Collection @ Rainbow45 Record Shop

Konu ile ilgili olarak daha önce 2 yazı yazmışım (aradım da baktım); hani ön bilgi olması açısından onlara şuradan ve şuradan ulaşılabilir. Sanki üzerinden çok zaman geçmiş gibi. Aslında ilk yazının üzerinden de 4,5 yıl geçmiş neredeyse. Şimdi o yazıya bakınca müzik zevkimin ya da koleksiyon anlayışımın ne kadar değiştiğini fark etsem de bunun iyi bir şey mi, yoksa kötü bir şey mi olduğuna halen karar verebilmiş değilim. Ama sanırım iyi yönde… Öyle olmaması da zaten saçma olurdu…

Müzik konusunda günümüz şartları gereği günlük hayatımda dijitali tercih etsem de (Spotify/Grooveshark/mp3), günlük hayatın dışında plağı tercih edenlerdenim. Aslında temel olarak plak vs dijital/CD çarpışmasının teknik ayrımına girmek istemesem de; analog kaydın %100 performans verdiğini düşünürseniz, dijitalin %60-%80 arasında olduğunu söyleyerek bu teknik detayları geçeceğim; zira gerçekten iyi bir ses sisteminiz ve müzikle yakından ilgilenen bir kulağınız yoksa plak ve CD’den aldığınız ses sizin için aynı olacaktır. Benim yapacağım ayrım biraz daha derin, müziğe saygı tarafında bir ayrım aslında. Plak dinlememin ve toplamamın da aslında temel sebeplerinden birisini oluşturuyor o yüzden bu yazı…

CD çıktığında en çok sevindiğimiz noktalardan biri tek tuşa basarak bir sonraki şarkıya geçebilmek, istediğimiz şarkıları dinleyecek şekilde programlayabilmek, repeat moduna alıp sabahlara kadar dinleyebilmekti. Öyle ki -hala net olarak aklımdadır- Silverchair – Neon Ballroom (1999) albümünün programlanma şekli benim için 1-3-4-6-9-10-REPEAT ALL’du. Çok sevdiğim şarkıları dinlerken, daha az değer verdiğim “o şarkılar” hiç araya girmiyor ve huzurumu kaçırmıyordu. Yaşım o zaman 16’ydı.

Daha sonra internetin de hızlanması ile MP3 ve dijital müzik yaygınlaştı. Rio markalı ilk MP3 playerım 128MB’dı ve ortalama 25-30 şarkı alabiliyordu. RHCP’ın Californication albümünden Scar Tissue/Otherside/Californication’dan oluşan üçlüyü yükleyip Göztepe-Maslak arasındaki okul yolumu kendilerine eşlik eden diğer sevdiğim şarkılar ile arşınladığım o eski günler çok da uzak değil aslında. Yaşım o zaman 20’ydi.

Peki ne değişti?

Aslında hiçbir bok değişmedi. 25. yaş günümde bir arkadaşım -pikabım olmadığı halde- bana Nirvana – Nevermind plağını aldı. Olaylar daha sonra benim pikap almam ve -aslında ezbere bildiğim- albümü plaktan dinlemem ile ilerledi ve şunu fark ettim; plaktan müzik dinlerken şarkıları atlayamıyordun; ama bu imkansızlık CD çıktığında mutluluk olarak öne çıkan şeyi tamamen ortadan kaldırsa da bambaşka bir mutluluğu ortaya çıkartıyordu; bütünlük. Yaşım o zaman 25’ti.

Ergenliğimin sonundan eğitim hayatımın sonuna doğru kısa bir yolculuktan sonra yazının ana konusuna dönebilirim sanırım; plak dinlemek emek ister, zaman ister. Tembel adam işi değildir. Müzik dinlemenin en güzel halidir, çünkü müziğin teknik olarak TAM olmasına ek olarak tüm albümü, atlamadan dinlediğin en BÜTÜN halidir. Mesela düşünsene, Californication albümünü dinlerken atlaya atlaya gidiyorsun ve Parallel Universe’i bilmiyorsun. Hatta değişik bir açıdan bakarak hadi The Wall, Dark Side of the Moon ya da Animals gibi konsept albümleri ayırarak, programlayarak dinle. Ne yapacaksın? Breathe dinlemeden Eclipse mi dinleyeceksin? O geçişleri ne yapacaksın? (yapamadı)

Buradan bağlayacağım yer ise bambaşka bir yer aslında. Ama temeli plak dinlemek emek işidir kısmı. Emek, sadece zaman ya da son dönemlerde tekrar artan fiyatlar ile para demek değil aslında. Aramak, bulmak, iyi bakmak. Herkesin evinde bir Pink Floyd – Relics albümü olabilir, ama Starliner’dan çıkan ilk UK baskısı belki 3-4 kişide vardır. Ya da herkesin evinde bir Barış Manço – Nick The Chopper albümü olabilir (piyasası çok iyi, sakın satmayın varsa), ama sahibi o plağa iyi bakmadığı sürece bir değeri olmaz ve tabii ki “aaağğğbi ses çok kötü, nasıl dinleyeyim ki” der. Kendi açımdan bakarsak, ben ilk Nirvana – Nevermind plağım ile başlayan süreç sonrasında 6 yıl içinde 200+ plaklık bir koleksiyon oluşturdum, hala da büyüyor. Önce Pink Floyd’un tüm albümlerini toplama arzusu ile başlayıp (PULSE ve Echoes: Box Set dışında hepsi var) belli bir yere geldikten sonra prograsif/saykodelik rock’a yönelmem, akabinde bunlara stoner rock’ın ve sevdiğim bazı grupların da eklenmesi ile aldı başını yürüdü. Bugün hala 200+ plağa rağmen Discogs’daki Wantlist’imde 200’e yakın daha plak bulunuyor. Ama plağın güzelliği emek dedik ya, hepsini al(a)mıyorum. Neden? ÇÜNKÜ PAHALI AMK!!! Virus adlı Alman prograsif rock grubunun 1979’da çıkan Thoughts albümü her yerde var dimi? Hayır, di! Emek burada devreye giriyor. ben o albümün 12€’a satılan 2010 remastered baskısını alacağıma, 2 yıl yurtdışı gezilerimde plakçıları talan eder 30€’a ikinci baskısını bulurum. Şu an o baskılara baktığınızda 75-250€ arası fiyatlar görebilirsiniz, üzülmeyin. Şöyle düşünün, o plakların neredeyse hepsi -kendi yaş grubum adına- benden yaşlı. Hepsinde baya bir yaşanmışlık var. Ses kalitelerinden bahsetmeye bile gerek duymuyorum. Ve o plakları eğer büyük paralar verip alıyorsam da (bugüne kadar verdiğim en büyük para da yurtiçinde 140TL, yurtdışında 18£’dur) onlara gözüm gibi bakacağımın sözünü de vermiş olurum. Elimdeki 200+ plağın hepsi alındığı günkü kondüsyonlarındadır, tek bir bozulma bile olmamıştır…

Şimdi bazıları diyebilir ki bu herif manyak, bir plağa 140TL para vermiş (bu arada o plak Joy Division – Unknown Pleasures’ın 1979’daki Almanya ilk baskısıdır). Hakkı vardır, ama öte yandan insanlar hayatlarına dönüp baktıklarında ne kadar saçma şeylere ne kadar saçma paralar verdiklerini görecek ve muhtemelen “lan evet aslında” diyeceklerdir. Zaten dediğim gibi, plak deidğin şey deli gibi paran olsa da bir anda alabileceğin bir şey değil. Ben Joy Division’ın bu albümünü 1 yıldır arıyordum. Geçen sene Rainbow45’e yılbaşı akşamı uğradığımda almadım, satıldı ve 1 yıl aradım, yine aynı yere yılbaşından 2 hafta önce buldum. 3 yıldır Pink FLoyd – Live at Pompeii arıyordum, Haziran ayında Berlin’de buldum mesela… Olay para meselesi değil, zira birileri elinde olan şeyi satışa çıkartmadığı sürece satın alma şansın yok. Arz-talep meselesi değil, direkt olarak arz meselesi aslında… Hal böyle olunca tabii ki gözün gibi de bakıyorsun…

Çok dağıttım, ama toparlayacağım. Plak işi zordur. Pahalıdır, dijital müzik gibi pratik değildir, bakımı ve depolaması zordur, aradığını bir anda bulamazsın, hatta hiç bulamazsın (Miles Davis – Agharta albümünü arıyorum hala mesela) ama girdin mi çıkamazsın, tadını aldın mı bırakamazsın (once you go black esprisi gelecek buraya). Bir de bu işin en güzel sevdiğin her şeyi toplamaktan değil, hayatında gerçekten yeri olan albümleri toplamaktan geçer ki dinlerken bambaşka olsun. O da benim için Pink Floyd – Animals (1977)’dir.