Starbucks’un Mephisto’nun yerini almadığı zamanlardı. Net hatırlıyorum, çünkü referans noktam Zihni Müzik ve Mephisto’ydu. İşporta ve korsanın rahat rahat yapılabildiği, fakat her an “anam zabıta!” cümlesi ile CD alacağınız adamın adeta bir geleceğin Usain Bolt’u olup sizi arkasındaki toz bulutu ile başbaşa bırakabileceği güzel zamanlar (yaşadığım herşeyi bu kadar uzun cümlelerle anlatmaktan ben de haz etmiyorum, inanın).

Zihni’deki albümlere bakmıştım. Fiyatlar yine çok uçuktu, çünkü liseliydik ve CD’den daha önemli olarak yol, yemek ve internet kafelerde CS oynamaya harcanması gerekiyordu paranın. İnternet kafelerde de ücretler saati 1 milyonu geçtiğinden beri haftalık bütçe denkleşmekte zorlanıyor, et dönerden tavuk dönere geçiş mideyi zorlarken bir yandan da yarım ekmekten çeyrek ekmeğe düşülürse edilebilecek kar ve bunun ne kadarının internet kafeye yatırılabileceğini hesaplıyordum sürekli. Çünkü trigonometri çok kolaydı ve çalışmaya ihtiyacım yoktu(!). Sonra herzamanki gibi eski PTT binasının arka tarafında tezgahta CD satan korsancılara yöneldim. Daha önce alışveriş yaptığım satıcıyı görüp onun tezgahına gittim ve bakınmaya başladım. “Alternatif rock var mı?” diye sorduğumu hatırlıyorum, ama alternatif rock’ı kimden, ne ara duyduğuma dair bir fikrim yok. “Bak hacım bu iyidir, bu güzeldir” dediği 2-3 tane albüm oldu. Tanesi 2 – 2,5 milyon liradan 7,5 milyon lira civarı tutacaktı albümler. En kötüsü birini almaya niyetliydim; ama cebimde 1,5 milyon vardı ki o da yol parama tekabül etmekteydi ancak. O gün cep telefonunu not almak için ilk kez aktif kullandığım gündür, ki halen çok aktif olarak kullanırım kendisini; özellikle alışveriş listesi olarak.

Bir hafta sonra haftalığımın büyük kısmı cebimde Kadıköy’e inmiştim. Zihni’ye gidip fiyatların hala yüksek olduğunu gördükten sonra -ki bu norma birşeydi, çünkü bir CD borsası yoktu, fiyatlar gün bazlı değişmiyordu, değişse de bu değişim yukarı doğru oluyordu. Özetle hiç şansım yoktu- yine aynı satıcıya yöneldim. “Playli bişey vardı sende?” dedim. O an adeta iki sokak yukarıdaki pornocuyla kanka olup da, “Ya geçen sende tavuklu vardı?” diyen adam samimiyetini yansıttım satıcıya. “Hö?” cevabını aldım. Sonra kapağının bir parçası sarı, diğer parçası lacivert olan 3310’umu çıkardım ve aldığım notu okudum. Muhtemelen mesajlar arasına kaydetmiştim. Zaten ya kontör olmadığı ya da über-ergen dönemde olunduğu için kimsenin mesajının ulaşmadığı telefonumun, 10 ile sınırlı olan mesaj hafızası gayet rahattı. “Coldplay” dedim. “Oooo hacım çok iyidir o” falan dedi. İki dakika önce adını hatırlayamadığı albümün anında iyi olduğuna kanaat getirmesi beni o albümün iyi olduğuna ikna etmişti(!). 2 milyon lira verdim ve aldım. “Torbaya gerek yok, yolda dinliçhöm” dedim ve gittim.

Belki lise dönemimin Çağrı ile tanışıp 128 MB’lık MP3 playerını görene kadar en karizmatik aygıtı olan Sony Discman’ime CD’yi yerleştirdim ve 8E’ye bindim. Ziverbey’den gittiği ve trafik başallahlı olduğu için albümü bitirme şansım oldu. Eve gittikten sonra ise Sansui müzik setimde “3” numaralı parça ile devam ettim bütün akşam.

3 – Spies —> Repeat —> ONE

Saate baktım, 8 oluyordu. Dawson’s Creek neredeyse başlayacaktı. Müzik setimi kapatıp televizyonumu açtım. Joey güzel hatundu, ama verse verse Jen verirdi, ama gel gör ki o da bana denk gelmezdi…