Amsterdam - City of Bikes

(Diğer görseller için: http://instagram.com/nactarum)

 

Bu yazıyı aslında teorik olarak 1 ay önce yazmam gerekiyordu, fakat izin sonrası işe dönüşün getirdiği yoğunluk o kadar çok oldu ki ancak döndükten 1 ay sonra yazabilecek vakit bulabildim… İşte o yazı!

2015 yılının ilk ve umarım son olmayacak olan durağı oldu bizim için Amsterdam. Aslında Amsterdam-Brüksel-Paris olarak planlanan, fakat sonrasında Paris’i ileri bir tarihe atarak Amsterdam-Brüksel (ve sonrasında günübirlik Brugge) olarak şekillenen ve 23 Nisan – 1 Mayıs arasını kapsayan güzide bir gezi oldu. Yine 3 ay önceden alınan biletler ve yapılan rezervasyonlar bize yüklü miktarda plan yapma zamanı bırakmıştı ki tesadüf eseri Dubai’de yaşayan arkadaşlarımızın da aynı tarihlerde Amsterdam’da olacağını öğrendikten sonra daha bir şevkle beklemeye başladık bu geziyi. Bol bol planlama ve Telegram üzerinden Dubai-Istanbul hattında karşılıklı önerilerden sonra 23 Nisan günü yerel saat ile 14:30’da Amsterdam’a vardık. Bizden 20 dakika sonra da Dubai’den gelen arkadaşlarımız bize katıldı…

1. Gün: Süd – Dam Square – Red Light District

Amsterdam Schiphol Havalimanı’na inince arkadaşlarımız inene kadar bir 20 dakika kadar süremiz vardı ve bunu Amsterdam Card’larımızı alarak değerlendirdik. Amsterdam Card 24/48/72 saatlik olarak alınabilen, bu süre içinde size ücretsiz ulaşım ve çeşitli müzelerde ücretsiz giriş/indirim sağlayan güzide bir kart. Kart online olarak alınabiliyor ve havalimanındaki noktadan teslim alınıyor. Online satın alımlarda sıra beklemek zorunda değilsiniz, direkt olarak teslimat noktasına giderek sıranın önüne geçebilirsiniz. Takribi olarak 5 dakikalık bir süreç. Kart, ilk kullanımda aktive oluyor ve aktive olduktan 24/48/72 saat sonra da deaktif hale geliyor. En güzel kısmı Ulaşım ve Müze opsiyonlarını farklı anlarda aktive edebilmek. Örneğin kartı ulaşım için ilk olarak saat 14:00’te kullandınız, fakat ilk müze girişiniz 16:00’da oldu; bu bağlamda ulaşım kısmı aldığınız kartın süresi sonunda 14:00’te, müze kısmı ise 16:00’da deaktif hale geliyor. Eğer bizim gibi 6 günlük yoğun bir turist gezisi yapacaksanız ulaşım ve müze girişlerinde adam başı 35-40 Euro civarında bir kar etmek mümkün. Tek kötü yanı havalimanından şehir merkezine giden ulaşım araçlarında geçmiyor…

Dubai uçağı indikten sonra aslında kıç kadar olan Schilpol’de Osman ile birbirimizi bulamamamız trajikomik olsa da 2 yıllık bir ayrılığın ardından 15 dakikalık kısa bir kavuşma yaşayarak akşam tekrar buluşmak üzere ayrıldık. Otelimiz Station Süd’e yakın olan CitizenM’di. Bu bağlamda Train Info Desk’e giderek ulaşım opsiyonlarımızı sorduk. Biz sorduk, siz sormayın. Zira desk’teki arkadaşın “2 numaralı perondan bineceğiniz tüm trenler oradan geçer” yönlendirmesi dolaylı olarak doğru olsa da aslında baya bir yanlıştı, zira bindiğimiz trenin express olduğunu ve orada durmadan direkt olarak Amsterdam Centraal’a gittiğini Station Süd’den yaklaşık 100km ile geçerken fark ettik. O yüzden siz yine trenlerin üzerindeki yazıları okuyun. Centraal’dan (yanılmıyorsam) 53 numaralı metro ile 10 dakika sonra istasyonumuza geldik ve oradan da 5 dakikalık bir yürüyüş sonucunda otelimize ulaştık.

CitizenM Hotels, bilmeyenler için anlatıyorum, inanılmaz güzel bir konsepte sahip bir oteller zinciri. “İhtiyacınız olan şeylerden fazlası değil” mottosu ile düzenlenmiş bir hizmet politikası eşliğinde otelin her yerinde ücretsiz ve hızlı wifi, odalarda flat screen ve tüm kanallar, ek olarak film kanalları ve gerekirse erotik kanallar; özel tasarım bir oda ve tüm odayı (perdeler ve ışıklar dahil her şeyi) başucunda bulunan bir iPad ile kontrol etme imkanı sunuyor. Ek olarak ben hayatımda ilk defa alarm yerine odayı kurmaya şahit oldum. Odanın alarmını kuruyorsunuz, kurduğunuz saatte perdeleri açıyor, istediğiniz müzik/radyo/tv kanalını açıyor ve hatta zorlarsanız AppleTV üzerinden iPhone’unuzdaki müzikleri bile çalarak sizi uyandırabiliyor. Otel gerçekten vaad ettiği her şeyi fazlası ile yerine getiriyor. Bu bağlamda otelimizi daha fazla övmek istememe rağmen daha fazla bilgi için otelin sitesine yönlendireceğim. Son söyleyeceğim şey, hayatımda gördüğüm en iyi kurumsal kim çalışması burada yapılmış, barı çok güzel ve çok ucuz. Giderseniz bu tecrübeyi de denemekte fayda var.

15:30 gibi otele eşyalarımızı atıp çıktık. Otelin hemen önünden 5 numaralı tram hattı (Centraal) sağolsun Amsterdam’da gitmek istediğimiz her yere ulaşmamızı sağlıyordu. Bu bağlamda ilk olarak Dam Square’e gitmek üzere yola koyulduk. Zaten Dam Square sondan bir önceki durak olduğu için yol boyunca gideceğimiz yerlerin nerelerde olduğunu da gayet net bir şekilde çözdük.

15:45 gibi Dam Square’e vardığımızda Old Market durağında indiğimizde bizi karşılayan güzel bir sürpriz oldu. Dünya Basın Fotoğrafları Sergisi reklamı iki apartman boyutunda Old Market binasına asılmış ve afiş üzerinde #gezi olaylarında çekilmiş bir fotoğraf vardı. En azından rezilliğimize bir çok ülkenin şahitlik ettiğini görüp mutlu olarak gezimize başladık. Her turist gibi öncelikle Dam Square’e gittik. Londra’daki karşılığı Picadilly Circus, Berlin’deki Alexanderplatz, Prag’daki Saat Kulesi Meydanı, Budapeşte’deki Heroes Square… Tek farkı, burada King’s Day hazırlıkları dolayısı ile dev bir panayırın kurulmuş olmasıydı. Bilenler için Bostancı Lunapark kadar bir panayır kurulmuş ve insanlar deli gibi eğleniyor. Panayırın içinden geçip Centraal’e doğru yürüyerek Amsterdam’ın meşhur patateslerinden atıştırma kararı verdik. Bence overrated ve fiyatı yüksek. Ama yine de denenebilir. Akabinde de elimizde patateslerimiz ile tam bir turist olarak ot kokan sokaklar arasından Red Light’ta bir yürüyüş turu yapmak üzere yola koyulduk.

Red Light District kelime karşılığı olarak adının hakkını veriyor. Kırmızı fenerli vitrinler ve bu vitrinlerde birbirinden değişik kadınlar… Detayına girmeyeceğim, çoluk çocuk okuyor burayı; ama güzel. Gezmek bile adeta bir deneyim (dibi düştü). Hemen akabinde yine yürüye yürüye China Town’ı ve hepsi birbirinin aynı olan kanalların kıyısında turlamaya başladık.  “Biz buradan geçtik” dediğim hiçbir yerden aslında daha önce geçmediğimizi bir şekilde Kalverstraat’a geldiğimizde anladık; ki burası da mikro düzeyde bir Bağdat Caddesi. Bütün iyi markaların dükkanları falan burada. Alışveriş için giden varsa bu sokağa gidebilir, fazla aramasına gerek yok. Ve tabii ki her Avrupa şehri gibi adım başı bir H&M bulmak mümkün. Sadece bu sokakta iki tane var. Tam “e artık vaktidir” diyip değişik deneyimlere yelken açacakken Dubai’den gelen ekibin telefonu ile vaktin geldiğini gerçekten fark ettik.

Dam Square’de başlayan buluşmamız  “ilk” coffee shop olan Bulldog’da devam etti. Yol yorgunluğu ile biraz çarpılsak da gayet eğlenceli bir vakit geçirdiğimizi söylemek mümkün (nasıl götüme girmeyecek şekilde yazacağımı bilemedim). Çarpılmanın etkisi ile benim pek konuşasım gelmese de “Hard Rock’a gidelim” demeyi başardım ve 15 dakikalık bir yürüyüş ile Hard Rock Cafe Amsterdam’a ulaşarak bir geleneği daha yerine getirdik. Diğer ülkelere göre nispeten daha küçük olsa da yine de burada bir akşam yemeği yemeyi ihmal etmedik. Sonrasında kafamıza kafamıza vuran 3,5 saatlik uçuş ve “diğer şeyler” in yorgunluğu ile otelimize dönerek sonraki güne enerjik girmeye karar verdik (giremedik).

2. Gün: Sandemans Walking Tour & Plakçılar Gezisi

İkinci gün program olarak yoğun ve plakçılar turu dolayısı ile ağırlıklı olarak bana hitap ediyordu. Takribi olarak 15-20 km’lik bir yürüyüş vardı planda. Ek olarak doğum günümdü. Önceki günün “yorgunluğu” kafamıza vura dursun, saat 9’da uyanmayı başardık. Güne, Türkiye’de iyisini yemenin zor olduğu bagel’lı bir kahvaltı ile başlamak adına Dam Square’den 5 dakika yürüme mesafesinde olan Bagels & Beans’de başlayacaktık. Amsterdam’daki ilk sabahımız olması ve hafta içi olması sebebi ile tramvay durağına yürürken hayatımda görmediğim bir bisiklet trafiği ile karşılaştım. En net tasfiri Cumartesi günü Bağdat Caddesi’ndeki arabaların tümünü bisiklet olarak düşünmek olur muhtemelen. Herkesin işe bisikletle gittiği bir şehir düşünün, takım elbiselisi, gömleklisi, sırtında laptop’lusu, arkasında çocuklusu; inanılmaz bir bisiklet trafiği var. Görüntü olarak müthiş bir şey. Gürültü yok, araba yok; sadece bisiklet zili sesi… Yine 5 numaralı tram ile Dam Square (De Dam) durağında indik ve Bagels & Beans’e yürüdük.

Bagels & Beans’in bagel kısmı zaten aşikar, beans kısmı ise kendi kahve çekirdeklerinden geliyor. Dolayısı ile buraya gidip bagel ve kahve ile kahvaltı etmek adeta bir gereklilik. Çok çeşitli bir menüleri var ve gerek bagel’ları, gerekse kahveleri oldukça lezzetli. Fiyat olarak Türkiye standartlarında pahalı olsa da (kur da yükseldikten sonra baya pahalı), Avrupa’ya göre oldukça makul fiyatlı bir yer. Olur da gitmek isteyen olursa wifi şifreleri coffeebeans. Bunu yazıyorum, zira wifi büyük ihtiyaç… Kahvaltı sonrası Dam Square’deki Sandemans’ın yürüyüş turuna gitmek üzere mekandan kalkmıştık ki hemen yandaki vintage dükkanı fark ederek içeri daldık. Bir şey almayacak olsanız da tasarım şeyler bulmak adına güzel bir dükkan burası. Biz e zaten bir şey almadık ve 11:00’de Dam Square’de başlayacak olan yürüyüş turuna gitmek üzere yola çıktık.

Sandemans (Free) Walking Tour’u bilmeyenler için kısaca anlatacağım. Her gün 11:00’de başlayan ve 3 saat süren, farklı dillerde katılma imkanı olan bir yürüyüş turu. Gerçekten yüklü miktarda yürünüyor ve şehir hakkında tarihi ve ilginç bilgiler paylaşılıyor. En büyük özelliği ise konsepti. Tur aslında “free”, yani ücretsiz. Sadece 10:30 gibi orada olup kayıt olmak gerekiyor. Sonrasında tur rehberiniz geliyor ve yürüyüş turu başlıyor. Bu turu diğer turlardan ayıran özellik ise standart bir ücret yerine “gönlünden ne koparsa abi” mantığında işlemesi. Yani aslında katılmak “free” ve istemediğin takdirde bir şey ödemek zorunda değilsin. En büyük avantajı ise tur rehberinin gerçekten turun karşılığını hak etmek için kendini yırtması. Kor (Core) adlı tur rehberimiz bize 3 saat boyunca gerçekten müthiş bir tur deneyimi yaşattı. Zaten istesem de bu turu şu an aklımda kaldığı kadarı ile yazamam, fakat adam başı 15 euro ödeyerek standart bir şehir turuna katılmaktansa bu tura katılarak gerçekten alacağı parayı hak eden bir rehber ile çok daha ilginç zaman geçirmek güzel bir deneyim oldu; zira bu insanlar işlerini gerçekten severek ve iyi yapıyorlar. Olur da yolunuz düşerse bu turlara kesinlikle katılın, denk gelirseniz Cor’un grubuna dahil olmaya çalışın…

3 saatlik tur Anne Frank House’un hemen karşı kıyısında bitti. Sırada bizim plakçılar turumuz vardı. Fakat buna geçmeden hemen önce çok ilginç bir yer keşfettik, ki burası da meraklıları tarafından en azından görülmesi gereken bir dükkan bence. Anne Frank House’un hemen karşı kıyısında sol tarafta kalan köşe başında Rock Archives adlı bir fotoğraf dükkanı var. Bu dükkan rock müzik tarihinden orijinal fotoğrafların baskılarını satıyor. Fiyatlar ucuz değil, 80 euro ile binlerce euro arasında değişiyor (sorduk). Özellikle bir Pink Floyd baskısı vardı, ki sanırım 1977’de Animals’ın kaydı esnasında Abbey Road stüdyolarında çekilmişti; 175 euro’ydu fiyatı. Eğer sağlam bir şekilde getirebileceğime kendimi inandırabilsem muhtemelen alırdım, fakat sadece “abi çok güzelmiş” demekle yetindim. Zaten dükkandaki adam da beni anlamadı.

Plakçı turumuz esnasında 10’a yakın dükkan gezdik. Record Store Day’i takip eden haftalar olması sebebi ile ellerinde bir sürü promosyon materyal vardı. Özellikle aklımda kalanlar Back Beat, Velvet Records ve tabii ki Concerto oldu. Artık sağlam bir arşivim olduğu ve deyim yerindeyse “bok püsür” toplamak istemediğim için çok fazla bir plak alışverişim olmadı; fakat bu dükkanların hepsinden birer Record Store Day promosyon materyali aldım. Ben özellikle Concerto’yu plak seven insanlara tavsiye ediyorum, inanılmaz iyi bir arşivleri var ve fiyatları gayet uygun. Özellikle burada gördüğüm Radiohead plaklarını başka hiçbir yerde görmedim. Fiyat olarak 30 euro yüksek gibi gözükse de aslında Türkiye standardında bile çok ucuz bir fiyat (zira burada bir OK Computer’ı 150 TL’den aşağı bulmak mümkün değil, plak değil çeyrek altın mübarek).

Plak turunun orta yerinde (Concerto’ya gitmeden hemen önce) bir yemek molası vermek üzere Lombardo’s adlı yerel burgerciye gidiyorduk ki kafam Exorcist filmindeki kız gibi 180 derece döndü, zira bir oyuncakçının yanından geçiyorduk ve tabii ki içeri girmek zorundaydık. Adres olarak net bir şey söylemem mümkün değil, zira her yer birbirine benziyor; ama Space Oddity bugüne kadar girdiğim (Hamley’s dahil) en iyi oyuncakçılardan birisi olabilir. Çok da büyük olmayan bir dükkanda yeni ve vintage tabir edilebilecek bir sürü çeşit bulmak mümkün. Ben özellikle Take That bebeklerini ve ilk seri Voltron’ı gördüğümde çoktan halay çekmeye başlamıştım. Sonrasında (yaşıtlarım bilir) Transformers karakteri Soundwave’in orjinal figürünü kapalı kutu ile gördüğümde ise şampiyonluk kutlarcasına meşale yakmıştım. Tabii ki taşımak çok zordu. O yüzden sadece bakıp ağladım. Benim gibi oyuncak delileri buraya uğramalı. Özellikle Prag’daki Oyuncak Müzesi’nde görülebilecek çeşitli vintage parçaların burada hem orjinal, hem de yeniden üretim hallerini bulmak mümkün…

Space Oddity’nin dumurunu üzerimden attığımda gözlerimi Lombardo’s’da açtım. Amsterdam’s Best Burger mottosu ile tanınan mekan gerçekten güzel burgerler yapıyor, çeşitleri çok, fiyatları uygun. Benim için bir The Bird (Berlin) olmasa da Amsterdam’da yediğimiz hiçbir yemeğin henüz kötü çıkmamış olması ilginçti.

Lombardo’s sonrası hem akşam yemeğini yemeyi planladığımız Cafe de Klos’un yerini keşfetmek, hem de plak turumuza kaldığımız yerden devam etmek için yürümeye başladığımızda Cafe de Klos’un 100 metre kadar ilerisinde -aynı sokakta- bir çizgi roman dükkanına denk geldik. Sonrasında daha iyilerini görmüş olsak da Kadıköy Çarşısı’nın en alt katındaki salaş yerler ayarında olan bu dükkan çizgi roman severlerin görmesi gereken bir yer. Kısa bir süre dükkanı gezdikten sonra 2 saat kadar daha önce plak dükkanları, sonrasında da Kalverstraat’tan kısa bir tur attıktan sonra çok aç olmasak da Cafe de Klos’a geçtik.

Cafe de Klos her gün 16:00 civarında açılan ve kaburga üzerine yoğunlaşan bir steak house. Rezervasyon almadığı için yer bulmak çok zor, ki biz de bunu kapıya gittiğimizde fark ettik. Barda yemek istersen ortalama 1-2 saat, masa istersek 2-3 saat beklememiz gerektiği söylendiğinde ben kafamda çoktan ikinci alternatifimiz olan Gaucho’s’a doğru yola çıkmıştım.

Gaucho’s da Cafe de Klos ile aynı konseptte, fakat birden fazla şubesi olan bir steak house. Cafe de Klos’un hemen yanında bir şubesi olmasına rağmen, biz otelimize bir durak ve 5 dakika yürüme mesafesinde olan şubesine gitmeyi tercih ettik. Yemek olarak tabii ki ribs, içecek olarak da Heineken aldık. Buranın en güzel özelliği, 23 Euro karşılığında sınırsız kaburga (bittikçe geliyor), patates kızartması ve salata servis etmeleri. Menüde “All In Ribs” diye geçiyor sanırım. İki kişi sınırsız menüye girip takribi olarak 4 rack (yaklaşık bir kuzu) devirdikten sonra bunun epik bir doğumgünü kutlaması olduğu kesinleşmişti, çünkü pasta kesmek çok “mainstream” bir olaydı.

Bir kuzuyu devirdikten sonra yapılacak en güzel şeyin otelimizin meşhur barında, bize çok methedilen kokteyllerini denemek olduğuna karar verdik. Zaten otele check-in yaptığımızda bize birer tane ücretsiz içki kuponu vermişlerdi, fakat tabii ki bu kadar ile kalmayacaktı. Muhtemelen en çok yürüdüğümüz günün akşamında, yaklaşık 2 saat boyunca ağırlıklı olarak Bushmills içmenin ardından bir sonraki gün nasıl kalkacağımızı düşünerek odamıza çıkarken gerek Hollanda, gerekse Türkiye saati ile 12’yi geçmiş ve ben 32. yaş günümü en verimli şekilde kutladığımı yeni fark etmiştim.

3. Gün: Rijksmuseum – Van Gogh Museum – Heineken Experience

Üçüncü günümüz, Amsterdam’a gelen her turist gibi tüm “turistik” işleri yapacağımız gündü. Bu  da tabii ki Rijksmuseum ve Van Gogh müzesine gitmekle başlayıp, Heineken Experience ile devam edecek olan; aralara TripAdvisor’da yüksek puana sahip restoranların eklendiği kültür ağırlıklı bir tur demekti, zira bira en büyük kültürlerden biriydi (ta ki 3 gün sonra Belçika’ya gidene kadar).

Önceki günün yorgunluğu ile kahvaltıyı otelimizde etmeye karar verdik. Daha önce otelimizi ve konseptini överken bahsetmemiş olabilirim, fakat otelin lobi/bar kısmına sürekli yiyecek bir şeyler bulmak mümkün. Gerek mikrodalga yemekleri, gerek snack, gerekse belirli saatlerde sıcak yemeğe kadar her şey var. Sabahları ise çırpılmış yumurta, bacon, mantar, peynir çeşitleri, meyveler ve tonla farklı seçenekten oluşan bir büfe açılıyor. Konaklamamız kahvaltı içermediği için çekingen davransak da gayet Avrupai bir kahvaltı tabağı ve büyük bir fincan kahveye 12 Euro ödeyerek günümüze başladık. Bacon’a doyduğumuz o güzel anlardan birisiydi yine…

İlk hedefimiz Amsterdam Card’ın bize indirim sağladığı Rijks oldu. Daha önceki gezi yazılarımda olduğu gibi burada da müzede ne gördük, neler var anlatma ihtiyacı hissetmiyorum. Zira Google’da yapılacak basit bir arama ile içeriğinin ne denli zengin olduğu görülebilir. Zaten Amsterdam’a gidip buraya gitmeyen net gerizekalıdır. Tek söyleyeceğim, Dünya Sanat Tarihi’ndeki eşsiz eserlerden bazılarını yakından gördük, farklı akımlara dair yeni bilgiler edindik ve müze kültürümüzü bir üst seviyeye çıkarttık.

Bir saatlik Rijks turunun ardından ikinci hedefimiz yine Amsterdam Card ile bedava girilebilen Van Gogh Museum’du. Amsterdam Card burada bize biraz olsun avantaj sağlamış olsa da konu Van Gogh olunca gerisi teferruat olduğundan girişinde yaklaşık 30 dakika kadar sıra beklemek zorunda kaldık. Müze -yanılmıyorsam- üç katlı ve en alt kattan en üst kata kadar Van Gogh’un dönemlerini ve eserlerini kronolojik olarak anlatıyor. Yaklaşık 45-50 dakikada rahatlıkla gezmek mümkün. Eğer tam bir sanat dostuysanız detaylara takılıp 2-3 saat geçirebilirsiniz. Bizim turumuz ise yaklaşık 1 saat sürdü. Amsterdam’a gidip buraya gitmeyen de bence net gerizekalıdır.

Müzeler turumuzu bitirdikten sonra öğleni bulmuştuk ve şehrin diğer ucundaki Any Old Time Records’a uğrama planımız vardı, zira kendisi Istanbul’dan bir plakçı dostumuzun (Rainbow45 Records) dostu olup kesinlikle tavsiye ettiği bir yerdi. Bu bağlamda hızlıca bir atıştırma adına Rijks’ın hemen yanındaki parkta bulunan büfelerden LunchBox’ı tercih ettik. Sokak yemeği sevenlere net olarak öneririm, zira yediğim cheeseburger gayet doyurucu ve lezzetliydi. Fiyat/Performans olarak da her keseye uygun, tam bir ucuza öğün geçiştirme mekanı. Cheeseburgerli ve Chilli-Hot Dog’lu öğlen yemeğimizin ardından Van Gogh Müzesi’nin önündeki duraktan tramvay ile Any Old Time Records’a doğru yola çıktık.

Bu paragraf plak severler için. Sevmiyorsanız sonraki paragrafta House of Bols’tan devam edebilirsiniz. Any Old Time Records şehrin gerçekten baya bir dışında (İstanbul standartlarında ilgi ve alaka açısından Ümraniye) bulunan ve Rainbow45 Records’dan Salih Karagöz’ün önerdiği bir plak dükkanı. Sahibi Andy Bakker adlı 70+ bir dayı. Gerçekten inanılmaz bir arşivi varmış. Hatta bir de dükkanında çok tatlı bir kedisi varmış. Evi de dükkanının hemen üst katında olduğu için dükkan kapalı ise kapısını çalıp dükkanı açtırmak mümkünmüş. İşte biz bu bilgiler ışığında dükkanı bulduğumuzda kapısına asılmış olan “TAŞINDIK” yazısı ile karşılaştık. Dükkan 2-3 gün önce 5 dakika yürüme mesafesine taşınmış. Tramvay ile tam olarak bir sonraki durak. Dükkanın olduğu yere geldiğimizde tam emin olamadığımız için kapıdaki yaşlıca amcaya Any Old Time Records’u ve Andy Bakker’ı aradığımızı söyledik. Karşılığında cockney aksanlı bir ingilice ile “You’ve found it eyy!” cevabını aldık. Salih Abi’nin en son 3 yıl önce gördüğü Andy Bakker o üç yıl içerisinde yorun sahibi olmuş falan… Dükkan hızlıca taşındığı için o günlerde bir ikinci el dükkanının yarısını kullanmaktaydı ve henüz yerleşmemişti. Dediğim gibi inanılmaz bir arşiv ve çok iyi fiyatlar ile plak almak isteyenin kesinlikle uğraması gereken bir dükkan. Özellikle jazz tarafında 2-3 Euro aralığında nadir plaklar almak mümkün. Kendisinde çok iyi bir Türkçe plak arşivi de bulunmasına rağmen, son dönemlerde artan koleksiyoncular yüzünden artık kendisinin bile bulamadığını söyledi. Dükkanında yaklaşık 40 dakika boyunca kaybolduktan sonra 3-4 adet plak aldıktan sonra kendisi ile bir fotoğraf çektirdik, Salih Abi’nin selamını ilettik ve turistik gezilerimize kaldığımız yerden devam etmek üzere geri döndük. Bir sonraki hedef House of Bols’du.

House of Bols, Van Gogh müzesinin tam karşısında bulunan bir kokteyl müzesi. Bence gitmeye hiç gerek yok. Bizim gitme sebebimiz ise Amsterdam Card ile buraya bedava girildiğini zannetmemizdi. Aslında %25 indirimimiz varmış. 30 Euro kadar bir para ödediğimiz ile kaldık. House of Bols, aslında Bols markalı kokteyl miksleri ve alkollü ürünlerin tadımlarının yapılabildiği, nasıl yapıldıklarının anlatıldığı, farklı aromalar üzerine interaktif kurgular bulunduran bir sponsorlu müze aslında. Çıkışında da bir adet kokteyl ve iki adet shot ikram ediyorlar. Bakınca 30 Euro’ya 2 kokteyl ve 4 shot Türkiye standartlarına göre bile pahalı gözükse de eh diyip çıktık. Ama ürünler güzel. Biz tüm insanlık adına gittik, o kazığı yedik; bunu okuyan varsa gitmesin. Duty Free’den Bols marka ürünleri yarı fiyatına alsın, evinde denesin…

House of Bols’dan çıktıktan sonra alkol ile devam etmek adına her turistin yapacağı gibi Heineken Experience’ı ziyaret ettik. Burası da aslında temelinde House of Bols gibi sponsorlu müze tadında olsa da çok daha iyi kurgulanmış ve gerçekten Heineken markasına değer katan bir “ürün”. Amsterdam Card ile yanlış hatırlamıyorsam %25 oranında bir indirim alınıyor. Müze içinde eski üretim tesisinden bira tadımına, interaktif sinema deneyiminden Heineken’in tarihi boyunca kullandığı farklı dijital projeleri deneyimlemek mümkün. Çok sıra beklemeye niyetiniz varsa çıkıştaki Draught Challenge’a katılabilirsiniz. Birayı bardağa mükemmel olarak doldurmaya çalışıyorsunuz, başarılı olursanız size çakma bir sertifika veriliyor. Ek olarak her bilet iki adet ücretsiz bira içeriyor, fakat bira alınan ve içilen alan yılbaşında Taksim’den farklı olmadığı ve Heineken dışarıda zaten su ile aynı fiyatta olduğu için orayı da esgeçtik. Buradaki en güzel olay, 6.5 Euro karşılığında isme özel şişe yaptırılabilmesi. Muhtemelen oradan alınabilecek en güzel hediyelerden biri. Kiosklardan ismi girip ödemeyi kart ile yapıyorsunuz, sonra size verilen numara ile çıkıştaki dükkandan alıyorsunuz. Muhtemelen bira satışından çok gelir getiriyordur bu, zira Best Beer in the World deseler de aslında sadece bir pazarlama gazı ve çok çok iyi bir marka yönetiminin getirdiği bir algı. Sadece bir turist ve bira sever olarak değil, bir reklam sektörü çalışanı olarak buraya baktığım zaman çok fazla şey gördüm; sonra Türkiye’de alkol sektörünün kısıtlamaları aklıma gelince üzüldüm…

Yeterince turistik gezi yaptıktan sonra arkadaşlarımız ile buluşmak üzere New Market tarafına geçtik ve kendi biralarını üreten yerel bir brewery’de uzuncana bir süre boyunca Heineken olmayan güzel biralarımızı içerek Amsterdam’ın farklı nimetlerinden faydalandık. Yeterince içtikten sonra acıktığımızı fark edip hemen New Market’ın karşısında bulunan Los Pilones’e gitmeye karar verdik, fakat oradaki şube sadece Tapas servis ettiği için hayalkırıklığı ile bir süre ne yapacağımızı düşünerek dağılmaya karar verdik ve herkes kendi yoluna gitti. Biz de bu bağlamda günün erken saatlerinde önünden geçtiğimiz Rosa’s Cantina’da içimizde kalmaması adına Meksika mutfağını denemeye karar verdik. Meksika yemeği sevenler için gerek kokteylleri, gerekse yemekleri açısından gayet güzel bir yer. Fiyatlar Türkiye standardına göre yüksek, fakat Avrupa standardına göre gayet uygun. Her şey ödediğin Euro’yu TL’ye çevirmemekte. Zira 80 Euro’yu 80 TL olarak düşünürsen (Polyanna’cılık) gayet iyi bir fiyat oluyor. Özellikle Mojito ve fajita çeşitleri çok lezzetli. İki kişi olduğumuz için yer bulma konusunda sıkıntı yaşamadık, fakat kalabalık gruplar, mekanın hype’ı sebebi ile uzuncana bir süre bekleyebiliyor. Yolu düşene denemesini öneririm.

Yeterince alkolden sonra çok da geç olmayan bir saatte otelimize dönerek içmeye otelimizin barındaki güzel kokteyller ile devam ettik ve turistik aksiyonları içeren son günümüz öncesi -yine- sarhoş olarak yattık.

4. Gün: Anne Frank’s House – De Waag – Canal Tour

Turistik ziyaretlerimiz son gününe “Probably The Best Eggs in the City” mottolu, Omelegg’de, adından da anlaşılacağı gibi yumurta üzerine işleyen mekanda kahvaltı ederek başladık. Sadece menüsünde 30’a yakın farklı omlet çeşidi barındıran mekanda kendi malzemelerin ile omlet yapma opsiyonunu ortaya koyarsan yüzlerce kombinasyon yapmak mümkün. Sanırım 3 ya da 4 yumurtadan yapılan ve malzemeden kaçınılmayan omletlerin ortalama fiyatları 10-12 Euro aralığında ve yanında salata, kızarmış ekmek ve bok püsür ile servis ediliyor. İki kişi, gayet doyurucu bir kahvaltı edip 30-35 Euro civarında ödemek mümkün. Kişisel görüş olarak mottolarının başına “Probably” yazarak kibarlık yapmışlar, zira ben öyle omlet yemedim…

Aşırı iyi kahvaltımızın ardından son güne bıraktığımız Anne Frank House ziyaretine sıra gelmişti. Burası Amsterdam’ın en çok ilgi gören üç müzesinden birisiydi, saat aralıklarına göre gruplar halinde geziliyordu ve biletleri neredeyse aylar öncesinden tükeniyordu. Tabii ki biletlerimizi 3 ay önce aldığımız için zerre sıra beklemeden 12:30 slotunda içeri girdik, fakat Walking Tour’daki rehberimiz Kor’un hesabı ile biz içeri girerken kapıdaki sıraya girseydik muhtemelen 3 saatlik bir beklememiz olabilirdi. Anne Frank House bir çok insanın okuduğu Anne Frank’ın Günlüğü’nün yazarının o günlüğü yazdığı yer. Kitapta yazılan tüm detayları görmek mümkün. Hatta günlüğün orijinal sayfalarının müze kısmında sergilendiğini de görebilirsiniz. Tur yaklaşık olarak 45 dakika ile 1 saat arasında sürüyor ve tarihin çirkin yüzüne bir nebze şahitlik ediyorsunuz. Gitmeden önce kitabı okumakta fayda var, zira ben 20 yıl önce okuduğum için bilgilerim pek taze değildi. 1 saate yakın bir sürede gezdik Anne Frank House müzesini ve turistik olarak tüm yapmamız gerekenleri tamamlamanın gururu ile New Market’a doğru yola çıktık…

New Market’a ulaştığımızda saat öğlen yemeğini gösteriyordu. Bir önceki gün deneme şansımız olmayan Los Pilones’e bir şans daha vermek istedik ki bu sefer de kapalı olduğunu gördük. Bu bağlamda hemen karşısında bulunan ve eskiden çeşitli amaçlarla kullanılmasına rağmen şu anda In De Weeg adında bir restoran olan De Weeg’e gittik. İlgilenenler için Amsterdam Card burada da geçerli ve Avrupa’daki bir çok restoranda olduğu gibi menü az ama öz şeyler içeriyor. Hiçbir şey yemeyecek bile olsanız sadece binanın tasarımını ve dekorasyonunu görmek adına bir kahve molası vermenizi öneririm…

Geçiştirme kıvamındaki bir yemekten sonra daha önce gördüğümüz ve uğramak istediğimiz yerlere tekrar uğramak adına Kalverstraat başta olmak üzere Dam Square tarafında gezinmeye başladık ve tam o anda plakçıları gezerken bir tanesinin bana söylediği “şurada çok iyi bir plakçı var, bir dükkan sadece yeniler, bir dükkan da sadece ikinci eller için” cümlesinin tam karşılığı olan Vinyl Friend adlı dükkanı gördüm. Yeni plaklar ile ilgileniyorsanız saygı duyarım, fakat buranın hemen yanda bulunan ve sadece ikinci el eski plakları satan kısmına bakmamak gerizekalılıktan başka bir şey değil, o kadar net. Gayet uygun fiyatlara Moby Grape’in Grape Jam, Pink Floyd’un The Works ve 74 British Tour adlı bir korsan kaydını satın alarak buradaki misyonumu tamamlamanın mutluluğu ile otele doğru yola çıktık. Zira bu gece King’s Night’dı ve şehrin neredeyse her yerinde, her sokağında birer mini parti vardı…

Otel’e kısa bir ziyaret sonrası King’s Night’a erken başlamak adına Central Station’a doğru yola çıktık. Fakat o kadar erken vardık ki elimizde kalan vakti yine Amsterdam Card sağolsun, bedava olan bir tekne turu ile geçirmeye karar verdik. Tekne turları genelde bir çok farklı lokasyondan kalkmasına rağmen, biz Central Station’ın oradan kalkan bir tekne ile çıktık, Amsterdam Limanı’ndan dolaşarak tekrar kanallara döndük, sonrasında da aynı yoldan geri döndük. Yaklaşık 45 dakika sürdü turumuz. Amsterdam’ı değişik bir açıdan görmek isteyenler için çok ideal. Bu bağlamda söyleyeceğim bir diğer şey ise adamların kanallarındaki trafik bile Türkiye’de en iyi denilen şehir trafiğinden iyidir…

Kanal turundan sonra, şehrin ne tarafındaki partiler eşliğinde yemek yiyeceğimize karar vermemiz gerekiyordu. Bu bağlamda biz Leidesplein’daki müthiş DJ performansına kanarak hemen oradaki Rancho’s Grill’in belki de en güzel cam kenarı masasına oturarak yemek yemeye karar verdik. Rancho’s Grill’de yediğimiz yemek muhtemelen fiyat/performans olarak yediğimiz en iyi yemeklerden biriydi. Tıpkı Gaucho’s gibi limitsiz seçenekler olsa da biz iki kişilik bir “karışık ızgara tabağı” tercih ettik. Bu tabakta 4 kişiyi doyuracak kadar ve muhtemelen 1 kiloya yakın et, mısır, patates kızartması ve farklı soslar vardı. Yanında da 1 litre ev yapımı Sangria alarak kırmızı et/kırmızı şarap keyfi yapmaya karar verdik. Burada ödediğimiz hesap 70 Euro oldu, ki yediğimiz etin ve içtiğimiz şarabın miktarına bakdığımızda Türkiye’de bunun en az 1,5 katını ödeyeceğimizi söylemek mümkün. Kalite olarak buraya biraz yakın bir yerde ise fiyat muhtemelen 2-3 katına çıkacaktır. Et sevenlerin uğraması gereken güzide bir mekan. Biz seviyoruz…

Yemek sonrası Dam Square’e dönüş yaparak Red Light çevresinde arkadaşlarla buluşarak Amsterdam’ın nimetlerinden faydalandık. Muhtemelen Bulldog’du, net olarak hatırlamak mümkün değil. Ama iyidi. Sonrasında da sanırsam bir yerlerden Waffle alıp otele döndük, ama o da kesin değil. Sadece bir yere doğru giderken arkamızdan gelen 200 kişilik bir bandoyu hatırlıyorum, ama o da flu. Fotoğrafını çekmeyi akıl edebildiğimden dolayı kesin konuşabiliyorum.

Bir şekilde otele dönebildikten sonra, ertesi gün King’s Day’de coşacak olmanın ve başka yapacak hiçbir şeyimiz olmadığını bilmenin rahatlığı ile deli gibi uyuduk.

5. Gün: King’s Day – Long Live The King!

Önceki gecenin yorgunluğu ile ancak uyanabildik. Hiçbir işimiz olmamasından dolayı kahvaltımızı yine otelde ederek planımızı yapmaya başladık. King’s Day’de Amsterdam’da olmayı planlayanlar için birkaç önemli bilgiyi de paylaşayım;

  • Toplu taşıma kısmen yapılabiliyor. Bu bağlamda Zuid’den Central’a giden tramvay hattı bizi sadece 3 durak öteye taşıyabildiği için 53 numaralı metro hattını kullandık. Buradan çıkacak ders, toplu taşımaya gözü kapalı güvenmeyin, web sitesinden ve duraklardaki duyurulardan takip edin.
  • Zuid’de çok büyük bir elektronik müzik festivali olduğundan dolayı bizden Central’a giden hat nispeten ferahtı. Karşılaştırma açısından, ortalama bir saatteki metrobüs kalabalığı olduğunu söyleyebilirim.
  • Herkes turuncu giyiyor, bu bağlamda ortama uyum sağlamak için turuncu bir şeyler götürebilir ya da oradan alabilirsiniz. Biz turistik dükkanların birinden Sneijder ve Robben formaları aldık. Normal günlerde 20 Euro’ya satılırken bugün ürünleri tüketmek adına 5 Euro’ya indirmişlerdi fiyatları sağolsunlar. Baya maliyetsiz oldu bizim için.
  • Dediğim gibi her sokakta farklı bir parti ortamı var. Eğlencesiz kalmak mümkün değil.
  • Şehrin kuzeyindeki yapay plajlarda ve Central’ın karşı kıyısındaki koylarda müthiş parti mekanları var, fakat gerek çok kalablaık, gerekse ulaşım zor oluyor. Önceden ayarlamamışsanız son dakikada bunlara katılmaya çalışmayın, gününüz yolda geçmesin ya da Ağustos sıcağında Reina’da hareket edemeyen sosyetikler gibi kitlenmeyin.

Bizim King’s Day tercihimiz kanala paralel caddelerde açılan pazarları, standları, gezmek oldu. Sonrasında da arkadaşlarımızla buluşarak King’s Day’de tekne kiralayamamış her Amsterdam’lının yapacağı gibi ihtiyaçlarımızı alarak Vondelpark’a gittik. Caddebostan sahil tadında olan Vondelpark’ta uzuncana bir süre takıldıktan sonra yine aynı yoldan Dam Square’e döndük, oradaki karnaval zerzevatlarında takıldık, sonrasında yine tatlı ihtiyacımızı karşılamak adına bol bol waffle tükettik ve sonrasında dağıldık. Bu süre içinde en az 50 farklı parti ve canlı performansa şahit olmuşluğumuz var…

King’s Day’in ve Amsterdam’ın son akşamında, şehri zirvede bırakmak ve kötü bir şey yemeden şehirden ayrılmak adına, doğumgünümde gittiğimiz ve çok memnun kaldığımız Gaucho’s’a tekrar gitmeye karar verdik. Otelimize yürüme mesafesinde olan şubesine giderek yine limitsiz kaburgaya doyarak geceyi otelimizin barında bitirdik ve sonraki günkü Brüksel yolculuğumuza az da olsa dinç başlayabilmek adına odamıza çıktık…

6. Gün: Amsterdam – Brüksel

Daha önceden almış olduğumuz Thalys treni öğlene kadar kalkmayacaktı. Bu bağlamda güne yine daha önce gittiğimiz ve memnun kaldığımız Beans & Bagels’da başlamaya karar verdik. Fakat öncesinde bavullarımızdan kurtulmamız gerekiyordu. Bu bağlamda faydalı bir bilgi olarak Amsterdam Central Station’daki emanet odalarından bahsedeyim. Giriyorsunuz, kredi kartı ile girişinizi yapıyorsunuz, size bir dolap numarası veriyor ve eşyalarınızı o dolaba koyuyorsunuz. Sonrasında eşyalarınızı alırken kredi kartı ile ödemeniz alınıyor ve dolap açılıyor…

Bagels & Beans sonrası 5 gündür uğramak istediğimiz, fakat bir türlü uğrayamadığımız Amsterdam Cheese Company ilk durağımız oldu, zira Hollanda’ya gelip peynir almamak büyük ayıp olurdu. Aslında Anne Frank House’un hemen gerisinde çok iyi bir lokal peynir dükkanı olmasına rağmen vakit kaybetmemek ve yakınımızda olması sebebi ile burayı tercih ettik. Peynir çeşitleri gerçekten fazla ve hepsini satın almadan önce tatma imkanınız var. Hatta öyle ki değişik ürünlerle -bal, reçel, soslar gibi- deneyerek daha net fikir edinebilir ve ağız tadınıza göre seçimler yapabilirsiniz. Neredeyse tüm peynirler 6/12/18/24/36 ay yıllanmış şekilde satılıyor ve fiyatlar yıllanma ile doğru orantılı olarak yükseliyor. Biz 24 aylık gouda ve keçi ile 18 aylık isli peynir aldık 400’er gramlık paketlerde. Ek olarak hediye olarak aldığımız 2-3 adet peyniri daha hesaba katarsak yaklaşık 2 kilo peynir’e 40 Euro gibi bir ücret ödedik. Peynirlerin hepsi vakumlanmış şekilde bavula hazır olarak geliyor ve hiçbir sıkıntı olmadan eve ulaşana kadar bekleyebiliyor. Biz peynirleri aldıktan sonra 4 gün boyunca bavulda beklettik, hiçbir sorun olmadı. En azından hala ölmedik…

Peynir sonrası ikinci durağımız Amsterdam’ın migrosu olan Albert Hein oldu. Her gittiğimiz ülkede lokal marketleri ziyaret etme geleneğimiz yine boşa çıkmadı ve bir çok farklı sos başta olmak üzere farklı ürünleri inanılmaz uygun fiyatlara alarak halay eşliğinde Central Station’a döndük.

Trenimiz saat 13:30 civarındaydı, 1,5 saat kadar bir yolculuk yapacaktık ve öğlen yemeğini Brüksel’de yemeyi planlıyorduk. Küçük bir iki detay olarak, trenlerde wi-fi mevcut ve bilet fiyatlarının içinde. Genellikle “Brüksel” olarak değil, “Paris-Noord” olarak geçiyor trenler. Dolayısı ile “bizim tren niye gelmedi” diye merak etmeye gerek yok. Paris’e giderken yol üstünde sizi Amsterdam’da atıyor… Ha bir de GERÇEK HIZLI TREN bunlar. Yandex Maps üzerinden baktığımda stabil olarak 300 km/h ile gittiğimizi gördükten sonra Türkiye’de bir daha trene binmemeye yemin ettim…

Saat 15:00 civarı Brüksel’e ulaştık. Amsterdam’ın üzerine bizi ne kadar eğlendirecekti Avrupa’nın başkenti, pek emin olamıyorduk. Fakat sağolsun, biz bir adım attıkça Brüksel bize iki adım attı ve yüzümüzü kara çıkartmadı…