pink-floyd-the-endless-river-cover-art

Albüm çıktığı gün yazmıştım bir çok müzik yazarı şu an albümü dinliyor, ilk inceleme yazısını yazabilmek adına diye. O yazılar bugünlerde ortamlara düşmeye başladılar da bu yazıyı yazmak için biraz beklediğime tekrar şükrettim. Zira okuduklarımın hiçbiri, yeniden bir Pink Floyd albümü dinlemenin mutluluğu, tracklist ve Anisina şarkısı üzerinde biraz durmak dışında “farklı” bir şey anlatmıyordu. Ben bu yazıda biraz ondan, biraz bundan anlatıp, en azından bir farklılık katmaya ya da insanların bilmediği şeyleri anlatmaya çalışacağım. Zaten temelinde bir Pink Floyd albümü için “inceleme yazısı” yazılmaz (haddimize değil), ancak hissettirdikleri ve hakkındaki ilginç bilgiler yazısı yazılabilir.

Albüm aslında bir çok kaynakta da geçtiği üzere 1993 yılında The Division Bell albümünün yapımı esnasında kaydedilen, fakat kullanılmayan parçalardan oluşuyor. Fakat bunu bir The Wall/The Final Cut şeklinde ilişkilendirmek doğru olmaz. Zira The Final Cut, The Wall’a girmeyen şarkıları içeriyordu. Bu -açıklandığı kadarı ile- jam sessionlar esnasında kaydedilen ya da en kaba tabir ile takılırken ortaya çıkan parçaların ya da sampleların bir araya gelmesinden oluşan bir albüm. Bu bağlamda 1971 çıkışlı Meddle albümünün kayıtları esnasında yapılan ve hiçbir yere varamadığı için Nothings olarak anılan -ve sonrasında Sons of Nothing ve Return of The Sons of Nothing projelerine isim babası olan- deneysel çalışmaların daha az deneysel olup sonuca ulaşanı olarak nitelendirmek daha doğru olabilir.

Daha önce açıklandığı gibi, albüm aslında Rick Wright ağırlıklı bir albüm. Bunun en temel sebeplerinden birisi de David Gilmour’un bir çok röpörtajında da söylediği gibi; Waters ile kendisi zamanında o kadar büyük bir ego tartışması yaşıyor ve o kadar gürültü yapıyorlardı ki, Rick Wright’ın ne kadar mükemmel işler yaptığı ve gruba ne kadar çok katkısı olduğu hep göz ardı edilmişti. 2005’teki Live 8 konserinden sonra umutlarımız yeşerdiyse de Wright’ın ölümü ile Pink Floyd’un bir daha bir araya gelmeyeceği kesinleşmişti; ama David Gilmour 1993 yılında kaydedilmiş bu güzide parçaları bir araya getirerek bir nevi grubun Wright’a olan vefa borcunu ödedi. Ve yine temelinde “Anisina Wright’a adanmış bir şarkı” bilgisine karşılık, aslında bu albüm tamamen Wright’a adanmış bir albümdür ve yanılmıyorsam Rick Wright ilk defa composing/lyrics kısmında en fazla credits alan üyedir.

Albümün içeriği hakkında bir şeyler yazma kısmına geldiğimizde öncelikli olarak “Waters neden yok yeaa” diyenlere buradan kocaman bir NAH yapıyorum. Zira Waters 29 yıl önce Pink Floyd’dan ayrıldı. Bunu kabullenmek gerekiyor. Dört bölümden oluşan albümün temelinde oturan Rick Wright etkisini anlamak için aslında öncelikli olarak kendisinin 1996 çıkışlı ve karısının depresif/sıkıntılı mental dönemini anlatan Broken China albümünü dinlemek gerekiyor. Özellikle The Endless River’da kullanılan kayıtların 1993’de alındığı düşünüldüğünde, Wright’ın 1996 çıkışlı albümünün soundu ile ne kadar yakın olduğu görülebilir. Aslında Wright bu kayıtlarda kullanılmayan tonların ve sampleların çok çok daha gelişmiş hallerini Broken China albümünde kullanmış, ama Kurtlar Vadisi müziklerini yapmaya başlamadan önce fark edilmeyen Gökhan Kırdar gibi olmuştur adeta. Bir ek bilgi olarak, eski Pink Floyd üyelerinin solo albümleri arasındaki en iyi albüm de kanımca Broken China’dır. Plak olarak basılmamış olması büyük ayıp…

Dediğim gibi, albüm dört bölümden oluşmakta. Temelinde The Division Bell barındırıyor olsa da aslında sound olarak Wish You Were Here ve The Wall ile de büyük yakınlıkları var. Özellikle Side 1 Wish You Were Here, Side 2’de Skins kısmen de olsa Nick Mason’ın efsane Set The Controls For The Heart of the Sun ve Live at Pompeii’deki A Saucerful of Secrets performansı ve Side 3 ve 4 de genel olarak The Wall’a ufak ton göndermeleri yapan The Division Bell ile büyük benzerlikler taşımakta. Albümde en dikkat çeken şarkı büyük bir kısma göre Anisina olmuş. David Gilmour’un karısı Polly Samson’ın açıkladığı gibi isim Türkçe. Zaten Gilmour da daha önce Türkçe için “Çok mistik bir lisan” diyerek aslında bir nebze sempatisini göstermişti dilimize karşı. Gilmour’un Türkçe ağıtları inceleyerek İsrail’li klarnetçi Gilad Atzmon ile çalıştığı şarkı da bir ağıt kıvamında. FAKAT, benim için albümde en çok dikkat çeken parça Wish You Were Here kırıntıları barındıran Things Left Unsaid/It’s What We Do oldu. Uzun uzun yazmayacağım şarkı hakkında, fakat Shine On You Crazy Diamond (Pt. 1-3)’ı inanılmaz şekilde andırdı ilk dinlediğimde. Talkin’ Hawkin’ şarkısında yine Stephen Hawking’in mekanik sesini duymak sevindirdi/güldürdü, yine The Division Bell’e götürdü ve getirdi.

1 saat 5 dakikalık albüm -aslında herkesin artık bildiği gibi- Louder Than Words dışında enstrümantal. Çok kolay dinlenen ve loop’a alındığında çaktırmadan 8-10 defa dönebilecek bir albüm. Kaldı ki zaten 21 yıl sonra hiç dinlemediğimiz, yeni David Gilmour soloları, yeni Pink Floyd şarkıları duymak mükemmel bir hissiyat. Dinlerken ağlayan çok olmuştur -aksini iddia eden de net gerizekalıdır. Öte yandan bakıldığında bir çok insan “High Hopes Pink Floyd’un son şarkısı olmalıydı” gibi son derece saçma bir eleştiri ile ortalıkta dolaşırken, Louder Than Words’ün aslında en iyi “Son Pink Floyd Şarkısı” olduğu gerçeğini de yüzümüze vurdu bu albüm. David Gilmour kendisine bu şarkının Roger Waters’a inceden bir laf sokma olup olmadığı sorulduğunda o işlerin artık geride kaldığını, Rick Wright’a adanan ve SON olan bir albümde hala bu ego savaşlarının tartışılmasının yersiz olduğunu söylemişti. Temelinde sözlere bakıldığında inceden bu hissiyatı uyandırıyor olsa da bana göre tamamı enstrümantal olan bir albümün sonuna Louder Than Words diye bir şarkı koymak ve “We bitch and we fight” diye başlamak vedanın dibidir, enstrümantal bir albüm yaparak da sözlere gerek olmadığını ve aslında onların enstrümanlarının kelimelerden daha yüksek olduğunun altını çizmektedir. Zira bu albümü hayatının bir kısmında Pink Floyd dinlemiş birine dinlettiğinizde o gitar tonunun Gilmour ve Pink Floyd’a ait olduğunu size net olarak söyleyecektir. Tabii ki Gilmour Pink Floyd mudur tartıması bambaşka bir dünya, fakat Waters’ın ayrılmasından sonra grubu kendisinin taşıdığı gerçeğini de inkar etmemek gerekiyor. Bunu da grubun her daim en neşeli adamı olan Nick Mason zaten itiraf etmiş ve Syd Barret ile Roger Waters gibi iki deli dahi olmasaydı çok farklı yerlerde olacaklarını söylemiş. Kendisi şu sıralar David Gilmour’un da Pink Floyd’dan istifa etmesini ve tek bir davul ile dünya turnesi yapacağı günü bekliyormuş.

Pink Floyd, 10 Kasım 2014 günü son kayıtlarını yayınladı ve bir daha bir araya gelmemek üzere bitti. Bize düşen saygı duymak ve 1967 yılından beri yarattıkları mirasların arasına eklenecek bu son nadide parçanın değerini de en az eskileri kadar bilmek. Elimden geldiğince “şu şarkı şöyle, şu şarkı böyle” olmayan bir yazı yazmaya çalıştım, aslında yazacak daha da çok şey vardı; ama toparlayamadım kafamı. Albümü dinleyin, dinletin; ama daha önemlisi 1996 çıkışlı Rick Wright albümü Broken China’yı da dinleyin. Hem Wright’ın değerini daha iyi anlayın, hem 1996 yılında nasıl kaliteli müzikler yapılmış da fark etmemişiz üzülün, hem de The Division Bell ve genel olarak Pink Floyd’daki Wright etkisini görün. En yakın dostları bile baya geç fark etmiş çünkü.

Son not olarak, Storm Thorgerson’un yokluğunu büyük hissettik. O olsaydı çok daha farklı olurdu.