Yazının ilk iki kısmına buradan ve buradan ulaşılabilir.

28.04 – Prag

EC 273 her zamanki gibi dakik bir şekilde 9:32’de kalmak üzere Budapest-Keleti istasyonunda bizi bekliyordu. Giderken kullandığımız trenden farklı olarak, bu tren kompartmanlıydı. Trene binmeden önce üzerimizde kalan son Forint’leri de harcamak için “mükellef” bir kahvaltı ve öğlen yemeği alışverişi yaptık. İhityacımız olanı aldıktan sonra üzerimizde kalan 20 TL karşılığı Forint’i harcayabilmek için Ginger Ale, Cherry Coke, Haribo gibi yolda bizi meşgul edicek türlü abur cuburlar aldıktan sonra trenimize bindik (Cherry coke is overrated).

Altı kişilik kompartmanda yanımıza dört kişilik bir Alman ekip geldi. Hiç muhabbet etmedik. Hem beş gündür gezmenin yorgunluğu ile her boş anı dinlenmek için kullanmak amacı ile, hem de pek konuşkan ya da kafa dengi bir ekibe benzemedikleri için çok da büyük bir kayıp olmadı bizim için. Tren her zamanki gibi dakik olarak 9:32’de kalktı ve biz yine e-mail çıktılarımızı bilet şeklinde kullanarak yolculuğumuza başladık. Tren Budapeşte – Bratislava – Brno – Prag – Berlin hattında çalışıyordu ve biz Prag’da indikten sonra yaklaşık altı saatlik daha yolu vardı. Kendi yolculuğumuza ait altı saat içinde Ece, Hugh Laurie’nin Silah Tüccarı’nı (sonunda), ben de Neil Gaiman’ın Amerikan Tanrıları’nı (buna da sonunda) bitirdik. Yolun buradan sonrasına Ece iPod ile, ben Murat Menteş’ten Dublörün Dilemması ile devam edecektik.

Prag’a vardığımızda saat 15 civarlarıydı. Yolculuğumuzun ilk ayağında istasyondaki bir “outlet” mağazasının ne kadar “outlet” olduğunu görmek için girdiğimde gerçekten “outlet” olduğunu 20€’ya New Balance, 40€’ya Vans satıldığını görünce farketmiştim. “Affetmem!” nidaları ile eve gitmeden önce dükkana uğradık, fakat 20€’ya da olsa içime sinen bir model göremediğim için hüzünlü bir şekilde evin yolunu tuttuk -yine de bu dükkana bakılmasını tavsiye ediyorum. Prag Tren İstasyonu’nda hemen içeride, kapının yanında.

Prag’daki evde dört gün geçirmiş ve sadece iki gün ayrı kalmış olmamıza rağmen, eve girdiğimizde yuvama dönmüş gibi hissettim. Bir bağ oluşmuştu Prag ile aramızda. Bir – iki saatlik dinlence ve çanta boşaltımından sonra tekrar Prag sokaklarına vurduk kendimizi. Budapeşte’ye geçmeden önce Utku, Charles Bridge’in karşı tarafında küçük ve daha az kalabalık meydanlar ve buraların baya huzurlu olduğundan bahsetmişti. Çıktıktan sonra saat kulesi üzerinden Charles Bridge’e, oradan da karşıya geçerek bu meydanlara yürümeye başladık. Yol üstünde Utku akşam için güzel bir Meksika Restoranı’nda rezervasyon yaptı (Cantina) ve akşam yemeği planlarımız da bu bağlamda tamamlanmış oldu.

Köprünün karşı tarafı daha Anadolu Yakası kıvamındaydı. Daha az turistik, daha az kalabalık, daha huzurlu. Çoğu mekanın fiyatları halen turistik olmasına rağmen Bağdat Caddesi’nin sokak olanı izlenimini uyandırıyordu. Uzuncana bir süre boyunca yürüdük, gezdik, dünyanın en dar sokağını gördük -ama girmedik, zira hakkaten çok dardı ve girmeyi bekleyen çok fazla insan vardı, Urquell Pilsener mağazına girerek ufak tefek de olsa hatıralar aldık ve nehir kıyısına inerek yürüyüşümüze oradan devam ettik, zira akşam olmuş, rezervasyon saatimiz neredeyse gelmişti.

Cantina’ya rezervasyon saatimizden yarım saat kadar önce gittik. Hem turistler, hem de Prag’ın yerlileri tarafından baya sevilen bir mekan olsa gerek ki çok kalabalıktı, fakat kaliteli olduğu her yerinden belli oluyordu. Masamız hazırlanana kadar bizi bara aldılar ve bugüne kadar içtiğim en güzel Mojito’lardan birini içtim. Cantina’ya gidecekler için yegane tavsiye olarak “ÇOK SICAK” tanımını yapmam yeterli olacaktır. Restoranın içi gerçekten çok sıcak. üzerine içtiğimiz bol buzlu Mojito’lar ve soğuk içecekler de o akşam benim hasta olmamdaki en büyük etkenlerdi hatta. Kişisel tecrübe olarak bunu da paylaşmak istedim. Ve ek olarak, yanınızda kesinlikle bir grip ilacı bulundurun. Nachos, Fajitas ve kırmızı etten oluşan güzel bir yemek yedik. Yanında da bol bol içtik. Fiyatlar turistik olmasına rağmen, İstanbul’un turistik fiyatlarının yanında bahşiş gibi kaldı ve iki kişi toplam 120 TL gibi komik bir rakam ödedik diye hatırlıyorum -140 da olabilir, yalan olmasın. Daha sonra yine geldiğimiz yoldan Charles Bridge ve saat kulesinin önünden geçerek nehrin diğer kıyısında takılmak üzere yola çıktık.

Günlerden Cumartesi olmasından dolayı Prag’a, özellikle Almanya’dan çok fazla turist gelmişti ve turistik mekanlardaki o kalabalık adeta bölünerek çoğalmıştı. Oturacak mekanlarda yer bulamadığımız için nehir kıyısında aslında olmayan bir bankta yarım saat kadar takıldık, muhabbet ettik. O süre içinde Avrupa’lı insanın rahatlığına, önümüzden yalpalayarak geçen sarhoş bir turistin, Kadıköy Meydanı’na tekabül eden bir kalabalık içinde ağacın dibine işemesi ile şahit olduk, takdir ettik, ağacın etrafından dolaşarak yolumuza devam ettik. Hedef olarak EV belirlediğimiz son akşam yürüyüşümüz esnasında Hægen Dasz’da ufak bir dondurma molası vermeyi de ihmal etmedik. O an farkettim ki benim için dondurma dediğin Magnum ve Baylan’daki kuplar. O kadar şahane süslenmiş dondurmayı yerden bile sıkıldım, ama güzel olduğu gerçeğini değiştirmez.

Eve geldikten sonra bir haftada geleneksel hale getirdiğimiz Family Guy – Star Wars izlemeyi, Something Something Something Dark Side ile devam ettirdik. İşte o ara başlayan boğaz ağrım ve hafiften çıkan ateş beni mutsuzluktan mutsuzluğa sürüklese de Prag’daydım ve daha yarım günümüz vardı. Bu düşünceler ağır bastı ve ateşim düştü (acaba?).

Son sabahımızın bir Pazar sabahı olmasından ötürü biraz daha geleneksel takılmaya karar verdik. Şahane bir menemen ve ezine peyniri ile desteklediğimiz otel jargonunda continantel kahvaltımıza, Utku ile Paul’den aldığımız Trabzon Usulü Prag ekmeğimiz  de ekstra bir güzellik kattı. Tabi ekmeği alırken ne zamandır içimizde ukte kalmış olan macaronlardan da almayı ihmal etmedik. Ama onları son keyif adı altında saat kulesinin orada yemek için saklıyorduk.

Kahvaltıdan sonra bavullarımızı topladık, gitmeye hazır hale geldik ve her şeyin tamamlandığından emin olduktan sonra macaronlarımızı da alıp saat kulesine doğru yürümeye başladık -yine. Saat kulesi meydanının hemen dibinde, stratejik olarak mükemmel yere konumlanmış olan Starbucks’tan kahvelerimizi aldıktan sonra neredeyse 30 derece olan havanın da etkisi ile gölge bir yere oturarak Prag’daki son saatlerimizi kahve-macaron-muhabbet üçlüsü ile geçirdik. Bitmeseydi güzeldi, ama malesef o da bitti.

(bundan sonrasının bir kısmını fastforward şeklinde anlatıcam, zira turistik ve Prag ile ilgili kayda değer bir şey yok)

<ffwd>Evden çıktık, metroya bindik, metrodan indik, otobüse bindik, havaalanına geldik otobüsten indik.</ffwd>

Havaalanına vardığımızda uçağımızın kalkmasına 2,5 saat kadar vardı. Check-in yaparak bavullarımızı verdik. Gelirken 20kg gelen bavulumun, dönerken sadece 5kg alarak 25kg gelmesi beni şaşırtsa da, aslında aldığım bir çok şeyin (plaklar, kitaplar…vs) sırt çantamda olduğunu hatırlayınca şaşkınlığım bir nebze de olsa azaldı. Utku ile vedalaştıktan sonra -ki hayatımın en duygusal olmayan vedalaşması muhtemelen buydu- pasaport kontrolünden geçerek kendimizi her Türk’ün yapacağı gibi Free Shop bölgesine attık.

Free Shop’lar ile ilgili olarak çok kişi tarafından bilinmeyen bir bilgiyi burada paylaşmak istiyorum, zira en çok bu soru ile karşılaştık. Bir ülkeden çıkış yaparken, diğer ülkeye de giriş yaparken; iki ülkenin free shop’undan da alışveriş yapabiliyorsunuz ve bu ikisinden yaptığınız alışverişlerin limitleri birbirini etkilemiyor. Şahane dimi? Faydalanmamak olmazdı. İlk aşamada Prag’dan Captain Morgan Black, Jagermeister ve Erdem için Stolinchnaya aldık ve uçağımızı beklemeye koyulduk. Tam o saatlerde Fenerbahçe-Beşiktaş maçı başlamıştı. Havaalanının yarım saatlik ücretsiz wireless’ını tükettiğimde zaten bzi uçağa almaya başlamışlardı ve maç 0-0’dı.

Uçak, THY’den beklenmeyecek şekilde sıfır rötar ile kalktı. Aslında her şey şahaneydi, fakat burada sadece bir “mantıksızlık” var ki onu da paylaşmak isterim -belki bu yazı THY’nin tarama sistemine falan takılır da görürler. THY’nin uzun uçuşlardaki menüleri gerçekten şahane ve yemekler gerçekten lezzetli. Fakat dönerkenki menüdeki seçenekler şu şekildeydi;

  • Izgra Köfte ve Tavuk ya da Köz Patlıcanlı Penne
  • Patlıcan Salatası
  • Beyaz Peynir

Şimdi burada bir sıkıntı var. Biz uçağın ortasında olmamıza rağmen malesef çok tercih edildiği için Köfte ve Tavuklu anayemek kalmamıştı. Neden iki eti de aynı menüde servis ettiklerini hiç anlayamadık. Buna ek olarak, zaten patlıcan salatasının olduğu bir menüye, patlıcanlı penne koymaları da “artan patlıcanlarla ne yapacağımızı bilemedik” izlenimi uyandırdı bende. Kesinlikle hizmet ve lezzet konusunda bir sıkıntım yok, fakat sadece bu bana mantıksız geldi. Bence köfte ve tavuğu ayrı ayrı servis etselerdi, yanında da penne’yi verselerdi hem tercih olarak çok daha verimli olacak, hem de vejeteryanlar için de bir seçenek sunmuş olacaklardı (önceden belirtmeyen kısım). Şikayet değil, tamamen görüş/öneri.

Nispeten çabuk geçen bir uçuşun ardından İstanbul’a gelmiş ve İAH’a deniz tarafındaki pistten inmeye başlamıştık. Bense hala “acaba bu yükseklikten tura çıkmış arabaları seçebilir miyim?” diye bakıyor, fakat bir sonuç elde edemiyordum. Sonuçta tekerlekler yere kondu, park alanına taksi yapıldı ve uçaktan iner inmez ilk işim daha annemleri aramadan NTVSpor’a bakmak oldu, ki maçı kazanmıştık -ha sonra devamı gelmedi ama olsun.

Kalabalıkçana bir pasaport kontrolünden sonra kendimizi Free Shop Madness Part II için hazırlamıştık. Ece bavulları beklerken ben Free Shop’un altını üstüne getiriyordum. Bavulların gecikmesi ile o da bana katıldı. İkinci aşamada da Red Label, Gentemen’s Jack, Smirnoff Mojito ve Cosmopolitan ile yüklü miktarda Martini’den, Djarum Black’ten ve bol bol çikolatadan oluşan “kendimize” kısmını tamamlamıştık. Şimdi sıra bavullarımızın peşine düşmekte ve akabinde özel siparişler konulu Part III’e geçmekteydi. Çok uzun sürmedi, bavullar geldi, siparişleri aldık, terminalden çıktık ve korna sesleri eşliğinde artık İstanbul’da olduğumuz kafamıza güçlü bir şekilde DANK etti.

 

Yaklaşık yarım saat sonra evdeydik. Kedimiz bizi özlemişti. her şeyi bir kenara bırakıp ilk onla ilgilendik. Sonra bavullar, içkiler… İki gün daha tatilimiz vardı, ama sonra iş…

Çok güzeldi, ama bir şekilde geçti gitti… Bizi deli gibi özleyen kedimiz ile avunduk.