Önceki yazımda hafif bir giriş yapmıştım. O yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Bu yazıda ise daha spesifik olarak gittiğim yerlerden ve önereceklerimden bahsetmeye çalışacağım -aklımda kaldığınca. Bunu yaparken de önce şehir şehir, daha sonra da gün gün ayırmak daha verimli olacaktır diye düşündüm. En azından kişisel bilgi indexleme sistemim açısından daha faydalı olacaktır. Fotoğrafları ise en kısa sürede edit’leyerek gerekli albümleri hazırlayıp bu yazının sonuna link olarak eklemeyi planlıyorum.

23.04 / Prag :

İlk geldiğimiz gün. Daha önceki yazımda yazdığım gibi Utku ve Ayça ile ahaalanında buluştuktan sonra sadece toplu taşıma kullanarak tıkış tıkış olmayan bir şekilde National Museum’un hemen yanındaki evimize ulaştık. Zaten eve ulaştığımızda saat 6-7 arasıydı ve o saatten sonra müze gezmek çok da mümkün değildi. Biz de bundan faydalanarak Prag’ın o meşhur heykellerinin olduğu caddeden aşağı, Orloj ve Charles Bridge’e doğru yürümeye başladık.

İlk akşamımız daha çok etrafı keşfetmek ve şehrin düzenini öğrenmek üzerineydi. Saat kulesi meydanı ve Charles Bridge’de kısa bir süre takıldıktan sonra ilk akşam yemeğimizi Hard Rock Cafe – Prag’da yedik. Bilmiyorum, Hard Rock Cafe’nin bir İstanbul şubesi olsa fiyatlar nasıl olurdu, fakat bugüne kadar yediğim en iyi burgerlerden birini ve içtiğim en güzel biralardan birini içtim (Urquell Pilsener). Utku bana “Burada yemek ve içki çok ucuz” dediğinde kafamda oluşan soru işaretleri, o akşam ödediğim hesap ile birlikte kayboldu gitti. İki adet ayı doyuracak kadar büyük ve içinde türlü türlü etler ve peynirleri barındıran burger ve iki -ya da üç burada net değilim- biraya Hard Rock Cafe gibi bir mekanda toplam 80 TL ödedik. Gerçekten yemek ve bira ucuzdu. Ama tabii ki bu kadar değildi, daha ucuzu da vardı ve biz onu bulacaktık.

Ayça’nın son gecesi olması sebebi ile Hard Rock Cafe’den çıktıktan sonra biraz yürüyerek Tritter’s adlı bir kokteyl barına girdik. Saatin 24’ü geçmiş olması ve günün de 24.04’e gelmiş olması sebebi ile birer Gentlemen Jack ile gurbet ellerde ilk kez bir doğumgünü kutlama şerefine eriştim ve kadehlerimizi 29’a kaldırdık. Moralim bozulmuş olacak ki ya bardak boş gelmişti ya da ben dbini fazla hızlı görmüştüm. 10 cl Gentlemen Jack’e de 10 TL verdiğimizi belirtmeden geçemeyeceğim.

Eve giderken Ece’nin özel isteği ile Agharta Jazz Club’ı bulduk. Canlı müzik bitmişti, kapatmak üzereydiler. Ama en azından içine girip birkaç kare fotoğraf çekmemiz mümkün oldu. Bu fotoğraf da Ece’ye güzel bir hatıra kaldı (bilmeyenler için not : Ece’nin uzun süre boyunca kullandığı nickname agharta’dır).

24.04 / Prag

Prag’da ilk kahvaltımızı evde, Türkiye’den hatta daha spesifik olarak Kayseri’den gelen sucuklarımız ve çeşitli çek peynirleri eşliğinde, otel jargonunda continantel breakfast şeklinde ettik. Hemen sonrasında da @5posta’nın “hergün bakıcam, hala orda mısın” tepkisini verdiği saat kulesi ve Charles Bridge’i dünya gözü ile görmek için evden çıktık. Fakat bu sefer farklı bir yol izleyerek, zamanında Nazım Hikmet’in de sk sık takıldığı Cafe Slavia’nın önünden geçerek gittik. Orada bir kahve içemesek de ben en azından fotoğrafını çektim.

Charles Bridge’de Ece’nin bize verdiği heykeller hakkındaki brief’leri takiben Paul isimli pastane/cafe kırması mekanda öğlen yemeğimizi yedik. Sandviçleri inanılmaz başarılı ve bir çok yerde şubeleri var. Özellikle salamlı/turşulu sandviçleri denenmesi gereken yegane ürünlerinden birisi.

Yemeği takiben Ayça uçağa yetişmek üzere Utku ile bizden ayrıldı. Biz de günün geri kalanında Prag’ı biraz daha keşfetmeye başladık. İlk aşamada @masisus’un önerdiği bir fotoğrafçıyı aramaya koyulduk. Aldığım bilgi doğrultusunda eski ve ucuz fotoğraf makinaları bulmak mümkündü. Fakat yine @masisus’un son verdiği bilgi dahilinde eskisinden daha popüler olmuş ve eskisi gibi ucuz makinalar bulma ihtimali azalmıştı. Benim de 100€’ya Leica hayalim bu son bilgi ve dükkanı bulmam ile birlikte suya düşmüştü. Evet, dükkan gerçekten bir sanat eseriydi, fakat sadece vitrinden bakmak ile yetindik.

Sırada önce Ece’nin çok methettiği yahudi Mahallesini, sonra da o muhteşem saat kulesinin bir de tepesine çıkıp Prag’ı oradan görmek vardı. Aynen öyle yaptık. Kafka Sokak’tan başlayan Yahudi Mahallesi gezimiz çeşitli sinegoglar ve mezarlıklar ile sürdü. Akabinde saat kulesine sıra geldi. Bu konu hakkında yazacak tek bir kelimem bile yok. Gidilip görülmesi gerek. Fakat bir fotoğraf ile elimden geldiğince durumu anlatabilirim belki; buyrun. Bu muhteşem manzaradan sonra hemen oradan görülen kilisenin altındaki Cafe Italia’da bir kahve molası verdik. Yan masadaki turistin garsona “is this the famous clock?” şeklindeki sorusu, aslında ortalama 40 Kronluk kahvenin neden 95 Kron olduğu düşünülmeden sorulmuş diye düşündüm. Akabinde yabancı bir ülkede olmanın verdiği rahatlıkla gayet dış sesimle de dile getirdim. Kadın hala garsoun anlattıklarını dinliyor gibiydi. Ama hala kahve fiyatı ile bir doğru orantı kuramamış olduğu suratındaki “WTF?” ifadesinden anlaşılıyordu.

Aslında bu geziyi birebir Ece planlamıştı. Tüm rezervasyonlar, gezilecek yerler, tur programı vesaire… Fakat benim tek katkım -ki o da eskaza oldu- Ekşi Sözlük’te Prag başlığını okurken kuleden görülen kilise ile ilgiliydi. Kilisenin girişinin kapalı olduğu, fakat yan sokakta bir müzik dükkanının içinden geçilerek çıkılan avludan girmenin mümkün olduğunu okumuştum. Elimle koymuş gibi buldum önce dükkanı, sonra da avluyu. Fotoğraf çekmek malesef yasaktı, ama hayatımda gördüğüm en inanılmaz mimarilerden birisiydi, ki bu İstanbul’da yaşayan bir insan olarak söylüyorum.

Saat 7 buçuk gibi Utku havaalanından dönmüştü. Kulenin hemen altında buluştuk (adeta bir Beşiktaş İskelesi muadili buluşma konusunda). Yemek için Cafe Slavia’dan 200 metre kadar gerideki Atmosphere’e gitmeye karar verdik. Karar verdik derken, Utku önerdi, biz onayladık. Zira orada yaşayan bir insanın önerilerine uymak, yapılacak en zekice hareketlerden birisidir diye düşünüyorum.

Kesme patates, bol bol kırmızı et ve bol bol biradan oluşan mükemmel bir akşam yemeğine yine ikikişi 50-60 TL civarında bir para ödedikten sonra eve döndük. Fakat 2,5 TL’ye içtiğim 50cl’lik Kozel Dark’ın tadı hala damağımda kaldı.

Memleketten çok da kopmamak adına eve gidince bir Game of  Thrones patlattık ki, Prag’a adaptasyon sürecimi o an bitirmiş, yerlisi olmuştum. Gece daha uzundu, ama sonraki gün daha uzundu. O yüzden yatmak farzdı. Bildiğin yattık.

25.04 / Prag :

Sabah 8 sularında Utku işe, biz ise yola koyulduk. Önceki gün öğle yemeği yediğimiz Paul’de bu sefer kahvaltı etmeye gitmiştik. Çikolatalı krosan ve kahveden oluşan 5 TL’lik menüden aldım ve çikolatalı krosan kavramım tamamen değişti. Utku’nun tabiri ile İstanbul’da krosanın içine “Çikolataaağğğ” diye bağırıp kapatırlarken, burada gerçekten çikolata koymaktaydılar. Bu bağlamda Paul, Prag’a yolu düşen herkesin uğraması gereken bir mekan.

Kahvaltıyı takiben Prag Kalesi’ne doğru yola koyulduk. Tramvaydaki durak anonslarını anlamadığımız için, her ne kadar durağın adını bilsek de -Prahzki Hrat- doğru durağı tutturmak zor oldu. Fakat bu kadar turistik bir şehirde mantıken en çok kişinin indiği durağın Prag kalesi olacağı şeklindeki öngörüm doğru çıktı ve doğru durağı tutturduk. Kale içinde çeşitli sinegoglar ve tarihi mekanlardan oluşan turumuzu oyuncak müzesi ile tamamladık. Ağırlıklı olarak metal arabalar, Barbie’ler, eski zamanlardan kalan oyuncaklar ve tren setlerinden oluşuyor olsa da, benim gibi bir oyuncak manyağı için gayet tatminkardı. Özellikle West Life diye bir grubun varlığını, Barbie tarafından üretilen oyuncaklarını görünce hatırladım ve hatırladığım için kendimden kısa bir süre boyunca da olsa utandım.

Prag’a üç yıl kadar önce giden annemin tavsiyesi üzerine kaleden yürüyerek aşağıya inmeye karar verdik. Bu tavsiyeye ek olarak, Utku’nun kaleden inerken sağ ve sol tarafta bulunduğunu söylediği küçük bağlarda mola vererek yemek yedik. Belki de Prag’daki en güzel yemeklerimden birisiydi. Kendi ürettikleri şaraplara ek olarak (50cl), bira (50cl), peynir tabağı ve sosis tabağından oluşan menü (evet çok fazla sosis yedik) ve muhteşen bir Prag manzaraso eşliğindeki yemeğe 19€ gibi komik bir para vererek mutlu olduktan sonra ben Prag’a taşınmanın çok mantıklı bir karar olduğuna çoktan varmıştım. Yeterince yorulduğumuza karar verdikten sonra eve dönerek bir sonraki günkü Budapeşte tren yolculuğumuz ve akşam için hazırlık yapmaya karar verdik. İyi ki de verdik.

Saat 6 gibi evde Utku ile buluştuk. Akşam için ne yapacağımızı konuşurken bizi The Pub’a götürdü ve gördüğüm en güzel konseptlerden birisi ile karşılaştım.

The Pub, aslında konsept olarak bir bar. Fakat normal bir bardan farklı olarak, The Pub’ın tüm şubeleri (Prag 1, Prag 2, Viyana, Olomuc, Liberec…) bir network üzerinden birbirine bağlı. Mekanda orta kısımda 6 tane büyük masa bulunmakta. Bu büyük masalarda birer bira musluğu ve bu musluktan doldurulan bira sayısını sayan bir bilgisayar sistemi bulunmakta. Masaların karşısındaki dev ekranda öncelikli olarak şube içindeki masalar (Prag 2 – 5 numaralı masa – 98 bardak bira şeklinde), sonralıklı olarak da tüm şubeler arasındaki masalar (Liberec – 2 numaralı masa – 102 bardak bira şeklinde) yarışmakta. Bu arada verdiğim rakamlar doğrudur. Nasıl bir insan evladı ekibi o kadar bira içer diyenler için, Prag dünya üzerinde en çok bira tüketilen şehirdir. Tabii ki bu tüketime bira stoğu dayandırmak mümkün olmadığı için, The Pub’ın her şubesinde Urquell Pilsener tarafından yerleştirilmiş olan bir bira üretim sistemi bulunmakta -bizzat gördüm, takdir ettim. O akşam kanat ve sosis yiyip bol bol bira ve Jagermeister içtik. 40 TL hesap ödedim ve Prag’daki yemek-içki fiyatlarına tekrar tekrar dumur oldum.

Geceyi evde Family Guy – Blue Harvest ile noktalandırdık ve bir sonraki günkü UZUN yolculuğa hazırlık olarak yatağa doğru adeta bayıldık.

Prag’dan Budapeşte’ye geçişi, Budapeşte’yi ve daha sonra tekrar İstanbul’a dönene kadar ki Prag sürecini vakit bulup ilerleyen günlerde yazmayı planlıyorum. Sindirince daha iyi oluyor. Bu yazının özeti;

  • Bira ucuz.
  • Yemek ucuz.
  • Sosis ucuz ve güzel
  • Cafe Slavia’ya gidin.
  • The Pub inanılmaz bir konsept, görün.
  • Kale güzel.
  • Kuleden (The Véz) manzara şahane.
  • “O” kilisede fotoğraf çekmek vardı.
  • Atmosphere şahane bir yer, gidin, yiyin. için.
  • Çekçe zor bir lisan, durak isimlerini bile anlamak zor.
  • Paul’de kahvaltı edin.
  • Prag’a gidince Budapeşte’ye geçmeyi ihmal etmeyin.

 

(Ancak bu kadar toparlayabildim)