Prologue

(Başlığa daha sonra gelicem)

Hayatımın her döneminde yaşım ile alakalı olarak komik bulduğum insanlar oldu. Komik bulduğum insanlar derken filmlerini izlediğim, şovlarını izlediğim vesaire…

Çok küçükken annemlerin de zorlaması ile Jerry Lewis filmleri izlerdim. Daha sonra Peter Sellers geldi. Hoş, Peter Seller’ın hala ağır bir hayranıyım; fakat zamanında Ersin’in de Sandık İçi’nde çizdiği gibi Pembe Panter serisine eskisi kadar gül(e)miyorum. Belki milyon kez izlediğim için aynı dumur etkisini yaratmamasından, belki de büyüdüğümden.

İlkokul dönemimde Star TV ve Show TV’nin “her akşam bir Kemal Sunal filmi” döneminde Kemal Sunal’a ve “eşoleşek ihihi” demesi ile başlayan bir Kemal Sunal hayranlığım oldu. Hayatımda daha komik bir adam yoktu. Hele “İbo ile Güllüşah” filminin sonunda Kadife’nin “Şimdi boku yediniz” demesine güldüğüm kadar çok az şeye gülmüşümdür.

Daha sonra Nejat Uygur geldi. Her Perşembe akşamı Atv’de bir oyunu yayınlanırdı. Şeyini Şey Ettiğimin Şeyi ve Cibali Karakolu başta olmak üzere hepsini ezberleyip bütün gün okulda birbirimize “Hamamböceeenin gözüne sabun kaçar mı?” başta olmak üzere kupleler sunardık. Hatta Cibali Karakolu’nda “baba adı” ile ilgili bir bölüm vardı, uzun uzun yazmak isterdim, ama üşendim.

(hepsini tek tek yazmayıp konuya gelicem az kaldı)

Sonra Cem Yılmaz geldi. Karnımıza ağrılar girdi gülmekten. Daha öncekilerden çok farklıydı, çünkü kendini anlatıyordu. Karikatür çizerken yaptığı tespitlerin canlı örneklerini anlatıp, gerçeklikle kesiştirdiği noktalarda diyaframlar çoktan patlamış, kayış boşa dönüyor oluyordu. Hala da olur.

“London Fuck Offness”

2 sene önce Murat (8) “Abi bunu izlemeliyiz” diyerek YouTube’dan bir kaç video açtı. Eddie Izzard, ingiliz komedyen. İzledik, hakkaten güldük. Çok komikti. Cross-Dresser tadında takılıyordu (detaya girmicem, yoksa mevzu hakkaten uzayacak). Daha sonra şovlarını indirip izlemeye başladık sıra ile. Komikti ama çok başka bir şey vardı. Cem Yılmaz beni öldürüyordu, fakat bunda bir başka gülüyordum adeta (az kaldı ilan-ı aşka). Nasıl ki Cem Yılmaz “Türkler uzayda” gibi bir kavramdan yola çıkıyorsa, Eddie Izzard da bunu yapıyordu. Ama büyük bir farkı vardı. Daha kültürel, daha tarihseldi. Fransız devriminden tutun da, Eski-Yeni Ahit’e, Star Wars’a, Nuh’un Gemisi’ne kadar tonla tarihi ve kültürel mevzu, bu şovda yerini alıyordu. En son Fransa’da, Fransızca oynadığı oyun ile gözümdeki saygısını henüz üçe katlamışken, Believe: The Eddie Izzard Story geldi. Hayatını anlatan bir belgesel. Saat 1’de öylesine izlemek için açıp, 2 buçukta “OHA!” nidaları ile bitirdiğimiz belgesel. Toparlayamadım.

İşin aslı ve aslında toparlayamadığım için uzun uzun yazamadığım mevzu şu ki; ben Eddie Izzard’ı izledikten sonra hiçbir şeyi eskisi kadar komik bulamadım, güldüğüm hiçbir şey o kadar zeki değildi. Dünyanın en komik zürafası ve en iyi sincap taklidi yapan adamı olan Eddie Izzard’a burdan selam ediyorum ve “Come, visit us in Istanbul sometime” diyorum (bütün yazıyı okudu ya, orası kaldı).

London Fuck Offness : Eddie Izzard’ın Stripped’de Londra için bestelediği mükemmel şarkı. Şovdaki tam diyalog aşağıdadır;

we have no songs. There’s no songs. WeII, there’s one song for London. But we shouId have a song that… ‘Cause there’s American songs. New York… New York… Chicago… And Chicago… San Francisco… You know.

But we shouId have one that refIects, I think, London vibrancy and London fuck-offness.

London, London
Why don’t you all fuck off?
But come and spend your money
Come around and spend your money
Have a good time then fuck off
Then come back on Tuesday
At half past three
‘Cause we need some cash just then
Then fuck off, come back, fuck off,
Come back, fuck off, come back