Crippled Black Phoenix

Uzun zamandır gerek yaz üşengeçliği, gerek bayram tatili, gerek yine yaz üşengeçliği olsun; bir sürü sebepten dolayı yazmak isteyip de ertelediğim yazıyı yazmak bugüne kısmet oldu. Aslında farklı bir grubu (Stoned Jesus) yazacaktım; fakat içimden nedense Crippled Black Phoenix geldi ve onu yazmaya karar verdim. Trackspotting konseptli bu yazımda, benim modern zaman Pink Floyd’u olarak nitelendirdiğim Crippled Black Phoenix üzerine bir iki kelam edeceğim.

Yazımın şu aşamasında, kendi girişimi yapmadan önce, CBP’nin kendi ağzından yazdıkları “10 misconceptions about CBP”‘yi paylaşmak istedim; zira grup hakkında baya bilgi veriyor aslında (!);

1. cbp are a bristol band.
2. cbp are a mogwai/portishead side-project.
3. cbp are “post-rock” poster boys.
4. cbp are not wife beaters.
5. justin is the singer and dominic is the pianist.
6. dominic is called donald.
7. cbp stands for “crippled bastard phoenix” / “crippled back penis” / “canadian border patrol”.
8. cbp promote misery.
9. cbp play quietly.
10. tom waits does guest vocals on “along where the wind blows”.
11. there are 10 misconceptions about cbp.

CBP aslında Electric Wizard (Justin Greaves) ve Mogwai (Dominic Aitchison) önderliğinde kurulmuş bir post/prograssive rock grubu. Grubun ilk albümü, A Love of Shared Diseasters, 2007 yılında Invada Records tarafından yayınlandı. Bu albümden, 2014 yılında yayınlanan son albümleri White Light Generator (Cool Green Recordings) grup elemanlar bir çok kez değişti. Özellikle grubun beyni olarak nitelendirilen Dominic ve solistlerin kralı Joe Volk’un ayrılması beni en çok üzenler olsa da yerlerine giren Christian Heilmann (bas) ve Daniel Anghede (vokal) yokluklarını pek aratmıyor. Gerçi bunu Daniel’ın Burnt Reynolds’daki vokalini, 2011 Poznan konserindeki Volk vokali ile karşılaştırdığımızda söylemek mümkün değil, fakat temelinde yine de üzmüyorlar bizi performans olarak.

CBP 2007-2014 yılları arasında iki adedi toplama olmak üzere 9 albüm yayınladı. Bunların biri hariç hepsi CD ve plak formatında basıldı. Hariç olan ise kanımca en iyi albümlerinden biri olan 2009 çıkışlı ikinci albümleri 200 Tons of Bad Luck. Fakat daha sonra yaptıkları hatanın farkına varmış olacaklar ki, 2011 yılında çıkarttıkları The Ressurectionist ve Night Rider adlı iki albümü plak formatında piyasaya sürerek, 200 Tons of Bad Luck albümündeki şarkılar ve B-Side’larını bu iki albümde bir araya getirdiler.

Yazının başlığında grubu modern zaman Pink Floyd’u olarak tanımlarken aslında ironi yapmadım. Zira grubun sound’unun gelişim süreci kanımca Pink Floyd’unkine çok benziyor. 2007 yılında çıkan A Love of Shared Diseasters albümü, Pink Floyd’un Syd Barret dönemi saykodelik tarzını andırırken, 2009 yılında çıkan 200 Tons of Bad Luck ile hızlı bir olgunluk dönemine erişim gerçekleşiyor ve belki de grubun en iyi üç şarkısı bu albüme denk geliyor (Burnt Reynolds / Rise up & Fight / Paranoid Arm of Narcoleptic Empire). Grubun 2007 sonrası tüm albümleri bir bütün içinde, konsept olarak nitelendirilebilecek albümler. 2009 albümünü, 2010 yılında o yılın en iyi albümlerinden biri olan I, Vigilante takip ediyor. Grubun kendi tanımı ile (plağın üzerine basılı stickerda yazar) 45 minutes of twisted endtime rock olan bu albüm ilk şarkısı olan Troublemaker’dan, sonra şarkı Burning Bridges’a kadar mükemmel bir bütünlük içerisinde ilerleyerek, grubun bir sonraki albümü olan 2012 Cool Green Recordings çıkışlı Mankind (The Crafty Ape) albümündeki Pink Floyd olgunluğuna ulaşmasının temelini hazırlar. Özellikle albümün 5. şarkısı olan Of A Lifetime’ın Miriam Wolf vokalli versiyonu (Live – Poznan albümünde mevcut) alır, götürür.

2012 yılında çıkan grubun 4. albümü (The Ressurectionist ve Night Rider haricinde) olan Mankind (The Crafty Ape) grubun olgunluk döneminin başlangıcı olarak nitelendirilebilecek albümdür. Oturmuş olan sound’unun üzerine Pink Floyd’un saykodelik altyapısı ve gitar tonlarını entegre ederek “modern zaman Pink Floyd’u” ünvanını kazanacağını yavaştan belli etmeye bu albüm ile başlar. Özellikle The Ressurectionist albümünde bulunan Pink Floyd’un Run Like Hell coverına nazire edercesine bu albümde bulunan Get Down & Live With It ve Laying Traps, gruba çakılan güzel selamlardandır kanımca. Yine 2012 yılında (sonlarına doğru yanılmıyorsam) Cool Green Recordings’den çıkan No Sadness No Farewell albümü de Mankind albümünün kaldığı yerden devam eder. Bu albüm konserde çalınan hitlerden hiçbirine sahip olmasa da, sound olarak ne kadar mükemmel olduğu tartışılmayacak kadar iyi bir albümdür.

Grup, bir sonraki stüdyo albümü olan 2014 Cool Green Recordings çıkışlı White Light Generator’a olan suskun süreci 2011 yılında Mankind (The Crafty Ape albümü çıkmadan hemen önce) Poznan’da verdikleri konseri albüm olarak yayınlayarak biraz da olsa renklendirmeyi başarmışlardır. Bu konser gerçekten izlediğim en iyi konserlerden bir tanesi olmakla beraber, kanımca grubun (Dominic’in yokluğu hariç) en iyi kadrosudur. Zaten sonrasında solist Joe Volk ayrılmış, ilk olarak yerine gelen Matt Williams bekleneni verememiş, sonrasında yerini Daniel Anghade’ye bırakmıştır. Kendisi bir Joe Volk olmamasına rağmen grubu bir şekilde taşımaya devam etmektedir. Grup 2 yıllık suskunluğun ardından 2014 yılında White Light Generator (Cool Green Recordings) adlı albümle mükemmel bir dönüş yapmış, deyim yerindeyse hafif sertleştirdikleri sound’ları ile kulağımızın pasını almıştır.

Grubun Pink Floyd ile benzerliğini dönemsel olarak yakaladıkları sound’lar ile yakalamak mümkün. Aynı şekilde olgunlaşma süreçleri açısından Pink Floyd kadar uzun bir süre saykodelik takılmamalarına rağmen, post/prograssive’e geçtikleri dönemki ilerlemeleri birbirini izler şekilde ilerliyor. Hatta öyle ki, Joe Volk ayrılığından sonra White Light Generator ile hafif sertleşen sound, Roger Waters ayrılığı sonrası daha Gilmour baskın ve sert bir sound yakalayan Pink Floyd’u andırmıyor da değil. Zaten daha önce de yazdığım gibi, The Ressurectionist albümlerinde Run Like Hell cover’ına yer vererek Pink Floyd’a olan yakınlıklarını kendileri de dile getirmişler. Tabi ilginç bir şekilde müzik hayatına bir Pink Floyd cover grubu olarak başlayan prograssive rock grubu RPWL’den daha iyi bir Pink Floyd olmaları da ironik olarak nitelendirilebilir. Fakat eğer bugün yeni bir Floyd olma potansiyeline sahip -bence- üç grup varsa (RPWL, Gazpacho, CBP) bunların en üstünde CBP vardır.

Olur da bu yazıyı okuyup CBP dinlemeye başlayacak olanlar için de bir iki not düşeyim buraya. Ben grubun ilk Rise up & Fight ve Burnt Reynolds şarkılarını dinledim (ki gerçekten grubun en iyi üç şarkısından ikisidir ve ikinci albümlerinde yer alır). Grubun tüm albümleri gerçekten güzel ve konsept albümler. Yani iki şarkı dinleyip fikir edinebileceğiniz albümler değil. Ama illa ki toplama bir şey dinlemek istiyorsanız Youtube üzerinde Live Poznan – 2011 A.D. konserinin tamamı var, onu dinlemenizi öneririm. Müziğin kalitesi bir yana, seyirci ile kurulan mükemmel uyuma şahit olup, yine  Türk gruplarının sahnede aslında odun gibi yatan sevişmeyi bilmeyen kızdan farkı olmadığını anlamanız için ideal.

Yazımın sonuna modern zaman Pink Floyd’unun, modern zaman Shine On You Crazy Diamond’u olan Burnt Reynolds’un Live Poznan – 2011 A.D. versiyonunu da ekliyorum. Bu şarkı sonrasında Bella Ciao cover’ı ve Echoes’a hafiften selam çakan Paranoid Arm of Narcoleptic Empire’ı da dinlemek mümkün (olur da kaldığı yerden oynatmaz ise 1:35:40’dan itibaren ilgili şarkıya ulaşabilirsiniz). Live Poznan – 2011 A.D. albümü, 2012 yılında Clearview Recodings’ten 591 adet sınırlı üretim 3 LP set ve 50 adet sınırlı üretim 6 LP set olarak çıkmıştı (bende 591 adet üretilenin 561 numarası var). İyi dinlenceler.