Gittik, gördük, geldik; ama yoğunluktan yazamadık. Bugün Londra gezimizin devamını yazmaya bu yazı ile başlıyorum. Giriş bölümüne buradan ulaşmak mümkündür.

1. Gün : Camden – Picadilly – Oxford St. – Baker St. – Madamme Tusso (nasıl yazılır la bu?) – Camden (Barfly)

4 saatlik bir uçuşun ardından Heathrow’a inerek hoşgeldiğimiz Londra’da The Stay Club Willesden’da geçirdiğimiz ilk gecenin ardından Londra gezimizin ilk gününe başlamak adına sabah 8:30’da kalktık. TSC, London  Underground ve Overground’ın tam kesiştiği bir nokta olan Willesden Junction’a yürüyerek yaklaşık 7 dakika gibi bir mesafede olduğu için tüm gezimizin ilk çıkış ve ulaşım noktası olarak burayı belirlemiştik. Zaten hayatımızda Google Earth diye bir güzellik ve buna bağlı olarak Street View adlı daha büyük bir güzellik olduğundan TC’den istasyona kadar olan bu yürüyüşü aslında bilgisayarımızın başında 2-3 kere yapmıştık. Dolayısı ile caddede gördüğümüz restoran ve kafeleri aslında daha önce görmüştük ve hiç de ilk defa geliyormuş gibi değildik.

Londra’da ulaşımın temelinde Oyster Card yatıyor. İstanbul’da yaşayanlar için İstanbul Kart’ın eş değeri olan arkadaşın tek farkı daha pahalı olması. Bizim de ilk işimiz bu kartı almak oldu. Kartın ilk alım bedeli 5£, haftalık ulaşım bedeli ise 30£. Yani toplamda iki kişi 7 günlük ulaşım için 70£ gibi bir para ödedik -ki bu 200+ TL yaparak İstanbul standartlarını bir hayli aşıyor.

“Londra denince English Breakfast akla ilk gelendir!” mottosundan ve karnımızın gurultusundan yola çıkarak daha önceden belirlediğimzi rotada gezimize başladık. İlk durağımız Camden’da bulunan Roundhouse’un hemen altında yer alan mükemmel restoran -benim için kahvaltı mekanı- Maide in Camden oldu. Ece sağolsun bütün Londra metro ve overground duraklarını ezberlediği için -ki kendisi Bağdat Caddesi’ndeki semtleri sırası ile sayamayabilir- Kensith Town’da inerek bizi 5 dakikalık bir yol ile Roundhouse’a ulaştırdı. 10:15 gibi ulaştığımız mekanın -tabii ki- henüz mutfağı açılmadığı için 10:30’a kadar günün programını konuşarak vakit geçirdik ve hemen akabinde mutfağın açılması ile İngiliz kahvaltılarımıza yumulduk. Yanlış hatırlamıyorsam Bir İngiliz Kahvaltısı, bir porsiyon pancake 2-3 adet de kahve/çay için 30£’a yakın bir para ödedik. Türkiye standartlarında düşününce gerçekten pahalı olmasına rağmen benim yegane tavsiyem ödediğiniz paraları TL’ye çevirmemek. Fiyat/Performans olarak ise bence bir 30£ daha ödenebilirdi. Kahvaltımızı takiben Camden Lock denen bizim Salı Pazarı’nı andıran -İzmir’liler için Kızlarağası-, fakat çok daha alternatif ve hipster mekana geçtik. Camden Lock’taki amacımız aslında sadece gezerek çevreyi öğrenmek, plakçıların yerini tespit etmek ve sonraki Cumartesi, dönmeden bir gün önce buraya gelerek alışverişimizi tamamlamaktı. Hiç de öyle olmadı.

Camden Lock’a girer girmez ilk gözüme çarpan “Shapka” isimli bir şapkacı oldu. “Ece bak bu kesin Türk” demeye fırsat kalmadan dükkan sahibi yanındaki arkadaşına “Adam nasıl da koydu bize amk!” dedi ve düşüncemi henüz ağzımdan çıkmadan onayladı. Kısa süreli olması amacı ile başladığımız gezimiz benim Camden Guitar Shop’u görmem ile uzama yolunda ilk adımını attı. İçerideki gitarlar gerçekten şahane olmasına rağmen gerek setup, gerekse enstrüman fiyatlar Türkiye’ye göre çok pahalı. Fakat yine de bir Fender ile WAH Pedalı’nı denemekten kendimi alamadım. Daha sonra dükkandaki gencin de yönlendirmesi ile plak dükkanlarının tespitini yaparak oradan ayrıldık. Bu dükkandan aklımda kalan en güzel şey, dükkandaki gence en iyi prograsif arşivini hangi plakçıda bulabileceğim sorusuna aldığım “Dude this is Camden, everybody makes prograssive rock” cevabı oldu. Başımı öne eğerek çıktığım dükkanın hemen altındaki Camden Lock Records ilk durağımız oldu. Fiyatlar : ÇOK UCUZ. Plak konusunda -eğer merakı olan varsa- sadece The Beatles ve Jimi Hendrix’ler delicesine pahalı, fakat bunun dışında kalan diğer plakların hepsi gerçekten çok ucuz. Ben de bundan faydalanarak Pink Floyd’un “rare” mertebesindeki birkaç albümünü “çok ucuz” fiyatlara aldım. Dükkan sahibi Barış Manço abi -çok benziyordu gerçekten- Türk rock müziği hakkında az çok bilgiye sahipmiş ki bize Erkin Koray’ı sordu. Ben de kendisine eski albümlerinin hala İspanya’da basıldığını ve uygun fiyata temin edebileceğini söyledim. Tekrar görüşmek dilekleri ile oradan ayrıldık ve sıradaki plakçımıza geçtik. Tam “buradan bir şey almasam da olur” diyordum ki Ece’nin “Al bunu al al al al!” cümlesini duymamla elindeki müzikal plaklarını görmem bir oldu. Özet ile bir şey almama amacı ile girdiğimiz dükkandan 7 tane plak ile çıktık -pişman değiliz- ve ilk günün planını değiştirmek zorunda kaldık. “Madem ellerimiz dolu, daha fazla dolsun, otele uğrayıp öyle devam edelim” stratejisi ile hemen Camden’daki Salinsbury’e uğrayarak otel odamız için gerekli yiyecek ve içecek stoklarını yaptıktan sonra Kentish Town durağından tekrar Willesden Junction’a geçtik ve otelimize ilk günün ilk saatlerinin ganimetlerini bırakarak Picadilly’e gitmek üzere yola çıktık.

Bakerloo hattındaki yolculuğumuz umduğumuzdan çok kısa bir sürede bizi Picadilly durağına ulaştırdı. Şöyle ki yaklaşık 10 duraklık bir mesafeyi -ki uzun mesafeler- 20 dakika gibi bir sürede giderek programımızın çok da gerisinde kalmamamızı sağladı sağolsun. Picadilly bizim Bağdat Caddesi ya da Nişantaşı’mız gibi bir yer. Özellikle turistler hat safhada. Neredeyse her şey turistik. Günlerden Cumartesi olmasının da etkisi ile karşılaştığımız ekstra kalabalık gezme şevkimizi biraz kırsa da, sadece biraz hızlanmakla kaldık. Picadilly ve Oxford St.’deki en önemli durak dünyanın en büyük oyuncakçısı Hamley’s oldu. 5 katlı olan bu mükemmel mekandan muhtemelen ağlayarak çıkan tek çocuk bendim, zira benden başka herkes elinde bir oyuncak ile çıkmıştı. İnsanın yaşı ne olursa olsun gidip görmesi gereken, gerçekten büyülü bir mekan (hep kullanmak istediğim tanım). Sadece bir keşif gezisi yaptığımız için dükkanlara çok fazla girmemeyi tercih ettik ve uzuncana bir süre Picadilly ve Oxford Cadde’lerini baştan sona yürüdük. Ta ki karnımız acıkana kadar. Öğlen yemeği için hızlı bir ara vermemiz gerekiyordu. Biz de bunu Selfridges’in Food Hall’unda yaptık. Hayatımda ilk defa yediğim Reuben ağzımda mükemmel bir tad bırakmış olsa da ben onun hala Basri Sandviçi olduğundan net bir şekilde eminim. Kısa bir mola ve dinlenceden sonra aslında üzerinde 221b olmayan, ama 221b’nin müze olduğu (?) Baker St.’e giderek Sherlock Holmes’a saygılarımızı sunduk. Müzenin girişinde çok fazla sıra olmasından dolayı sadece dükkanına girmeyi tercih ettik, ki daha sonra doğru bir karar aldığımızı çeşitli kaynaklardan teyit ettik. Gerçekten bir Holmes hayranı değilseniz ya da “görmezse ölecek” hastalığına tutulmadıysanız müzesine girmek gereksiz masraftan başka bir şey değil. Aynı parayı dükkanda hatıralık eşyalara harcamak daha mantıklı.

Son durağımız olan Madam Tusso’ya geçmek için Baker St.’den çıkmıştık ki Sherlock Holmes Müzesi’nin yanındaki The Beatles Shop London’u görerek kendimizi içeri attık. İlk bakışta aslında baya bir Atlas Pasajı ürünleri gamını içeriyor gibi gözükse de, dükkanın sol tarafındaki ikinci kısım daha ender bulunan koleksiyon parçalarını da barındırmakta ve tabii ki gereksiz pahalı. Sadece bakmakla yetindik ve daha sonraki günlerde tekrar uğramak üzere Madam Tusso’ya doğru yola çıktık.

Madam Tusso (hala nasıl yazıldığını bilmiyorum, merak da etmiyorum) benim ortaokul hazırlık İngilizce kitabında (Frontrunner) görüp “gitmeliyim” dediğim yerlerden biriydi. Fakat muhtemelen gitmek için bir 15 yıl geç kalmışım. O dönem çok çekici gelen bu müze, 30 yaşındaki bir insan için biraz sıkıcı gözükebilir (gözüktü). Pele, Ronaldo, Mourinho, The Beatles, Hendrix, Spielberg gibi insanların heykelleri ile fotoğraf çektirdim, egomu tatmin ettim. Tur içinde iki adet interaktif tur bulunmakta. Bir tanesi İngiltere tarihini anlatan rollercoaster tadında bir tur, diğeri de -muhtemelen dönemsel- Marvel’s Avengers ile ilgili 4 boyutlu bir sinema. Yaklaşık 10 dakika sürüyor. Muhtemelen turun en keyifli ve “hobaaa” dedirten kısmı bu 10 dakikaydı. Yegane önerim yine “görmezse ölecek” hastalığınız yoksa ya da 15 yaşın üzerindeyseniz büyük umutlar ile gitmemeniz ve biletlerinizi önceden internetten alarak Fast Track’ten içeri girmeniz. Gezimizin bu adımı da bittikten sonra gerek yorgunluğumuzu atmak, gerekse akşam tekrar Camden’a giderek Barfly’ın Indie Rock Gecesi’ne enerjik katılmak için otelimize geri döndük.

Salinsbury’den aldığımız hazır yemekler ile geçiştirdiğimiz akşam yemeğinden sonra -geçiştirilen yemekte Paella ve Kremalılı-Mantarlı Makarna yedik- akşam 9 gibi Barfly’a geçişimizi yaptık. Barfly iki katlı bir mekan. Alt katı daha pop olsa da, üst katın girişi 4£-8£ arasında değişiyor ve her hafta farklı bir müzik konsepti ile canlı müzik sunuyor. Saat 10’da üst kata geçişimizi yaptık ve Toby Connor’ın sahne almasından hemen öne içkilerimizi alıp sote bir köşeye yerleştik. Aslında ne dinleyeceğimize dair en ufak bir fikrimiz bile yokken canlı müzik başladıktan hemen sonra şahsen benim götümün düşmesi ile devam eden 1 saatlik performans hakkaten şahaneydi. Daha sonraki araştırmalarımızda Toby Connor’ın daha önceden The Paris Riots adlı bir grubun solisti olduğunu ve son birkaç yıldır solo olarak kendi grubu ile çaldığını öğrendik. Konser sonrası kendisi ile tanışma fırsatı da bulduk ki hakkaten hoş sohbet bir insan kendisi. Bir sonraki hafta Manchester’daki konsere davet etmesine karşılık ben de onu bir sonraki hata beni İstanbul’da bulabileceğini söyledim -karşılıklı gülüşmeler- ve son treni yakalayarak otelimize döndük. İlk günü yeterince İngiliz bir şekilde yaşamanın verdiği gururla huzur içinde uyuduk ve sonraki günün yoğun programına kendimizi hazırladık. İlk günden seçme fotoğraflar aşağıdan ulaşılabilir.

 

NOT : Beklediğimden uzun olduğu için bu yazıyı burada bitirip devamını ekleyeceğim.