Park olarak bilinen ve Pazar günleri kurulan bit pazarında daha fazla plak bulunacağı şeklinde bilgilendirdi ve kendisinin de orada olacağını söyledi. Kısa bir gezinme ve bir kaç plak alışverişinden sonra otele dönerek 19’daki partiye doğru yola çıktık.

Toplu taşıma Berlin’de gerçekten müthiş. Sadece bir otobüs ve metro aktarması ile 30 dakikada Lützowplatz’dan Neukölln’e ulaştık. İdil’lerin yeni evi Schill Str.’de bulunan eski bir çikolata fabrikasının en üst katıydı. Mükemmel bir terası vardı (tepede bulunan fotoğraf, o terastan çektiğim panoramik fotoğraftır). Berlin’e geleli henüz 6 saat olmuşken İdil ve Alex başta olmak üzere hepsi tasarımcı olan bir çok mükemmel insan ile tanıştık. Türk, İngiliz, Avustralyalı, Amerikalı, Alman ve daha bir çok ülkeden nefis insanlar ile gece saat 2’ye kadar yüklü miktarda alkol aldıktan sonra otelimize geri döndük ve bir sonraki gün Mauer Park’ta geçireceğimiz çılgın “Vinylrush” için enerji toplamak üzere bayıldık.

2. Gün: Mauer Park – Hallesches Tor (Festival of Cultures)

Önceki günkü yolculuk ve alkol sekansından sonra kafamızın ağırması çok da beklenmedik bir şey değildi. Fakat Almanya’da Pazar ve ek olarak resmi tatil olması (dini bir bayram, weiss montal sanırım) yüzünden Alka Seltzer bulamamak büyük sıkıntı oldu. Bu sıkıntı ile Berlin’deki ilk kahvaltımızı otele 5 dakika yürüme mesafesinde olan Nollendorf Platz’daki kafelerden biri olan Impala’da ettik. Bagel ve büyük kahveden oluşan bu kahvaltı, adam başı 7-8 EUR gibi bir fiyata geldi. Yine yazıyorum, EUR-TL arası çevirme yapmadığınız sürece çok mutlusunuz. Yapmamaya devam edin. Kahvaltımızı ağır ağır ettikten sonra efsanevi Mauer Park’a doğru yola çıktık.

Mauer Park aslında bildiğin PARK. Nollendorf Platz’dan yanlış hatırlamıyorsam M1 ya da M2 ile 5 dakikalık bir yürüme mesafesine kadar gidilebiliyor. Bu parkta her Pazar çok büyük bir bit pazarı kuruluyor. Ek olarak yandaki büyük park alanında da antik tiyatro gibi bir alanda karaoke var ve her daim yetenekli/yeteneksiz bir çok insan, çok kalabalık bir güruh tarafından izleniyor ve alkışlanıyor. Eğer olur da denk gelirseniz park girişinde Tinman adlı ev yapımı robotu ile şov yapan dayıyı kesinlikle izleyin.

Park içindeki bit pazarı birbirine paralel 4-5 sıradan oluşmakta ve her sıra sağlı sollu yaklaşık 70-80 tane tezgah bulunduruyor. Tabii ki en çok satılan şeyler plaklar, antikalar, ikinci el eşyalar ve tasarım ürünler. Ama bunlar dışında ilginç şekilde müzik aletleri, ev yapımı mixer ve synth. aletleri bulmak da mümkün. Fiyatlar her standda oldukça uygun. Aralara serpişmiş olan büfeler ve kafeler de ortama gerçekten çok güzel bir hava katıyor. Özellikle hava 35 derece civarı olunca -ki oldu- kafanıza güneş vurduğu anda bu kafeler imdadınıza çok güzel yetişiyor.

Yaklaşık 1 saat boyunca gezerek pazarın yarısını bitirdik. Tam diğer yarısına geçecektik ki ben kafama güneş geçtiğini farkettim ve arada bulunan kafelerden birine girerek soğuk bir şeyler içmeye karar verdik. İşte tam o ara ingiliz olduğu aksanından kesin olarak anlaşılabilecek bir blues şarkıcısı gitarı ile mükemmel bir mini konser vermeye başladı kafenin sahnesinde. Aslında 10 dakika oturmak için girdiğimiz kafede 40 dakikaya yakın oturarak bu mükemmel konseri dinledik. Sonrasında da pazarın kalanını gezmeye devam ettik. Buradan bir çok plak aldım (plakların listesini en son yazıda detaylı olarak yazacağım) ve WWII döneminden kalma subay eşyalarından almayı çok istedim, fakat dükkan geri döndüğümüzde kapanmıştı. Yüklü miktarda plak alışverişinden dolayı çantamın yetersiz olacağına karar verip bir adet Mauer Park çantası da almayı ihmal etmedim. Güzel günleri o çanta ile hatırlayacağım burada. Yeterince gezdiğimize ve plak aldığımıza karar verdikten sonra Ece’nin öğlen yemeği için seçtiği iki sokak arkada kalan The Bird’e gittik.

The Bird Berlin’deki en iyi burgerci diyebilirim. Her ne kadar Hard Rock Cafe’nin burgerine daha sadık bir insan olsam da kalitesini ve çeşitliliğini hiçbir şekilde küçüksemem mümkün değil. Özellikle burgere ve ete saygı konseptli bir pazarlama stratejisi uyguluyorlar menülerinde ve dekorasyonlarında kullandıkları tabelalarda. Burada ben insan olup Barbekü/Bacon Burger yedim, fakat Ece insanlıktan çıkarak en büyük burgerlerinden yemek istedi. Neredeyse de başarmıştı aslında. Ama burgerinin içindekiler kısmında “.. and enough grease to kill a donkey” yazısını gördüğümde ben onun çoktan başarılı olduğunu kabul etmiştim bile. Yemeğimizi yedikten sonra yolcululumuzun en güzel süprizi, Rainbow45’in sahibi Salih Karagöz’ün de o gün Berlin’de olacağını bildiğimden kendisine telefon ettim ve henüz indiği bilgisini aldım. Kendisine Mauer Park’a gelmesi gerektiğini ve çok fazla plak olduğunu söyledim. Yarım saat içinde orada buluştuk. 1-2 saatlik bir tekrar plak/gezinme turundan ve Salih abi de plaklarını aldıktan sonra ganimetlerimizi değerlendirmek ve biraz da dinlenmek üzere köşedeki pastaneye oturarak kanoli yedik. Mekanın adını hatırlamıyorum -4sq check-in’lerinden bakabilir merak edenler- ama gerçekten çok güzel kanolileri vardı. Ha bir de Fritz Cola. Coca Cola artık bu işi bırakabilir. Net olarak… Dinlendikten ve kendimize geldikten sonra bir sonraki gün sabahtan turistik işlerimizi halledip, akşamında beraber yemek yemek için sözleşerek ayrıldık. Ama bizim için gün bitmemişti. Akşam Kreuzberg’deki Kültür Festivali’ne gitmek için sadece 2 saatimiz ve çok az enerjimiz vardı. Yine de gittik.

Yılda bir kere düzenlenen bu festival, temelinde Kadıköy Boğa’sından Moda’ya kadar bir alanı tamamen trafiğe kapatıp, bir sürü sahne, tezgah, restoran, bar ve eğlence merkezi kurup aslında şehrin içinde mini bir Rock’n Coke düzenlemeye benziyor. Tek farkı, burada farklı kültürlerden yemekler, içkiler, müzikler ve ürünler satılıyor. Bu arada insanların çöplerini sokağa atmamaları için mükemmel bir çözüm bulmuşlar. Plastik bardakların 1 EUR depozitosu var. Yani içkiniz bittikten sonra aldığınız yere geri vermediğiniz sürece depozitonuzu geri alamıyorsunuz. Bu yüzden de çöplerinizi yere atmıyorsunuz. Güzel iş. Bana ortam olarak Londra’daki Bricklane’in biraz daha müzikli ve festival ortamlısını anımsattı. Muhtemelen ondan olacak ki çok sevdim. 1-2 saatlik gezinme ve içme sürecinden sonra -abartısız- kolum kadar birer sosis alıp Gypsy Punk yapan bir grubun olduğu sahnenin karşısında yemeğimizi yedik. Havanın çok geç kararıyor olmasından dolayı ben saatin aslında 23 olduğunu ancak saatime baktığımda fark edebildim, zira hava hala alacakaranlıktı. Bu farkındalık sonrası otele dönerek bir sonraki yorucu turistik rotamız için gereken enerjiyi almamızın en doğru karar olduğunda hemfikir olarak otelimize döndük…

3. Gün: Potsdamer Platz – Brandenburg Tor – Checkpoint Charlie – Alexanderplatz – Kreuzberg – Hard Rock Cafe

Nispeten daha az yorgun uyandığımız bir Berlin sabahında resmi tatil olması ve her yerin kapalı olmasından sebeplenerek turistik meydanları gezmeye karar vermiştik. Bu bağlamda Kreuzberg’de yaşayan dayım da bize katılarak rehberlik yapmaya karar verdi. Onu beklerken Nollendorf Platz’da kısa bir kahvaltı ettik. Açıkçası bu kahvaltı sonrası fark ettiğim en net şey Almanya’nın kahvaltı konusunda sınıfta kaldığıydı. Bir ingiliz kahvaltısı değil, yanından bile geçemiyor.

Kahvaltı sonrası dayımın da bize katılması ile turistik gezimize başladık. Potsdamer Platz’a yaptığımız metro yolculuğu sonrasında dünyadaki ilk trafik ışıklarının hemen yanına çıkan metro çıkışından hemen Sony Center’ın yanından meydana çıktık. Meydan denince bizim aklımıza Taksim Meydanı falan geliyor olsa da, bu meydan Taksim Meydanı’ndan çok daha düzenli, çok daha geniş ve çok daha yeşildi -Berlin’in geneli gibi. Kısa bir yürüyüş ve Berlin’in tarihinden sonra Sony Center’a girerek -ki ben 98’de ilk gittiğimde inşaatı sürmekteydi- bir şeyler içmeye karar verdik. Muhtemelen Diesel-Weisser adı altında içtiğim Kola-Bira karışımı Berlin yolculuğumuz süresince içtiğim en güzel şeylerden birisiydi. Sonrasında tekrar yürümeye başladık. İlk durağımız Yahudi Soykırımı Anıtı üzerinden Brandenburg Tor oldu. mahşerin Dört Atlısı gibi tepede duran ve dönem dönem baktıkları yön çevrilmiş olan devasa heykelli kapının altından geçerek Museumisland tarafına doğru devam ettik. Opera binaları, oteller, bakanlık binaları derken kendimizi Checkpoint Charlie’de bulduk (hava o kadar sıcaktı ki nasıl gittiğimizi ve nereleri gezdiğimizi net hatırlamıyorum).

Checkpoint Charlie, Berlin Duvarı döneminde Doğu ile Batı arasındaki geçişi sağlayan ve bir çok filmde geçe meşhur geçiş noktası. Hatta hemen yanındaki küçük müzede Berlin Duvarı’nın küçük bir parçası hala duruyor. Gerçi tüm şehirde, Berlin Duvarı’nın geçtiği alan kaldırım taşları ile işaretlenmiş şekilde yapılmış. Tarihe saygı bu olsa gerek. Hemen yanında bulunan Checkpoint Charlie ise eskinin izlerinden uzak bir şekilde, tamamen turistik bir ticaret merkezine dönmüş şekilde tam tabiri ile para basıyor. Bulunan geçiş noktasındaki askerler ile fotoğraf çektirmek yanlış hatırlamıyorsam 2 EUR ve açıkçası dakikada 15 fotoğraf falan çekiliyor. Olaya tam bir Türk olarak yaklaşan biz ise geçiş noktasında askerlerin bulunduğu noktanın tam ters tarafında dayım tarafından bedava fotoğraflandık. Bu bağlamda ya biz Türkler olarak gerçekten çok çakalız ya da turist denen insan başka ülkeye gidince IQ’su 20 puan azalıyor, harcama eğilimi artıyor. Tam olarak çözemedim.

Checkpoint Charlie’yi de görüp tarih bilgisine doyduktan sonra Alexanderplatz üzerinden Kreuzberg’e doğru tatlı bir hareketlenme yaşadık. Temelde hedefimiz Alexanderplatz’ı hızlı geçmekti, zira zaten iki gün sonraki programımızda bulunuyordu ve karnımız acıktığından dolayı benim 98 yılında son kez ziyaret etme şerefine ulaştığım Hasır Döner’e gidecektik. Öyle de oldu. Almanya’nın içindeki küçük Ümraniye, Kreuzberg’e indiğimizde bizi “Kreuzberg’e Hoşgeldiniz” yazısı karşıladı -evet, Türkçe olarak. Hemen akabinde o yazının 100 metre ilerisindeki Hasır Döner’e giderek tam 16 yıl önce arkamda bıraktığım nefis tadı tekrar yaşadık. Almanya’da gerçekten çok güzel döner yapılıyor. Muhtemelen etin kalitesi bir yana, Türkiye’de “abi dönere de o konulur mu?” mantığından yola çıkarak yıllarca sadece ot, domates, patates ve turşu ile yememizden dolayı. Oysa adamlar içine 5 farklı sostan istediğini koyuyor, üstüne malzemeden de çalmıyor. Ekmek arası döner 4 EUR, içindeki et nereden baksan 100-130 gram kadar ve gerçekten lezzetli. Fiyattan ziyade lezzet ve doyuruculuğun öncelikli olduğu kişiler için ideal bir yer. Yemeğimizi yedikten sonra bir önceki gece festivale geldiğimiz Hallesches Tor’da bulunan dayımın evine uğrayarak bir kahvelerini içtik. Akabinde akşam Salih abimiz ile Hard Rock’ta buluşmak üzere otelimize döndük.

Berlin’de geçirdiğimiz en güzel saatlerden birisi muhtemelen Hard Rock Cade’de yediğimiz o akşam yemeğidir. Tamamen tesadüf eseri Berlin’de denk geldiğimiz Salih abimiz ile yaklaşık üç saat boyunca Hard Rock’ta müzik temelli muhabbetimize eşlik eden nefis biralar ve yemekler gerçekten olması gerektiği gibi bir gece yaşamamızı sağladı. Hani Hard Rock Cafe’de kimle takılmak istersin çevrendeki insanlardan diye sorsalar muhtemelen ilk 5 isimden biri olur kendisi. Gözler Selim’i de aradı gerçi ama, nasipse Amsterdam’a onla da. Yemek olarak ben klasik olarak Hickory Smoked Ribs aldım ve yine mutluluk gözyaşları ile yedim kendisini. Hani bazı insanlar için McDonald’s turistik gezilerde  hayat kurtaran tanıdık bir yüzdür ya, Hard Rock Cafe de benim için aynen öyle. Evet, pahalı. Ama Hard Rock. Rock hard, eat in style…

Yemeğimizi yedikten sonra, bir sonraki günün programının müzeler olmasından sebep, yine bir sonraki gün İstanbul’a dönecek olan Salih abi ile vedalaşıp otelimize döndük, nefis muhabbetin ve yemeğin verdiği huzur ile çok net bir şekilde sızdık.

4. Gün: Museum Island – Topography of Terror – Kudam – Ostkreuz

11:00 partisi ile müzeye girişimizi yapmamız gerektiğinden biraz da olsun geç kalkma hakkımızı kullanarak uykumuzu nispeten aldık. Bergama Müzesi aslında benim için yeni bir şey değildi, çünkü daha önceden görmüştüm. Fakat iki ay sonra uzun süreli bir restorasyona girecek olmasından ve Ece’nin henüz görmemiş olmasından dolayı tekrar gitmemiz farz olmuştu.

Londra’daki National Museum ve türevleri tadında interaktif bir müzeden ziyade, daha geleneksel ama EŞŞEK KADAR bir müze olan Bergama Müzesi’nde yine anladık ki biz tarihi satarken insanlar tarihi yeniden yaratıyor. Hani gerçekten yazmamayı tercih edeceğim bir mekan kendisi. Okumak yerine gidip görülmesi herkes için daha sağlıklı olacaktır -diyor ve burada kesiyorum.

Müzelerden sonraki durağımız olan Alexanderplatz ve Topography of Terror’a gitmeden hemen önce *dolores isimli, uzmanlığı burito olan restorana giderek öğlen yemeğimizi yedik. Eğer meksika yemeklerini seviyorsanız ve gerçek burito nasıl olur sorusunun cevabını yıllardır bulamadıysanız gitmenizi önereceğim yegane yerlerden birisi de burası. Porsiyonlar o kadar büyük ki değil bitirmek, yarısına gelmekte bile zorlandığımız doğrudur. Fiyatlar -yine TL’ye çevirmediğiniz sürece çok makul gözüküyor- adam başı 8-9 EUR civarı, ama lezzet paha biçilemez (Vedat Milör stayla).

Yemeğimizi yedikten sonra yürüyerek Berlin’in meşhur televizyon kulesinin de bulunduğu Alexanderplatz’a bu sefer yakından bakma şerefine nail olduk. Açıkçası çok sıra olduğu için kuleye çıkmadık, fakat yandan, alttan, kenardan, köşeden türlü fotoğraflarını çekerek çakma Berlin’liliğimizi de yapmayı ihmal etmedik. Tam son durağımız olan Topography of Terror’a giderken İdil ve Alex bizi akşam yemeği için -yanılmıyorsam- Ostkreuz tarafında bulunan Transit isimli bir Thai restoranıa davet ettiler. Düşünmeden kabul ettik ve akşam yemeği öncesi son hedefimize doğru yola çıktık.

Topography of Terror, Checkpoint Charlie’in iki paralel sokağında bulunan ve Berlin Duvarı’nın son -ve sanırım en büyük- kalıntılarını da içeren Nazi dönemi Almanya’sını anlatan bir interaktif müze. Hava 35 derece olduğundan dışarıda bulunan -duvar kenarındaki- yazıtları okumamız mümkün olmadı, zira Antalya sıcağını andıran bir hava vardı. Dolayısı ile direkt olarak içeriye geçtik. İçerisi Nazi dönemi Almanya’sını kronolojik bir sıra ile anlatan -daha önce de yazdığım gibi- interaktif bir müzeydi. Nazi dönemini doğuşundan yıkılışına kadar detaylı bir şekilde anlatan gerçek belgeler ve fotoğraflar ile mükemmel bir tarih müzesi şeklinde yapılandırılmış. Dönem hakkında bilgi edinmek isteyen kişilerin daha sonraki günlerde gideceğimiz esir kampı (Sachsenhausen) ile birlikte görmesi gereken en önemli yerlerden biri olduğunu düşünüyorum. Yaklaşık 45 dakikada kısa bir tur, 1,5 saat civarında da detaylı bir tur atmak mümkün. İçeri girişler ücretsiz.

Günlük rutin turistliğimizi yaptıktan sonra kalan vaktimizi otele dönmek yerine biraz daha yürümek ve tercihen Kudam’da (Kürfurstendamm Str.) geçirmeye karar verdik. Aslında temelinde benim tek bir şort getirmiş olmamdan dolayı H&M’e uğrama ihtiyacı ve tabii ki Urban Outfitters’a rutin bir ziyaret gerçekleştirme isteğimizdi. H&M’den fiyatları Türkiye’den daha pahalı olduğu için bir şey almadık -indirim döneminde gitmemize rağmen çok pahalıydı, fakat Urban Outfitters’da indirim reyonundan mükemmel olduğunu düşündüğüm iki adet t-shirt almayı ihmal etmedim. Ekim ayında Londra’da gördüğüm, fakat 30£ olduğu için almadığım nefis Star Wars t-shirt’ünü orada da görmem, fakat fiyatının 40€ olması beni hüzünlere boğsa da, dükkanın genel güzelliği içerisinde hüznümü yenmeyi başardım. Dışarı çıktığımızda ise “Yine yendim seni Urban Outfitters! Yine bana kazık sokamadın!” nidaları ile ilk uğrayacağım plak dükkanı olan ve Uhland Str. metro durağına 5 dakika yürüme mesafesinde olan City Records’a giderek yıllardır aradığım Radiohead ve Crippled Black Phoenix plaklarını aldım. Eğer benim kadar müzik delisi bir insan bu yazıyı okuyorsa, buraya uğramasını kesinlikle öneriyorum. Fiyatlar uygun -Türkiye standartlarına göre-, özellikle Krautrock olmak üzere çok geniş bir arşivi ar ve plakların durumları çok çok çok çok iyi. Gönlümden t-shirtlerden de almak geçiyordu -ki mükemmel bir Kurt Cobain t-shirt’ü vardı- fakat üzerimde kalan tüm nakidi plaklara yatırdığım için boynum bükük şekilde otele dönmek zorunda kaldım.

Otelde 15 dakika kadar dinlen(emey)ip üstümüzü değiştirdikten sonra Ostkreuz’da İdil’ler ile Transit adlı Thai restoranında buluşmak üzere yola çıktık. Sanırım ilk defa bir Thai restoranına gittim. Konsept paylaşım üzerine kurulu. Fiyatları 3-5€ arası değişen yemeklerden ortaya söyleyip yeniyor. Aslında bu kadar basit. Bol bol bira ve Mojito tükettiğimiz akşamda İdil çaktırmadan hesabı ödediği ve bize misafir muamelesi yaptığı için açıkçası 4 kişilik bir yemeğin ne kadar olduğu konusunda bir fikrim yok, ama kalite olarak gerçekten çok keyifli bir yemek yediğimizi söylemem mümkün. Yemek sonrası o kadar uzun bir yürüyüş yaptık ki nereden nereye gittiğimizi anımsayamıyorum. Ama en son Warschauer Str.’den geçtiğimizi, yürüyerek köprüyü geçtiğimizi ve bir nehir kıyısında Ece’nin çok gitmek istediği White Trash adlı burgercinin oraya gittiğimizi anımsıyorum. Zaten sonrasında tekrar geri  yürüyerek otelimize/evlerine gitmek üzere İdil’ler ile de ayrıldık. Zira bir sonraki gün, bizim için çok uzun bir gün olacaktı…

5. Gün: Potsdam – Primark – Nollendorf Platz

Sabah 10’da Europa Center’daki Sixt Rent a Car’dan kiraladığımız arabayı alacaktık ve 11:15’te Potsdam’da Park Sanssouci’deki tura katılacaktık. Hızlı bir karar ile araba kiralama prosedürünün uzun süreceğini ve benim en az iki kere kaybolacağını düşünerek 9 buçuk’ta Sixt’e gittik. Öngörülü bir insan olmamdan dolayı çok da vakit kaybetmedik, zira kiraladığım BMW 1.16 ellerinde yoktu ve bana Mercedes Viano verebileceklerini söylediler -allahtan görevli kişi Türk’tü de rahat rahat anlaşabildik. Viano önerisi üzerine kendilerine Gebze-Harem hattında çalışmak istemediğimi, sadece iki gün boyunca bir arabaya ihtiyacım olduğunu söyledim. Ama sanırım Almanya’da uzun süre kaldığı için esprimi anlamadı. Sorunsuz olarak bana günlük 10 EUR fazla ödersem az önce gelen BMW 3.20’yi verebileceklerini söylediler, havada atladım.

Burada BMW’ye ayrı bir paragraf açmak istiyorum. 3.20 dendiğinde ilk aklıma gelen standart 1.6 motorlu bir BMW oldu, fakat otoparka gidince bana erilen aracın bir BMW 3.20d GT olduğunu görünce sevinçten ağlama seviyesine bile geldim. Şöyle ki araç gerçekten sınıfının en dolusuydu. Navigasyondan start-stop’a her şeyi bulunmakla birlikte, BMW’nin araçlarına koyduğu -TR’de var mı bilmiyorum- BMW Connect sistemli internet bağlantısı bulunmaktaydı. Bu sistem aracın içinde bir wi-fi’a bağlanmanızı ve kayıt olarak ultra hızlı bir internet bağlantısına sahip olmanızı sağlıyor. GT olması da (Gran Tourismo) ekstra büyük bir kasaya ve bagaja delalet, ki daha sonra bu bagaja Ece’nin rahatlıkla oturarak sığabileceğini de kanıtladık. Araccı full depo (61 litre) aldık, 850 km menzil gösteriyordu. 250-280 km gibi bir yol yaptık, çeyrek depo benzin harcadık ve halen bana -YÜZSÜZ GİBİ- 680km menzil gösteriyordu ki bu bile eve döndüğümde Nissan Juke’umu yakmam için yeterli bir sebepti. Velhasıl Almanya’nın hız sınırı olmayan otobanlarında -her ne kadar aracın hızı Sixt tarafından 210km ile sınırlandırılmış olsa da- ara ara hızlı ama genel olarak mükemmel konfora sahip bir çok yolculuk yaptık. Bu bağlamda BMW’ye teşekkürlerimi sunuyorum ve en kısa zamanda bir adedine sahip olmak için götümü yırtacağımı da bilmesini istiyorum.

Potsdam’a giderken en büyük yardımcımız BMW’nin navigasyon sistemi oldu. Zira Almanya’da bir Alman arabasında bulunan ve uygun ile iletişim halindeki navigasyonun sizi yönlendirmesi gerçekten mükemmel bir kolaylık. Adresi girdiğimiz anda -kapı numarasına kadar- bizi en hızlı yoldan -trafik durumunu da alabildiği için- iki kere yanlış yola girmeme rağmen 25 dakikada hedefimize ulaştırdı ve bize kahvaltı edecek süre bile bıraktı.

Saat 11:15 turu ile Sansouci Sarayı’na ayak bastık. İçeride fotoğraf çekilmesi için ekstra 3 EUR istediler, cimrilik ettik, vermedik. Fakat hayatımda gördüğüm en güzel yapılardan biri olduğunu inkar etmeyeceğim. Her odası, her detayı, hatta her kullanılan taş o kadar ince ve mükemmel bir işçilik ile yapılmıştı ki eski mimariden ziyade modern mimariyi seven beni bile ağzı açık bırakmayı başardı. Saraydan çıktıktan sonra annemin 2 yıl önce gittiğinde gör-e-mediğini iddia ettiği yel değirmenine gitmek üzere hareketlenmiştik ki, hava daha dün 35 derece olduğunu inkar edercesine patladı ve çılgın bir yağmur başladı. AMA HAZIRLIKLIDIK! Geçtiğimiz yıl Londra’dan aldığım son derece güvenilir şemsiyemi açtım -ve aslında o kadar da güvenilir olmadığını anladım. Yağmurun biraz dinmesini beklemek adına Sanssouci’nin gift shop’una girdik. Hali hazırda girmişken Potsdam’ın haritasını da içeren küçük bir kitap ve iki küçük magnet aldık -aldığımız tek magnetler.

Yağmur biraz azalır azalmaz yel değirmenine koşar adımlar ile ulaştık ve içeri girdik. Ece’nin daha önceden aldığı biletler burayı da kapsadığı için ücretsiz bir şekilde gezdik. Değirmen halen aktif olarak çalışıyor ve burada üretilen ürünler -un, ekmek.. vb- altındaki dükkanda satışa sunuluyor. Anneme göstermek adına en tepesinde bir kaç fotoğraf çektikten sonra yağmurun tekrar bastırması ile tekrar içeri girdik. Ben dükkanından annem için üzerinde değirmenin baskısı olan bir el çantası ve küçük bir rozet aldıktan sonra Yeni Saray’a gitmek üzere kapıdan çıktık ve bastıran yağmur ile karar değiştirerek arabaya giderek araba turu yapmaya karar verdik. Hem daha az ıslanacaktık, hem de annemin daha önce söylediği nehir kıyısındaki kafede bir şeyler atıştırabilecektik. İlki sorunsuz bir şekilde oldu, fakat ikincisi benim yine -navigasyona rağmen- kaybolmam ile yalan oldu. Bir süre gerçekten mükemmel bir doğa ve nefis mimariye sahip binalar arasında dolandıktan sonra o gün için yeterince turistik yer gördüğümüze karar vererek, Londra’da da gittiğimzi Primark’a gitmeye karar verdik. Berlin’deki Primark Londra’daki kadar fazla ürüne sahip olmasa da yine baya bir işimize yarayacak parça toparlayarak işimizi hallettik (bu sefer yatak örtüsü ve yastık almamayı başardık en azından). Otele dönmeden önce son olarak kuzenimin evine uğrayarak onlarla 1-2 saat kadar vakit geçirdik, bebek sevdik, sonra yorgunluğun da etkisi ile koşar adım otelimize dönmeye karar verdik. Fakat otele dönüş yolunda fikir değiştirerek Nollendorf’ta daha önce gördüğümüz bir İtalyan restoranında yemek yemeye karar verdik. Hemen Nollendorf Platz’ın köşesinde olan -ve benim yine adını unuttuğum- restoranda gerçekten güzel bir pizza yedikten sonra otelimize döndük, zira bir sonraki gün çok daha zorlu ve yorucu olacaktı.

6. Gün: Sachsenhausen – Designer Outlet – Monkey Bar (Bikini berlin) – An der Urania (Barman)

Bir önceki gün yaptığımız yaklaşık 120km yoldan sonra bugünkü rotamız 150km’lik bir yolu içeriyordu. 10:40’da başlayacak olan tura yetişmek için saat 9 buçuk gibi -yine- Nollendorf’ta bulunan kafelerden biri Maxway’de kahvaltı ettik. Bu bağlamda da ücretsiz wi-fi’dan faydalanarak yolumuzu çizdik ve 10:00’da tekerlek dönmeye başladı. Yanılmıyorsam Hamburg’a giden otoban üzerinden çok rahat bir yolculuk ile 20 dakikada Oranienburg’da bulunan -45km uzaklıkta- Sachsenhausen Memorial & Museum’a ulaştık ve rehberimizi beklemeye başladık. Sachsenhausen’da Salı ve Perlembe günleri 10:40 ve 14:00 olmak üzere iki kere tur düzenleniyor. Turlar kişi başı 17 EUR. İngilizce ve -sanırsam- Fransızca olarak veriliyor. Fakat gezerken daha fazla dillerde de verildiğini gördük. Aslında şehirden alıp otobüs ile getiriyorlar katılımcıları, fakat biz sonrasında devam edeceğimiz için arabamız ile geldik. Saat 10:30’da tur ekibi ve rehberler gelerek bizi de aralarına dahil ettiler.

Beni en çok etkileyen yerdeki turumuz önce bir konferans odasında verilen 20 dakikalık bir brief/sunum ile başladı. Bu sunumda Oranienburg’daki Sachsenhausen’ın tarihi, kuruluş ve büyümesi ile yıkılışı detaylı bir şekilde anlatıldı. Şimdi bunları anlatmaya kalkarsam -ki hepsi aklımda- iki yazı daha yazmam gerekir. Fakat ince detay(lar) olarak;

1 – Burası bir soykırım kampı değil. Burada da ölüm oranı gayet yüksek, fakat Auschwitz’deki gibi insanları direkt olarak değil, kötü şartlarda çalıştırarak öldürüyorlar. Aslında temelinde burası bir çok fabrikadan oluşan bir esir kampı ve esirler birer işçi.

2 – Bir dönem dünyanın en büyük tuğla fabrikası buradaymış. Sebebi Germania projesi dahilinde Berlin’i yıkıp baştan yaparken kullanılacak tuğlaların imal edilmesiymiş.

3 – Çok şerefsizce insan öldürmek üzerine bir iki istasyon var -ki bunların detayını birazdan yazmaya çalışacağım.

Sachsenhausen (SH yazacağım uzun olduğundan dolayı) tam bir üçgen şeklinde tasarlanmış ve zaman içerisinde bu üçgenin etrafında büyümüş olan bir mimariye sahip. Giriş kapısının hemen dışında, Nazi subaylarının halk ile daha iç içe ve sempatik olması amacı ile yapılmış olan subay evleri bulunuyor -mimariler gerçekten çok güzel ve ilginç bir şekilde tam üçgen. Kampın ana girişinin sağ tarafında eskiden Nazi askerlerinin eğitim alanı olarak kullanılan binalar var ve ironik bir şekilde şu anda polis akademisi olarak kullanılıyor. Kapının hemen karşısında ise camları ve kapıları çelik bloklar ile kapatılmış olan, bizde Er Gazinosu’na karşılık gelecek olan SS Gazinosu var. Burası zamanında restore edilmiş, fakat günümüzde halen bulunan Nazi sempatizanlarının “nazilikten aldığım tadi hiçbir şeyden almadım, daha da almak istiyorum” kafasında buraya gelip o ortamda Nazilik yapmasından dolayı bloklar ile kapatılmış. Bunu duyduğumda aklıma direkt olarak “fikri öldürmek” geldi aklıma. Hatta bizde buna karışık gelen tekke ve zaiyeler ile malesef öldüremediğimiz için tekrar canlanan bir çok fikir daha canlandı kafamda…

Türkiye’de olsa “kötü anıları hatırlatıyor” diye yıkılacak olan koskoca bir esir kampının eskisine sadık bir şekilde, kısmen interaktif kısımlar ile yeniden dekore edilmiş halini gördük. Yatakhaneler, tuvaletler, banyolar, yaşam alanları ve buradaki SEFİL hayatı hem rehberimizden, hem de oralardaki fotoğraflardan detayları ile öğrendik.

Bir sonraki durağımız Station X dedikleri ve benim “şerefsizce adam öldürme mekanı” olarak adlandırdığım mekanlardan biriydi. Burası Auschwitz’de bulunan gaz odalarının aynısı şeklinde tasarlanmış. “Duş almak” bahanesi ile içeri sokulan esirler burada gaz erilerek öldürülüyor ve yan kapıdan çıkartılan cesetler direkt olarak krematoryumda yakılıyor. Bir çok yahudi için kutsal sayılan bir mekan ve etrafta anma için gelen turistleri görmek mümkün. Bu arada bu kampa sadece yahudiler değil -ki yahudiler bu kamptaki nüfusun sadece %15’ini oluşturuyorlarmış- hırsızlar, alkolikler, geyler, çingeneler, sakatlar; kısaca arı ırk temasını zedeleyebilecek ve çoğalması istenmeyen herkes bu kampta toplanmış (rehberin yalancısıyım).

İkinci “şerefsizce adam öldürme mekanı” rehberimizin -kanımca- hüzünlenerek anlattığı “Neck Shot Station” oldu. Burası bir revir olarak tasarlanmış. Öldürülmesi planlanan kişiler “gel hacı senin bir boyunu ölçelim” diyerek içeri alınıyor, duvardaki boy çizelgesine yaslanıyor. Çizelgein hemen arkasındaki duvarın arkasındaki bir odada bulunan SS subayı da duvarda bulunan ve boyna denk gelen delikten bu kişileri vurarak öldürüyor, cesetler arka kapıdan çıkartılıyor, temizleniyor ve bir sonraki kurban içeri giriyor. Bu yüzden buranın adı Neck Shot Station olarak kalmış. Bunları dinledikten sonra tek söyleyebildiğimiz “bu kadar kötülük bizim aklımıza net olarak gelmez” oldu.

Turumuz bittikten sonra gözleme kulelerinden birine çıkarak içindeki interaktif etkileşim panelleri ile biraz oyalandıktan sonra bu kadar hüznün ve kasvetin bize fazla geldiğini fark ederek “adettendir” diyerek bir Outlet’e gitmeye karar verdik ve Designer Outlet olarak bilinen yere gittik. Oraya geçmeden önce yegane söyleyeceğim şey buraya gidin. Burada gerçekten yaşanmış ve halen yaşatılan bir tarih var. Sempati duyduklarından değil, pişman olduklarından; fakat küçük penis sendromu olmadığı için yaptıklarını inkar etme ihtiyacı hissetmediklerinden yık(a)madıkları bir tarih. Beni Berlin’de en çok etkileyen yer burasıydı. Bir çok kişi için de öyle olacağını düşünüyorum.

Berlin Designer Outlet’e geldiğimizde, GİTMEYİN BURAYA! Burası Outlet falan değil, sadece fiyat bilmeyen ya da çok fazla parası olan “dallama” turistlere bir şeyler çakmak için yapılmış bir dükkanlar topluluğu. Özellikle Adidas ve Puma gibi Alman markalarının Türkiye’den daha pahalı olması -hatta GS ve FB formalarının- dünyanın en anlamsız şeyi. Türkiye’de 4.99 TL olan ürün, burada 7.99 EUR. Buradan sadece Puma mağazasından bir adet Suede aldık Ece için, ki o da 55 EUR’dan 30 EUR’a düşmüştü, ben pahalı olduğu için bırakmıştım ki ekstra %20 indirim ile 24 EUR’a geldiği için almaya karar verdik -bir de Ece’nin siyah ayakkabı ihtiyacı varmış. Puma’ya canımız feda gerçi ya, neyse…

Designer Outlet’ten çıkarken saat 17’e geliyordu ve benim 18’de arabayı teslim etmem gerekiyordu. Trafiğin ve benzin alma ihtiyacımızın da etkisi ile 18:05’te aracı yine Europa Center’daki Sixt’e bıraktık. Aracı son park edişimde bize yaşattığı konfor ve tecrübe için teşekkür etmek ve öpmek geldi içimden. İşin daha ilginci ödeme ve fatura işini hallederken Sixt’teki eleman ile aracın maliyeti üzerine konuştuk. Aracın bana vergiler ile birlikte 62.000 EUR’a malolduğunu söyledi (sistemden bakıp). En üst donanım seviyesinde bir araçtı bu ve ben İstanbul’a döndüğümde bu paketin ülkemizde 100.000 EUR’a malolduğunu öğrenecektim (dert bende, dermanım yok…).

Aracı bıraktıktan sonra Europa Center’in hemen karşısında bulunan ve ikinci otel tercihimiz olan Bikini Berlin’in tepesindeki Monkey Bar’da bir şeyler içip kafa toplamaya karar verdik. Top of Berlin olarak nitelendirebileceğim, mükemmel tasarıma sahip -olayı o zaten- bir mekan. Zaten Bikini Berlin de 25hour hotel diye geçen bir konsepte sahip ve olayı özel tasarıma sahip olması. Hani Money Bar’a gidip bir bienal havası yaşamak mümkün. Barın manzarasının büyük bir kısmı Tiergarten’daki hayvanat bahçesine bakıyor -tam olarak maymunların kafeslerine. Hatta şehir o kadar düz bir şehir ki buradan Tegel’a iniş yapan uçakları final approach esnasında görmek, hatta hatta tekerleri yere koyduğu anda bile görmeye devam etmek mümkün. Sanırsam benden sonraki hafta bir arkadaş burada kalmış, fotoğraflarını gördüm Instagram’dan ve kıskandım açıkçası. Burada kalmıyorsanız bile en azından bu barda bir şeyler içmeden dönmeyin.

Günlerden 12 Temmuz’du, Dünya Kupası başlıyordu, karnımız açtı ve maç izlemek istiyorduk. Burayı uzatmayacağım, Kuman üzerinde Brasiliero diye bir et konseptli Brezilya restoranı var. Buraya gitmek istedik, 3 km yol yürüdük, ama rezervasyonsuz almadıkları için göt olduk. O yüzden An der Urania’a bulunan Barman adlı bara gittik. İşin güzeli burası Hırvatlar tarafından işletilen bir bar olduğundan dolayı o akşamki açılış maçı Brezilya – Hırvatistan’ı izlemek için en ideal yerlerden biriydi. Hırvatistan’ın ilk golü ile adeta bir Ivan olduk, Rakitic olduk, Hırvatlar ile laylaylay yaptık; fakat devre arasında açlığımıza yenilerek Nollendorf’daki Hasır Döner’e giderek son kez alaman döneri yemeye karar verdik. Zaten o ara Brezilya da bu arkadaşları 3’lemiş.

Yemekten sonra Berlin’deki son tam günümüze ve tabii ki benim günüm olan dawn of the record shops turuna hazırlanmak için otele döndük. Otelde “yahu bir kahve içer miyiz” acaba bile diyemeden öyle bir sızdık ki…

7. Gün: Kreuzberg – Warschauer Str. 

Günümüz çok da erken olmayan bir saat olan 10:30’da (zaten plakçılar 12-1’den önce açmıyordu)  daha önceden gitmek isteyip de gidemediğimiz Miss Honeypenny’de başladı. Sipariş alan elemanın Türk çıkması ile keyifli bir muhabbet ve lezzetli bir kahvaltının üzerine yine Türk misafirperverliğinin iki fincan espresso olarak masamıza gelmesi ile akşamki Şili maçında buluşmak üzere Kreuzberg’deki Core-tex Records ile başlayacak olan dawn of the record shops turumuza doğru yola çıktık.

Bu kısmı çok fazla uzatmayacağım, zira aldığım plakların listesi ile birlikte Part II kısmında yazmak istiyorum; fakat yanlış hatırlamıyorsam 10-12 tane plakçı gezdik; bir çoğu ile çok güzel muhabbet ettik. Özellikle birisinde Türk’lerin çok fazla plak alıp ülkesinde sattığı geyiğinin doğruluğunu kanıtladım, bir diğerinde de Sırp bir arkadaş ile Türkiye’nin politik gidişatı üzerine 15-20 dakika muhabbet ettik. Velhasıl benim gibi bir plak bağımlısı için hem verimli, hem keyifli ama bir o kadar da yorucu bir gün oldu.

Plak turumuzdan sonra gitmeden önce son bir kez aile ile görüşmek adına Hallesches Tor’daki dayımların evinde bu sefer cümbür cemaat buluştuk. Meksika – Kamerun maçını orada bitirdikten sonra yetişme şansımız olmayan İspanya – Hollanda maçı için otelimize doğru yola çıktık. Otelimize yakın istasyona geldiğimizde maçın zaten 30. dakikasıydı ve madem ilk yarı kaçtı, o zaman markete uğrayalım en azından çikolata neyin alırız mantığı ile Kaiser’s’ uğradık. Açıkçası çok da verimli oldu. Zira Lindt’in duty free’de bulunmayan bir çok farklı çeşidi, değişik sosisler, peynirler, soslar (özellikle Jim Beam’in barbekü sosları), baharatlar ve içkilerden oluşan alışveriş torbamız ile otele döndüğümüzde maçın ikinci yarısı yeni başlıyordu. Ve biz bir sonraki gün dönecek olmamızdan dolayı o tarihi maçı izlerken bir yandan da bavullarımızdan birini toparlıyorduk. Tam Hollanda İspanya’nın kepengi indirdi ki biz de bütün işlerimizi bitirmiş bir şekilde ne kadar ekstra bagaj ödeyeceğimizi hesaplamaya başlamıştık. Zira kişi başı 20kg’lık sınır bana en az 10kg ekstra olarak dönecekti. Fakat son dakikada bilet üzerinde gözüme çarpan 30kg detayı ile odada halay çekmeye ve neden daha fazla çikolata almadığımıza söylenmeye başladım. Gelirken toplamda 29 kg ile gelmiştik. Dönerken ne olacaktı, gerçekten çok merak ediyordum. İşte o merak içinde uyuyuvermişiz…

8. Gün: Kudam – Tegel – İstanbul :(((

Berlin’deki son günümüzü Kudam’da geçirmeye karar verdik. Sağlam bir uykudan sonra 12:00 civarında Bikini Berlin’in altındaki Einstein Cafe’de krosan ve kahveden oluşan kahvaltımızı ettik. Sonrasında klasik bir I LOVE BERLIN dükkanlarından birine girerek eşe/dosta küçük hediyelikler toparlayıp, biraz daha gezindik. Bu gezinmemiz sırasında 3. gün gittiğimiz City Records’a kadar yürüdük, fakat ben durumun tehlikesinin farkına varıp geri dönmemiz gerektiği konusunda ısrar ettim -ki haklıydım da.

19’daki uçağımız için 16:30 gibi Tegel’de olmamız gerekiyordu. Saat 13:30’du ve son bir yemek için vaktimiz vardı. Bunu yine -tanıdık bir yüz olan- Hard Rock’ta yemeyi tercih ettik. Son yemeğimiz Hard Rock’ın -Londra’da bitiremediğim- nefis barbekü/bacon burgeri oldu. Rock Shop’taki t-shirt’te gözük kalmış da olsa daha fazla para harcamadan 40 EUR’luk bir hesap ile Hard Rock’tan ayrılabildik ve bavulumuzu almak için otelimize dönüş yoluna geçtik.

Otele gitmeden önce son bir uğramamız gereken yer olarak hemen 5 dakikalık mesafede bulunan Mr Dead & Mrs Free’s Record Shop’a uğradık ve kendimize Tame Impala’nın Innerspeaker albümü ile Serkan ile Hande’ye Belle & Sebastian’ın bir albümünü alarak Berlin’deki alışveriş manyaklığımızı noktaladık.

Otelden bavulumuzu aldıktan ve teşekkürlerimizi ilettikten sonra gelirken beceremediğimiz 100-X9 aktarması ile havaalanına sorunsuz ulaştık. Fakat 100’ü beklerken delicesine yağmur yemeseydik iyidi.

Tegel’in gayet küçük duty free’sinden ufak tefek bir iki içki aldıktan sonra rötarsız olarak 2 saat 35 dakikalık uçuşumuz ile İstanbul Atatürk’e indik. Teorik olarak 10 dakikada çıkabileceğimiz bavul bekleme sırasından uçağımızın bagaj kapağının bozulmasından dolayı 1 saatte çıkabildik. Fakat bu süreyi iyi değerlendirerek duty free alışverişimizin bir kısmını hallettik. Bavulumuz geldikten sonra da ikinci kısım olan alkol kısmını toparladık. Toplamda bir çok puro, sigarello, alkol, çikolata ve daha bir çok ürün ile havaalanından çıkarken inişimizin üzerinden bir buçuk saate yakın bir süre geçmişti ve bunun çoğu bavul beklemek ile geçmişti.

Kapıdan çıkar çıkmaz bir haftadır duyduğum ilk korna sesini duydum -taksici-, sonra ikincisini, üçüncüsünü ve devamını. Arabaya bindiğimizde trafik bana İstanbul’a döndüğümüzü hatırlattı. 1 gibi eve döndüğümüzde tek tesellimiz bir haftadır görmediğimiz kedimizin bize trip atmamasıydı. Hoşgeldik, ama hoşbulmadık… Almanlıktan aldığımız tadı da hiçbir şeyden almadık.