Çok zaman sonra uzun yola tek başına çıkmıştı.

Saat gecenin geç saatleriydi, hava karanlıktı. Yoldaki ışıklandırmalar dahi geceyi aydınlatmaya yetmiyordu. Uzun süredir yoldaydı. En son molasını hava aydınlıkken vermiş ve o zaman yemek yemişti. Tuvalete gitmek için girdiği benzinciyi hesaba katmazsa yaklaşık 6 saattir durmadan araba kullanıyordu. Karnından gelen dot-matrix printer sesine benzeyen haykırış da bunu destekliyordu. Acıkmıştı. Tam o anda babası geldi aklına. Küçükken onunla uzun tatil yollarına çıktığı zamanlaruı düşündü. Ve o yolculuklarda yediği harika yemekleri. Babası hep “Nerede kamyoncuların durduğunu görürsen orada mola vereceksin oğlum. Kamyoncu lokantaları en iyi yemeği yiyeceğin yerlerdir” derdi. Bu öğüdü verdiği son yolculuklarından bir hafta sonra ise iş için gittiği geziden dönmemiş, kendisinden bir daha da haber almamıştı.

Dinlenme tesisi levhasını görür görmez sağa sinyal verdi. Arabasını parketti ve içeri girdi. Mercimek çorbası ve izmir köfte sipariş etti. Kafası kaşınmıştı. Çorbayı yarıladığında kafasındaki kaşınma daha da yoğunlaşmıştı. Elini attığında kafasında bir şapka olduğunu farketti. Umursamadı ve köftesini yemeye başladı. Tam o ara cebinden bir şıkırtı sesi geldi. Elini cebine attı ve bir adet tespih buldu. Tam ne olduğunu kavramaya çalışırken şirketten olan çay önüne gelir gelmez bıyıkları uzadı, Diesel marka ceketi bir anda siyah parkaya dönüştü.

Çayından son yudumunu aldı, hesabını ödedi, kapıdan çıkarken komi arkadan “Allah’a emanet ağbim!” dedi. Kamyonuna binerken uzaktaki bir masada babasına benzeyen bir adam görür gibi oldu. Boşverdi, yoluna devam etti.