Evleneli çok olmamıştı. Televizyonda kanalları gezerken Behzat Ç’nin fragmanına rastladım. Hani şu kovalama sahnesinde aracın benzini bitip de Ankara havası oynamaya başladıkları. O gün kafamdan geçen ilk düşünceyi hatırlıyorum; “Saçma”. Tabi bu düşünce kafamdan geçerken Emrah Serbes hakkında bir fikrim yoktu. Erdal Beşikçioğlu’nu ise sadece Vali’den tanıyordum.

Biz polisiyeyi CSI serilerinden öğrenen bir nesiliz CNBC-e’den. Türk dizileri arasında ise İz Peşinde’den sonra adam gibi bir polisiye çıkmadığını uzuncana bir süre savunmuştum. Zaten Türk insanı dramanın ön planda olduğu, aşk, meşk, entrika dolu dizileri severdi. Mutlu son olmalıydı, zenginlik olmalıydı ki izleyiciler kendilerini o karakterlerin yerinde düşünüp mutlu olmalıydı. Kıvanç Tatlıtuğ kot gömlek giyince satışların patlaması halen süregelen bir Behlül karizmasının etkisiydi adeta. Türk polisiyeleri ise Arka Sokaklar ve Yılan Hikayesi’nden ibaretti tarihimizde. “E be köylü kızı” ile başlayıp, sonsuz mermiye alabilen altıpatlarlar ile çatışılan, kimsenin ölmediği, kötü adamların sürekli yakalandığı ve mesajların bolca havada uçuştuğu, göze sokula sokula verildiği dizilerden bahsediyorum. Hatta öyle ki, Kanıt bile aslında bu dizilerin yanında kötünün iyisi olarak durabilirken, onun bile vasat kalmasından bahsediyorum.

Bir hafta yayınlanmadığını sayarsak 39 hafta boyunca süren, 38 bölümlük bir şahaeser, dün akşam ilk sezonunu (umuyorum ki) tamamladı. Her bölüm inceden verdiği mesajların üzerinde durmayacağım. Zaten izleyenler gerekli gönermeleri anlamış, hazmetmiştir. Fakat Türkiye’de belki ilk defa bu kadar öne çıkarılan anti-kahraman karakterin bu kadar sevilmesi, belki de ülkemizde drama, aşk-meşk dizilerinden ziyade, bu tarza da bir talep olduğunu göstergesiydi. Çok atıp tutuldu hakkında, diyaloglar çok küfürlü oluğu için iptal edileceği, bazı kişilere dokunduğu için uyarıldığı, ince ayar çekildiği söylendi. Fakat onlar hiç taviz vermedi. Belki son bölümlerde küfür dozajı biraz azaltılmış olsa da, gerçekçilik her zaman ön plandaydı. Kaldı ki biz zaten Rıza Baba gibi polislerin olmadığını izlediğimiz ana haber bültenlerinde çoktan öğrenmiştik. İşte böyle bir zamanda girdi hayatımıza Behzat Ç. Mükemmel bir olay örgüsü, kaliteli oyunculuk, kaliteli görüntü yönetmenliği ve senaryolar ile. Daha ilk 4 bölümde öyle bir hayran kitlesi kazandı ki, sonraki 34 bölüm için reklam yapmaya gerek bile kalmamıştı. Star TV’yi burada izledikleri yayın stratejisinden dolayı da tebrik etmek gerekir ki ilk bir kaç hafta boyunca reytinge boyun bükseler de bu hayran kitlesi karşısında onlar da çaresiz kaldı ve taviz vermeden Pazar akşamları bu diziyi yayınlamaya devam ettiler. Öyle ki yayınlanan bölümün reklam aralarında yayınlanan bir sonraki bölüm teaser’ları bile düzenlendi ve Perşembe’den önce yayınlanmamaya başladı. Belki de bir TV kanalı ilk defa seyirci kitlesine bu kadar özen gösteriyordu…

İşlenen karakterlerin her birinin gerek oyunculuk, gerek işleniş, gerekse kurgu bakımından mükemmelliği, dizinin tek taraflı olmaması ve olay örgüsünün büyümesi, merak içinde bırakması açısından en mühim konuydu belki de. Bunu başardı Behzat Ç. ekibi.  Hanzoluğundan tutun da, alkolikliğine kadar; adam dövmesinden, maddi sıkıntılarına kadar bir polisin hayatının nasıl olduğunu bize tam bir gerçeklik ile eksiksiz olarak gösterdi. Zira diğer dizilerde tüm polisler zengin, 120 ekran LCD’lerde dvd izlerken, bu karakterler üç adet çekyat, bir adet 37 ekran TV’den oluşan salonda, piknik tüpünde balık kızartıp, çay bardağında rakı içiyorlardı. Efendiydiler, ama kesinlikle “bizden biri” değillerdi. Ama bir o kadar da “bizden biri”ydiler -nasıl olduğunu böyle anlayın işte.

“Ben bu dizide en çok” diye başlayan bir cümle kurmak isterdim, ama malesef kuramıyorum. Çünkü bu dizi benim için bir bütün. Akbaba olmadan Hayalet’i, Harun olmadan Eda’yı, Şevket olmadan Behzat’ı sevmek mümkün değil. 38 bölümlük zor bir maratondan çıkıldı ve abartısız Türk televizyon tarihinin en iyi sezon finalini yaparak araya girdi. Daha önce de çok söylemişimdir, belki daha ilk sezonda ortalama bir Amerikan dizisinin 5 sezonda kullanabileceği duygusallığı kullandı bu dizi. 75 dakikalık bölüm çekmek buna mahkum ediyor tabii ki. Belki ilerde dizi süreleri kısıtlanırsa hem bütçeler azalacağından dolayı daha fazla kaliteli diziye yol açılır, hem de duygusallık ve alt konular daha fazla bölüme yayılır da diziler daha uzun ömürlü olur.

Bugüne kadar en iyi 10 dizi içerisindeydi benim için -yabancı diziler dahil; bugünden sonra ilk 3’te. İkinci sezonu ise 38 bölümü tekrar izleyerek beklemeyi düşünüyorum. Yoksa o zaman geçmez. Bir de not olarak, sinema filminin çok muhtemel diziden bağımsız olacağını ve farklı bir zaman diliminde geçeceğini, ikinci sezonun ise kaldığı yerden devam edeceğini düşünüyorum. Doğrusu da odur. Emrah Serbes ve Erdal Beşikçioğlu başta olmak üzere tüm ekibe de selam ediyorum.

Daha önce Ekşi Sözlük’te yazdığım entry’leri de paylaşayım ki fanatikliğim ortaya çıksın; buyrun.