Bir önceki yazı burada.

6. Gün: London Eye – Natural History Museum – Hard Rock London – Hyde Park

Londra’daki 6. günümüze “bir de yüksekten bakalım bari” diyerekten London Eye’de başladık. Aslında gitmeye niyetimizin olmadığı London Eye (bunda benim yükseklik korkumun da etkisi büyük) biletlerini Madam Tuso (hala nasıl yazılır bilmiyorum) biletleri ile kombine bir şekilde ucuza alma imkanını görünce planlarımızda ufak bir değişiklik yaparak burayı da planımıza eklemiş bulunduk. Aslında çok büyük bir olayı olmasa da gerçekten o güzel şehri bir de tepeden görmek çok değişik bir duygu yaratabiliyor insanlarda. Özellikle benim gibi bir Pink Floyd tutkunuysanız ve Battersea’ye gidecek vaktiniz yok ise (Pink Floyd – Animals albüm kapağındaki eski elektrik santrali) bu mekanı London Eye’dan görerek kendinizi avutmanız mümkün. Yaklaşık 20 dakikalık bir dönme dolap turundan sonra Natural History Museum’da 2 saat geçirmek üzere kendisinden ayrıldık…

Natural History Museum, turistlerin ortak buluşma noktası. Hakkında çok fazla yazacak bir şeyim yok, çünkü yine interaktif müzeciliğin ne kadar şahane bir şey olduğunu yazarak insanları darlamak istemiyorum. Fakat ayıracak 2 saatiniz (en az) var ise burayı görmekte de fayda var. Özellikle Türkiye’den arakladıkları tapınakları görerek “aslında bunlar hep bizimdi ama çaldılar” diyerek görevimizi yerine getirdik ve dünya üzerindeki ilk Hard Rock Cafe olan Hard Rock Londra’ya geçişimizi yaptık.

Hard Rock Londra dünya üzerindeki ilk Hard Rock Cafe olmasının ekmeğini, ünlülerin eşyalarından oluşan koleksiyonlardan en büyüğüne sahip olmak ile yiyor. Mekana ulaştığımızda giriş için yoğun bir sıra vardı. İsmimizi yazdırdıktan sonra bize bir alet verdiler ve masa boşaldığında aletin öterek bize haber vereceğini söylediler. Biz de bu süreyi Rock Shop’ta geçirmeye karar verdik. Rock Shop Londra eski bir bankanın olduğu yere kurulmuş. İki katlı olan bu dükkanın üst katı bildiğin dükkanken, alt katında Vault denilen ve içinde ünlü kişilerin eşyalarından oluşan inanılmaz bir koleksiyonun da içinde bulunduğu gerçek bir kasa var. Kasa derken baya duvarlar 20 santim kalınlığında, kapının ağırlığı muhtemelen benim arabamdan fazla… 10 dakikalık bir Vault turundan sonra küçük bir alışveriş yaparken sıramızın geldiğini belirtecek olan alet ötmeye başladı. Biz de hemen mekana geçerek önce bara, sonra da hazırlanan masamıza oturduk. Buraya gidecek olan insanlara yegane önerim ne kadar aç olursanız olun sipariş verirken kendinizi kaybetmeyin olacaktır. Zira ölümüne aç girdiğimiz mekanda, her Türk’ün yapacağı gibi “önden bir nachos alalım, sonra ben en büyük burgerinizden istiyorum” konseptli bir sipariş verdikten sonra bir kova -tam olarak bir kova- nachosu yedikten sonra sipariş verdiğimiz burger ve ete yer kalmayınca gözümüzden aşağı sadece ikişer damla yaş süzüldü. Porsiyonlar çok büyük, yemekler de bir o kadar lezzetli. Fiyatlar olması gerektiği kadar pahalı değil kanımca, zira 2 kokteyl, 2 nachos, 3’lü et kombosu ve XXL Burger gibi bir siparişe 60£ ödedik; ki Londra standartlarında bu yemek en az 70 – 80£ eder. Yemekten sonra mekanı terk etmeden hemen önce, masamızın arkasında The Wall filminin çekimi esnasında kullanılan gerçek çizimlerin fotorğaflarını çekmeyi ihmal etmedik ve otele geçmeden öne son durağımız olan Hyde Park’a doğru yola çıktık.

Hard Rock Cafe’den Hyde Park’a giden yol Park Lane. Londra’nın muhtemelen en pahalı mekanlarından birisi. Playboy Club Londra da burada yer alıyor -neler dönüyordur onun içinde var ya, üfff… O kadar zengin insanlar var ki burada dünya üzerinde sayılı olan Bugatti Veyron’lardan bir tanesinin -muhtemelen- altın kaplamalı halini burada gördük -tabii ki Arap plakalı. Günümüzü Hyde Park’ta kahve içerek sonlandırdıktan sonra yanılmıyorsam Regent Street ya da Oxford Street durağından metroya binerek otelimize geçtik ve son günümüz olan Cumartesi günü Camden’da neler yapacağımızın planını marketten aldığımız ucuz içkilerle birlikte yapmaya başladık.

7. Gün: Breakfast Club (Angel) – Camden Lock – Hackney Wick

Günümüz, tadı damağımızda kalan Breakfast Club’ın bu sefer Angel şubesinde yine Full Monty + Pancake’ten oluşan efsane ingiliz kahvaltısı ile başladı. Kahvaltının sonunda o kadar yemiştik ki Arsenal Football Club okunu takip edecek dermanım kalmamıştı. O yüzden sadece fotoğrafını çekmekle yetindim ve benim için gerçek Londra olan Camden Lock’a doğru yola çıktık.

Camden Lock daha önce de söylediğim gibi çok şahane müzik, kitap ve çizgi roman dükkanlarına sahip (bkz: ikinci yazı). İlk gün gezdiğimiz plak dükkanlarına bugün tekrar giderek koleksiyonum için son rötuşları yaptım. Son rötuş derken yaklaşık 30 plaktan bahsediyorum (insanlıktan çıktım). Özellikle ilk gidişimizde orada olmayan bir tezgahtan aldığım Pink Floyd ve Michael Jackson plaklarının deli değerli çıkması ile (ilk basım albümler çıktı bunlar) günüm daha da şenlendi ve bunu YO!Sushi’de bir öğlen yemeği ile kutladık.

YO!Sushi bir sushi-bar. Konsept olarak Türkiye’de henüz görmediğim bir yer. Müşteriler masaya oturuyor ve önlerindeki yürüyen bantlardan farklı renklerde tabaklar içerisinde çeşitli yemekler geçiyor. Masalarda bulunan musluklardan sparkling e still water (soda ve bildiğin su) almak mümkün. bunun için de (limitsiz kullanım) 1£ ücret alınıyor. Bakınca ucuz bir konsept gibi gözükse de, aslında o kadar da ucuz değil, fakat bakınca bir Hard Rock Cafe de değil. Burada rengarenk tabaklardan oluşan bir yemek yedikten sonra Hackney Wick’te yaşayan Ece’nin çocukluk arkadaşını görmek üzere yine yollara düştük…

Hackney Wick, Londra’da Zone 2’nin bitişinde yer alıyor. Willesden bir ucunda, burası diğer ucunda. Camden ise tam ortası. 20 dakikalık bir overground yolculuğundan sonra buraya ulaştık. Semt genel olarak Cihangir’in 10 yıl önceki hali. Arkadaşımız Nazım eski fabrika binalarının üniteler halinde dairelere çevrilmiş olduğu bir sitede yaşıyor ve yaklaşık 200 metrekarelik bir üniteyi üç arkadaşı ile paylaşıyordu. Ağırlıklı olarak sanatçıların ve kreatif insanların yaşadığı bu mekan -ve site- olimpik gelişimler ile birlikte biraz daha “aileleştirilmeye” çalışılıyormuş hükümet tarafından ve bu eski binalar yıkılarak yerine yeni ve daha çok ailelerin yaşayabileceği evlerin yapılması öngörülüyormuş. Türkiye ile eşleştirildiğinde bir Cihangir hatta yakın zamanda bir Kurtköy ile örtüşen “hacı rant varsa olur o iş” yapısı. Muhtemelen e büyük farkı, o rant tanıdık ve akrabaların cebine girmeyecektir. Burada Nazım ile 3-4 saat vakit geçirip 5-6 tane bira içtikten sonra Londra’yı da bitirmiş olmanın rahatlığı ile otelimize dönerek Leo, DJ ve Mark’tan oluşan otel ekibimiz ile içmeye devam ettik. Bunun acısı bir sonraki sabah baş ağrısı olarak geri dönecekti.

8. Gün: Trafalgar Sq – Soho

Trafalgar Square, ortaokul ingilizce kitabımız Frontrunner’dan kalan bir hatıraydı benim için. Görmem gereken yerler listesinde ilk üç içindeydi. Gittim, gördüm, o kadar da mühim değilmiş. Havuzlar falan şahane işte, ama o kadar. Sanat ile ilgilenenler için arkasında Natural Portrait Museum var, ama biz gitmedik.

Trafalgar Sq.’dan sonra zaten gezmediğimiz hiçbir yer kalmadığı için ingiliz usülü alışveriş tecrübesi edinmek adına Selfridges CO.’ya uğramaya karar verdik. Dibimiz düştü, ama o kadar; zira satışta olan markaların çoğu Türkiye’de İstinye Park’ın üst katında Ferrari sahibi olmadan giremediğin dükkanlar ile aynı markalardı. “aaa güzelmiş” diyerek çıktık ve “biraz” yürüdükten sonra Black & Blue adlı bir steakhouse’da öğlen yemeği yedik. Çok bir ekstrası olmayan -bir Greek St. 10 değil- bir restoran olmasına rağmen, Türk insanı standartlarına  göre üst düzey ve kaliteli bir restoran. Eğer illa bir steakhouse’a gitmek istiyorsanız, Covent Garden tarafındaki ANGUS’lara gideceğinize adam başı 3£ daha ödeyip buraya gitmekte fayda var.

“Yemeğin üzerine bira iyi gider” diyerek soluğu Soho’da aldık. Zira son günümüzdü ve Soho’ya bir kez daha gitmenin zararı olmazdı. Önce Çin Mahallesi’nde bulunan bir kokteyl barı aramakla 45 dakika harcadık. Sonra bundan vazgeçerek Ceviche isimli bir Peru Barı’na gittik. Burada da benim üniversiteden arkadaşım Mert ile buluşup bir süre boyunca takıldıktan sonra bavullarımızı toplamak (debelenmek, sığdırmak…vs) ve kendimizi İstanbul psikolojisine hazırlamak adına otelimize döndük ve içmeye devam ettik…

9. Gün : Gatwick – İstanbul

Sabah 10’da odamızı boşaltarak geldiğimizde iki olan, fakat dönerken bir şekilde üç olmuş bavullarımız ile birlikte 11’de gelecek olan aracımızı beklemeye başladık. Çok da vakit geçmemişti ki 10:45’te şöför bizi Gatwick’e götürmek üzere geldi. Aynı araç, farklı şöför. Bu sefer daha sessiz. Zaten bir önceki akşamdan kalmanın verdiği yorgunluk, dönüyor olmanın verdiği mutsuzluk ve uçak korkusunun verdiği titreme ile -bu benim için geçerli- sessiz bir yolculuk geçirdik.

Özünde bakıldığında Gatwick, Willesden’dan 110 km. Yani benim evimden Sapanca’ya olan mesafe. 45 dakikada havaalanındaydık. Havaalanına indikten sonra terminale giderken dikkatimi hafif raylı sistem çekti. Çok ilginç bir olay ki Gatwick South – North arasında bulunan hafif raylı sistemin uzunluğu neredeyse İstanbul’daki tüm metro hatları uzunluğu kadar. Biz hala “toplu taşımamız var” diye övünürken, adamlar sadece iki terminal arasında bir İstanbul Metrosu çalıştırıyorlar.

Geldiğimizde iki olan bavullarımızın dönerken üç olmuş olması tabii ki bize sorun çıkartacaktı. Çıkarttı da. 29kg ile gittiğimiz Londra’dan 60kg ile dönüyorduk ve bu da 20kg ekstra bagaj ödemek demekti. Sonra ne olduğunu yazmayacağım -zira THY tarafında sıkıntı olabilir- ama hem iyi, hem kötü oldu. Benim için nispeten iyi… Tax Free onayımızı aldıktan sonra pasaport kontrolünden geçerek restoran ve free shop’ların olduğu alana geçiş yaptık.

İlk durağımız karnımızın gurultusunu dinleyerek Jamie Oliver’s Italian oldu. Bir tarafı bakery, diğer tarafı İtalyan Restoranı olan mekanın bakery kısmını tercih ederek bir havaalanı yemeğine göre gerçekten çok lezzetli olan birer pizza yedik ve hemen akabinde her Türk’ün yapacağı gibi free shop’lara doğru salındık.

İngiltere’deki free shop’ları iki kelime ile anlatmak mümkün : ÇOK PAHALI! O kadar pahalı ki, Türkiye’de 9€’ya alınabilen Martini, burada 13£. Euro – Pound paritesini hesaplayınca 1,5 katı gibi bir para etmekte ki bu gerçekten büyük bir para. Tüm fiyatların bu şekilde olmaından dolayı buradan içki alma hayallerimi çöpe atarak onayladığımız tax free fişlerinin ödemesini almaya gittik.

Tax free fişlerini nasıl ödeme yaptığınıza bağlı olmadan hem kredi kartına, hem de nakit olarak iade alabiliyorsunuz, FAKAT nakit olarak almaya kalktığınızda %7’lik bir kesinti yapılıyor ekstra olaraktan. Biz fakir olduğumuz için %7’lik kesinti olmasın diye kredi kartına iade edilmesini istedik. 3 gün içinde de edildi. Sonra baktık ki yapacak HİÇBİR ŞEY kalmamış, gidip Starbucks’ta birer kahve içtikten sonra Gate’e giderek uçağımıza bindik.

Belki hayatımın en kötü uçuşunu geçirdiğimi söyleyebilirim. Bunda Will Smith’in oğlunun oynadığı felaket film kadar, gerçekten çok kötü olan havanın etkisi çok büyüktü. Çok kez uçağa binmiş olmama rağmen -muhtemelen crosswind yüzünden- uçağın yanlara ve yukarı-aşağı doğru kaymaları benim de şaftımı kaydırdı ve yaklaşık 4 saat boyunca kendimi o kadar gerdim ki indiğimde belime kramp girmişti. 4 saatlik işkenceden sonra ilk yaptığım iş tabii ki her Türk’ün -yine- yapacağı gibi Fenerbahçe’nin maç skoruna bakmaktı. 90’da Emenike atmış ve kazanmışız. Sonrasında her zamanki gibi bir free shop, alkol, Djarum Black ve ev… Eve beklediğimden daha hızlı geldiğimiz için bavulları boşaltmaya biraz vakit ayırabildik.. Bavullardan çıkan her parça bana yolculuğumuzun ayrı bir dakikasını hatırlattığı için, bavul boşaltma süreci bile benim için ayrı bir hüzün kaynağı oldu. 8,5 mükemmel günün ardından evime dönmüştüm, kedim beni çok özlemişti; fakat ben döndüğüm için o kadar mutsuzdum ki Emenike’nin son dakikada attığı gole bile sevinmemiştim. O kadar ki, dün Berlin için uçak bileti aldım, ona bile yeterince sevinemedim… Hala…

Son söz olarak, Londra’ya gidin. Giderseniz konsere gidin. Plak alın. Bira için. Bol bol bira için. Ha bir de mümkünse DÖNMEYİN.

İyi yolculuklar.