Yoğunluktan yazamadımdı bu serinin kalanını, ama umuyorum ki biraz uzun olsa da bu yazı son olacak. Bundan önceki yazıya buradan ulaşılabilir.

3. Gün : Soho

Üçüncü gün “plak avı” konsepti ile Soho’da geçecekti. Öyle de oldu. Fakat öncesinde uzun zaman boyunca hayal ettiğimiz Breakfast Club’ın efsane kahvaltısını edecektik.

Breakfast Club, Soho’da bulunan -Londra’daki yanılmıyorsam üç şubesinden biri- ve 7/24 kahvaltı servis eden bir restoran. Kahvaltı menüleri Türkiye’deki mekanlarla karşılaştırınca efsane geniş olmanın yanında, porsiyonları ve yiyecekleri efsane. Bu efsaneden nemalanmak için günümüze burada başladık. Sabahın erken saatlerinde gitmemize ve haftaiçi olmasına rağmen kapıdaki kuyruk moralimizi bozmadı değil. 20 dakika kadar sıra bekledikten sonra boşalan bir masada yerimizi almıştık. Ben Full Monty tercih ederken, Ece Pancake tabağını  tercih etti. Full Monty’de sosis, çırpılmış yumurta, fasulye, bacon, kızarmış baharatlı ekmek ve patates bulunurken; pancake Türkiye’de yediklerimizin aksine neredese küçük bir kedi boyutunda pancake’lere ek olarak bir o kadar krema ve taze meyve ile servis ediliyor. Bu efsane ingiliz kahvaltısının ardından, İngiltere’ye geliş amacım olan plak avına başladık.

İlk durağımız BM Soho oldu. Fakat kendileri ağırlıklı olarak elektronik müzik üzerine bir arşive sahip olduklarından dükkan sahibinin de deyimi ile “right place, wrong shop” deyimini yaşadık. Bundan sonra sırası ile Phonica, Sister Ray Records ve Reckless Records’u ziyaret ettik. Sister Ray Records’da ender bulunan bir kaç Pink Floyd kaydına ek olarak Marillion arşivime de katkı yaptıktan sonra, Reckless Records’da da Nektar ve Marillion arşivimi genişleterek bugünkü plak avımı sonlandırdım ve bir sonraki aşama olan her geek’in rüyası Forbidden Planet’a geçtik.

Forbidden Planet Türkiye’deki Dreamers ve Gerekli Şeyler’in birleşiminin 100 ile çarpımı gibi bir dükkan. Oxford St.’de bulunan London Megastore iki katlı. İlk katı figür, ikinci katı çizgi roman. Burada detay verecek pek bir şey yok, gidilip görülmesi gereken bir yer. Dönemsel kampanyaları yakalarsanız çok uygun fiyata çizgi romanlar bulmanız mümkün. Misal biz Death Note’u 3 for 2 kampanyasında yakalayarak 3 kitabı 45 TL gibi bir fiyata aldık. Tabii ki Doctor Who oyuncakları ve türlü türlü ufak hediyelikler de cabası. Otele dönmeden önce biraz soluklanmak üzere Union Jacks’te bir şeyler içtikten sonra günün altın vuruşu olan Primark’a doğru yola çıktık.

Primark’a giderken kafamda hep Ece’nin bana empoze etmeye çalıştığı “çok ucuz” mentalistesine karşı geliştirdiğim “ne kadar ucuz olabilir ki?” tepkisi vardı. Yanlış yapmışım. Gerçekten çok ucuz. Özetlemek adına, Boyner’i düşünün, kalitesini ve büyüklüğünü 5 ile çarpın, fiyatları 3’e bölün. Eğer Londra’ya gidecekseniz az eşsya götürüp buradan dolu bir bavul ile dönmek gerçekten çok mantıklı. Dükkan çıkışında elimizdeki torbalar ve çantalar Regent Street’te insanların neden bavul ile dolaştığını bize çok iyi anlatıyordu.

Rush Hour’a denk geldiğimiz dönüş saatinde biraz yorucu bir şekilde de olsa otelimize ulaştık ve bir gecelik dinlence için dışarı çıkmayarak oteldeki öğrenci ekibi ile takılmaya karar verdik (çok da eğlendik!).

4. Gün : Tower of London – Big Ben – Tate

Sabahımız otelde ettiğimiz hafif bir kahvaltı ile başladı ve bizi Tower of London’a götürdü. Önceden internetten aldığımız biletleri Fast Track gişesinden hiç sorun yaşamadan aldık. Kuleye girmeden önce, hatıra dükkanından küçük bir alışveriş yaparak 40 TL civarında bir parayı da türlü gereksiz eşyalara gömmeyi de ihmal etmedik.

Tower of London’da her 20 dakikada bir Yeoman Tour denilen geleneksel giyimli rehberlerin düzenlediği turlar oluyor. Tek önerim bu turlara katılın. Billy Callaghan (a.k.a. politically incorrect Yeoman) buradaki en ünlü rehber. Kendisinin turuna katılabilme imkanı bulduğumuz için de gerçekten çok mutluyum. Bize yaklaşık 60 dakikalık stand-up tadında bir tur yaşattıktan sonra “burada bitmek zorunda değil” diyerek Twitter adresini verdi e kendisini takibe aldık. İyi de yaptık. İnteraktif turizm nasıl olur, kitabını yazabilir kendisi -ki bu da muhtemelen Karbonat Blog için bir yazı konusu olacak bana.

Tower of London’ın diğer lokasyonlarını da gezdikten sonra EAT’de küçük bir yemek molası verdikten sonra Costa Coffee’den kahvelerimizi alıp çok JONJON bir şekilde Tower Bridge’i geçerek Big Ben önünden Tate Modern’e geçtik. Tate Modern, modern sanat sevenler için bir cennet olabilecekken, 4 saatlik yürüyüşün ardından ayaklarını hissetmeyen insanlar için bir işkence olabilir. Ben ikisinin ortasını yaşadım. Fakat Picasso’ları yakından görmenin tadının bambaşka olduğunu inkar etmeyeceğim. Buradan çıktıktan sonra hemen arkasındaki köprüden geçerek St. Paul’s klisesine geçtik. Kiliseyi gezmeyi çok istememize rağmen ayinden dolayı sadece bakınmak ile yetindik ve hafif bir hayal kırıklığı yaşadık.

Yaşadığımız hayal kırıklığını daha önce Baker St.’e gittiğimizde gördüğümüz London Beatles Store’a uğramaya karar vererek geçiştirmeye karar verdik. İyi de ettik. Özünde bir Atlas Pasajı ürünleri cenneti olan bu dükkanın arka tarafında gerçekten rare ürünler bulunabilmekte, ama gerçekten paranıza kıymak istiyorsanız. Biz istemediğimiz için sadece Türkiye’de bulamayacağımızı düşündüğüm bir kaç ürün (magnet, plaka… vs) almakla yetindik ve kısa bir dinlence için otelimize döndük, zira akşam programımız vardı.

Akşam, Ece’nin iş yerinden arkadaşları ile (tesadüfe gel) Ye Olde Cheshire Cheese Pub’da buluştuk. Yanlış hatırlamıyorsam 400 yıllık bir pub. Yerin 4 kat altına kadar iniyor. Birası ve yemekleri gerçekten çok lezzetli, fiyatları uygun; fakat benim en çok ilgimi çeken, pub’ın kapısında kuruluşundan itibaren tahta çıkan İngiltere kraliçelerinin listesi asılıydı nazire edercesine. Yanılmıyorsam 20 kadar kraliçe heba olmuş pub’ın açık kaldığı dönem boyunca. Bu güzel yemek ve muhabbetten sonra otelimize dönerek 5. güne hazırlıklara başladık.

5. gün – Abbey Road – British Museum – Camden Town

5. gün bizim için büyük gündü. Zira akşamında, iki ay öncesinden biletlerini aldığımız Roundhouse’taki Deep Purple konserine gidecektik. Fakat önce başka bir müzik efsanesi lokasyonu olan Abbey Road’u ziyaret etmemiz gerekiyordu. Biz de bu bağlamda güne Maide Vale üzerinden Abbey Road’a giderek başladık.

Öncelikle Maide Vale mükemmel bir yer. Herkes çok zengin. O kadar zengin ki yerel klisenin önünde bir adet Gallardo ile Ferrari duruyordu. muhtemelen fakirlere yardım etmek yerine, klise katılımcılarının BMW’lerini Ferrari’ler ile değiştirmeleri için bağış topluyorlar (bence mantıklı). Hemen 100 metre ileride ise baya aşikar bir şekilde meşhur Abbey Road Crossing vardı. Uzaktan anladık, çünkü bir sürü insan yolun ortasında durup fotoğraf çektiriyordu. Tabii ki biz de yaptık. Hemen yanında bulunan Abbey Road Studios’u gezememiş olsak da (çalışanlar dışında kimseyi almayarak çok ayıp etmişler) duvarına bir şeyler karalayarak (fotoğrafların arasında görebilirsiniz) kendimizden bir parça bırakarak British Museum’a doğru yola çıktık.

British Museum yine klasik İngiliz mantığı ile müzeciliğin tarihini yazmış bir lokasyon. İnteraktif müzecilik nasıl olur bağırarak anlatıyor. Takribi 3 saat ayırırsanız çok keyifli vakit geçirmek mümkün. Bir Natural History Museum değil tabii ki, fakat bunun bir avantajı olarak o kadar fazla çocuk da yok. Gezmek daha rahat. Biz de bu bağlamda yaklaşık 3 saatimizi burada geçirdikten sonra öğlen yemeğimizi yemek üzere Vedat Milör misali Greek St. 10 adlı resotrana geçtik.

Restoran ile ilgili en güzel yorum muhtemelen Foursquare üzerinde yapılmış olan “Clever name selection, even Apple Maps can find it” oldu. Greek St. 10 özünde baya gurbe ve elit bir mekan. Bizi nasıl içeri aldılar hala bir fikrim yok. Fakat yediğim istiridyeler ve deniz ürünlerini düşündükçe iyi ki kabul etmişler diye düşünmeden edemiyorum. Eğer ki bir yemeğe para harcamak gibi bir niyetiniz var ve Oxford tarafında geziniyorsanız buraya kesinlikle uğramalı ve deniz ürünlerini denemelisiniz.

Yemeğimizden sonra kendimizi çok yormamak adına önce Apple Store London’a “sadece turistik amaçlı” bir gezi yaparak Apple Store’ların nasıl yerler olduğunu gördük. Güzel yerlermiş. Fiyatlar da ucuz. Gidin. Hemen akabinde de HMV (His Master’s Voice) adlı D&R misali, ama D&R’ı fena pataklayan bir megastore’a uğradık. DVD’lere yaptığım ilk saldırının mantıksızlığını 10. dakikada kavramamla sadece iki adet kitap ile çıktım dükkandan. Birisi Robert Plant, diğeri de Led Zepelin kronolojisi ile ilgili ve ikisini indirimden 3 pound’a aldığımı da gururla belirtmek isterim. Sırada büyük olay Deep Purple vardı.

Otelimizden Camden’a normalde tek overground ile gidebilirken, hatlardaki çalışma dolayısı ile Gospel Oak’tan aktarma yapmamız gerekiyordu. Biz aktarma yerine taksiyi seçtik. 10 pound gibi bir ücrete Roundhouse’un kapısına kadar gittik. Saat 18:50’de Roundhouse’un kapısındaydık ve kapılar 19:00’da açılacaktı. Saniye sekmeden açıldı. Ben hayatımda bu kadar dakik bir organizasyon görmedim. Öngrup 19:59’da çıktı, 20:45’de indi. Hemen 21:00’da da efsane Deep Purple sahneye çıktı. Konserin yaş ortalaması muhtemelen 40-45 civarıydı ki bu kadar fazla konser düzenlenen bir ülkede böyle bir kitlenin hala aktif olarak konserlere gidiyor olması çok normal. Biz Türkiye’de Arctic Monkeys diye ağlarken, adamlar her haftasonu neredeyse dinleme şansına sahip oluyorlar. Gerçekten efsane bir konserden sonra yine taksi ile otelimize döndük.

Dönüşümüz ile ilgili ilginç bir kısım olarak taksici Willesden Junction’a gideceğine bizi Willesden Green’e götürdüğü için 20 pound yazması gereken ücret 29 pound tuttu. Fakat taksici kendi hatası olduğundan dolayı bizden sadece 20 pound alarak insanlığın hala ölmediğini gösterdi. İlginci, bu olay Türkiye’de olsa taksici 30 pound parayı alır, bozuk yok diye 1 pound para üstünü de vermezdi. Bunda muhtemelen İngiltere’de taksiciliğin en sıkı denetlenen ve eğitimden geçirilen meslek olmasının da önemi vardır. İngiltere hükümetine teşekkür ettikten sonra 6. güne hazırlanmak adına otelimize geçtik ve Deep Purple’ı canlı dinlemiş insan huzuru ile uyuduk.