“Hacı ilk gün ne yaptınız ki hemen ikinci güne geçmişsin?” diyenler için yazının öncesine buradan ulaşılabilir.

2. Gün : Embankment – Cutty Sark – Greenwich – Bricklane – Covent Garden

İlk gün Londra’ya aç gibi saldırmamızı takiben ikinci gün de hız kesmeden turistik amaçlı gezimizin arasına bir kısım da hobi amaçlı lokasyonlar serpiştirerek tavafımıza devam ettik.

Sabah erken başlayan yolculuğumuz Willesden’dan Bakerloo hattı ile Embankment Pier’e ulaşmamız ile başladı. Burası bildiğin bir Karaköy/Sirkeci tadında aslında. Thames Nehri’nin üzerindeki feribot seferlerinin başladığı nokta -sanırsam- burası. Günün programında yer alan Cutty Sark ve Greenwich’e gitmek için buradan feribot’a binerek Cutty Sark’a kadar gitmek gerekiyor. Feribotlar genel olarak çok rahat. Bizim Kadıköy – Kabataş hattındaki motorlarda bulunan büfelere nazire edercesine, her feribotun içinde Costa Coffee bulunmakta. Hal böyle olunca bize de burada güzel bir sabah kahvesi içmek ve kahvaltı etmek düştü. Yaklaşık 30 dakikalık bir yolculuktan sonra ilk durağımız olan Cutty Sark’a ulaştık.

Cutty Sark döneminde Britanya – Hindistan hattında çay başta olmak üzere çeşitli ürünler taşıyan bir ticaret gemisi. Hikayesini anlatmaya üşendim, isteyen araştırıp bulabilir. Ama ülkemizde de satılan Cutty Sark viskisi, logosunu bu gemiden almakta. İşte bu koskocaman gemiyi karaya çıkartıp, restore edip, üzerinde bir de müze inşa ederek muhteşem bir iş yapmışlar. Bunu bir turist olarak değil, sadece yarattıkları yapıya hasta olan bir insan olarak yazıyorum. Ek olarak mükemmel diyebileceğim bir interaktif müze yaratmışlar ki bu Türkiye hariç her ülkede bulunan bir şey olduğu için çok fazla şaşırmış olsam gerek. Burası herkesin görmesi ve hatta müzecilik ile az biraz ilgisi varsa ibret bile alması gereken bir yer. Cutty Sark’taki gezimizi bitirdikten sonra Royal Navy Academy’nin yanından geçerek Greenwich’e doğru yola çıktık.

Greenwich aslında herkesin ilkokuldan bildiği “ilk meridyen”. Müze olarak geçse de aslında ağırlıklı olarak bir dükkan. Bir de Gökyüzü ve Gözlemcilik Müzesi konseptli bir mekan daha var, fakat çok da ilginç bir yer değil. Biletler internetten alınabilmekte, fakat şanslıysanız parktan gelen yolun hemen sağ tarafında kalan bir ara kapı var ve bu açık ise para vermeden ilk meridyenin geçtiği alana ulaşmak mümkün. Biz bunu 10£ ödedikten sonra fark ettiğimiz için biraz hüzünlendik. Mekan dediğim gibi ağırlıklı olarak bir dükkan ve bu dükkanın hemen yanındaki bahçede bulunan bir meridyen çizgisi. Bir de binanın üzerinde yazan “Dünya’nın ilk meridyeni” yazısı. Net olarak bu kadar. Hal böyle olunca biz de sadece fotoğraf çekip, iki tane de hatıra magneti alıp geldiğimiz yoldan aşağı indik ve iskeledeki Frankie & Benny’s’e giderek günün ilk turistik yemeğini yedik.

F&B’s üzerine yazacak çok şey var, ama yazmayacağım. Çok kısa bir özet olarak iskelenin hemen üzerinde; Thames Nehri’nin kıyısında. Amerikan Diner konseptli, fiyat/performans olarak gayet uygun. Porsiyonları büyük, içkileri güzel ve ucuz. Bu günün akşamında arkadaşıma söylediğimde aldığım cevap gibi, ağırlıklı olarak turistik bir mekan. Yalnız işin tek ilginç yanı, buranın bile İstanbul’da gurme geçinen restoranlardan daha kaliteli olması -ki bunu yazarken Nusr-et gibi yerlerden bahsediyorum. Yedikçe yedik ve yanılmıyorsam bahşiş dahil 25£ gibi bir ücret ödedik. Daha sonra bu yediklerimizi eritmek -ve tabii ki Pazar’ları kurulan pazara gitmek için – Bricklane’e doğru yola çıktık.

Bricklane’e gitmek için underground ve oveground’a ek olarak üçüncü bir sistem olan hafif raylı sistemi kullandık. Ama öncesinde durağa ulaşmak için Thames Nehri’nin altındaki tünelden geçtik. Adamlar bilmemkaçyüz yıl önce yapmışlar su altından geçen tünel, biz hala 2013’teki tünelle gurur duyalım… Neyse… Bricklane, Camden’a benzese de biraz daha niş olanı. Alternatif çok fazla dükkan var ve hayatımda gördüğüm en güzel t-shirtlerden bir kaçını orada gördüm; fakat 30£’luk fiyatları ile sadece kendileri ile selamlaştık. Eğer plak sever insanlarsanı Bricklane, Camden ile birlikte gidilmesi gereken yerlerden bir tanesi -bir üçüncüsü de Soho, ki ona da bir sonraki gün gittik. Biraz Salı Pazarı ve Kızlarağası’nı andırsa da satılan ürün çeşitliliği ve yaratıcılığı açısından buraların çok önünde. 1-2 saatlik bir gezinti ve plak alışverişinden sonra yürürken vitrininde pastalarını görüp hastası olduğumuz Kahaila Cafe’de bir kahve molası verdik. Buraya gidin ve Red Velvet yiyin. O kadar. Kahve molamızdan sonra akşamki programımız için enerji toplamak üzere otelimize döndük.

İlk gün kadar yoğun olmayan, fakat bir o kadar da yürüdüğümüz ikinci günün akşamında uzun zamandır görmediğimiz Murat, nam-ı diğer 386dx ile otelimizde buluşarak Picadilly üzerinden Covent Garden tarafına geçtik. İlk durağımız Fire & Stone adlı bir restoran oldu. İstanbul’da yiyemeyeceğiniz kadar güzel ve değişik tarzda pizzalarımızı yiyip içkilerimizi içtikten sonra gecenin en ilginç durağına geçtik: Cellar Door.

Cellar Door aslında daha önce yer altında bulunan bir tuvaletmiş. Daha sonra burayı bildiğin kokteyl bar yapmışlar. Hani bar denince insanların aklına büyük bir mekan gelir ya, işte değil; bildiğin umumi tuvalet kadar. 4-5 tane kabini birleştirip mekanı oluşturmuşlar. Kokteylleri gayet güzel ve Red House sözlük gibi bir menüleri var. Seçmek zor. Fakat fiyat/performans her zamanki gibi iyi. Bu mekanın bir diğer ilginç özelliği de haftanın 7 günü, 7 farklı konsept ile canlı müzik çalıyor olması. Evet, 5 tane tuvaleti birleştirip bar yapmışlar ve canlı müzik çalınabilen sahneleri de var. Bizim gittiğimiz akşam stand-up/Jazz karışımı bir konsept vardı ki İngiliz insannın gerçekten komik olduğunu orada tekrar tekrar gördük. Gerek yorgunluk, gerekse son metroyu kaçırmamak adına 11 buçuk gibi otele dönmek üzere mekandan ayrıldık -tabii ki metroyu kaçırdık. Gece 12’den sonra seferleri başlayan gece otobüsleri sağolsun (N18), 30 dakika gibi bir sürede otelimize döndük ve ikinci günü de bitirmenin mutluluğu, sadece 7 günümüz kalmış olmanın burukluğu ile kendimizi üçüncü güne, Soho’da plak avının bulunduğu o güzel güne hazırlamak üzere sızdık.