Top of London

Yaklaşık 1 yıllık bir planlama ve heveslenme dönemi ile hazırlandığımız Londra gezimizden dün itibarı ile dönmüş bulunmaktayız. — spoiler — Şahaneydi — spoiler –. Daha önce Prag ve Budapeşte için yapmıştım, çok tuttu. Bu sefer de Londra için yapıyorum, inşallah bu da insanların işine yarar. Bu yazı ile başlayıp, birkaç yazı boyunca devam edecek şekilde Londra’da yaptıklarımızı, ettiklerimizi, yediklerimizi falan burada paylaşıyor olacağım ki giden insanlar faydalanabilsin. Haydi, hoşgeldiniz Londra’ya!

Öncelikli olarak “Neden 1 yıl?” sorusuna cevaben, “Çünkü biletler çok ucuzdu” diyerek o konuyu ortadan kaldırayım. Şubat ayında THY’den aldığımız biletler, İstanbul Atatürk’ten Londra Heathrow’a iniş ve Gatwick’ten tekrar Atatürk’e olmak üzere toplamda 1,000 TL’ye geldi (iki gün ön rezervasyon yapmıştım, o da 20 TL gibi bir rakamdı, fakat onu Miles  Smiles kartımız ile ödedik). Bu yazıda çok fazla detaya girmeden kabaca gidiş amacımız ve sonuçlarından bahsederek bir giriş yapmayı planlıyorum. Zira kafa olarak halen Londra metrosundayım ve hoparlörlerden “Mind the gap please!” anonsu yapılmakta. Kafamı toparlamak için biraz daha vakte ihtiyacım olacak muhtemelen.

11 Ekim gidiş, 20 Ekim dönüş gibi bir gezimiz oldu. Tüm gezimizi Ece Trip-o-matic adlı site ve mobil uygulaması üzerinden online olarak planladı ve daha sonra PDF booklet halinde basarak baya bildiğin bir Londra kitapcığı haline getirdi (Murat & Ece’s trip to Dreamland). Benim gidiş amacım plak koleksiyonumu zenginleştirmek, Forbidden Planet efsanesi ile tanışmak, Primark’ın gerçekten var olup olmadığını görmek, Deep Purple (ve en azından iyi birkaç grup daha) dinlemek ve Battersea Elektrik Santrali’ni görmekti. O sonuncu ne diye merak eden olursa, Pink Floyd’un Animals albüm kapağında gözüken binadır. İroniktir, bir tek oraya gidemedim, ama London Eye’den fotoğrafını çektim.

En büyük avantajımız muhtemelen biletlerimizi çok önceden almamız ve buna ek olarak tüm gezmek istediğimiz müze biletlerini daha önceden online almak oldu. Hatta bir çok müzenin biletini bir arada alarak indirimlerden de faydalandık (Madam Tusso ve London Eye misal). Buna ek olarak Londra’da taksilerin çılgınlarcasına pahalı olmasını bildiğimiz ve gecenin kör vaktinde iniş yapacağımız için Heathrow’dan kalacağımız yer olan Willesden’a ulaşmak için transfer ayarladık (Airport Transfer London – APL). Bu da kolayca online olarak yapılabilen bir olay ki bize maliyeti sanırsam 40 Pound kadar oldu. Türkiye genelinde pahalı gözükse de, Londra standartlarına ve normal taksi tercih etseydik ödeyeceğimiz miktara göre çok uygun bir rakam (zaten oraya gidince bir yerden sonra “koy götüne” psikolojisine giriyor insan).

Kaldığımız yer Willesden’daki Nicoll Road’da bulunan The Stay Club (TSC) oldu. Aslında çok bahtsız olarak başlayan rezervasyon sürecimizin ne kadar büyük bir şans ile noktalandığını oraya vardıktan sonra kavradık. TSC’nin iki adet şubesi bulunmakta. Birisi Willesden’daki, diğeri de Camden’da bulunan şubesi. Camden’daki sadece öğrencilere hizmet verirken, Willesden’daki genel konaklamaya da izin vermekte. Biz ilk rezervasyonumuzu Camden’dan yapmıştık, fakat o sırada mekan henüz açılmamıştı ve ileriye dönük rezervasyon kabul etmekteydi. 9 gece için 500 Pound gibi bir fiyata rezervasyon yaptıktan sonra mekan sadece öğrencilere hizmet vereceği için bizim rezervasyonumuzu iptal etmek zorunda olduklarını bildirdiler. Burada çok fazla detaya girmeyeceğim, fakat uzun mailleşmelerden sonra bizim rezervasyonumuzu Willesden şubesine kaydırmayı teklif ettiler ve özür mahayetinde de hatrı sayılır bir indirim verdilr ki 9 gecelik konaklama ücreti olarak 360 Pound ödedik (1,080 TL). Rakamsal olarak düşününce bu paraya değil Londra’da, İstanbul’da 3 yıldızlı bir otelde kalmak mümkün değilken biz içinde mutfağı, banyosu yatağı ve koltuğu olan gayet ferah bir odada konakladık (işte o para daha sonra bize Deep Purple konseri olarak geri döndü).

Programımızdan yer alan tüm müze girişlerini daha önceden aldığımızı yukarıda yazmıştım. Bir de Deep Purple biletimiz vardı almamız gereken, fakat Ticketmaster’ın İngiltere sitesinde biletler tükenmişti. Biz de ikinci el satış sitesi olan Viyagogo üzerinden araştırarak uygun fiyata satın alımımızı gerçekleştirdik. Açık konuşmak gerekirse Türkiye’deki kargo firmalarının “ibret” alması gereken bir hız ile, ben İstanbul içi kargomu 3 günde teslim alamazken adamlar Brighton’dan İstanbul’a 4 günde (iki gün haftasonu girdi araya) getirerek beni ağlattılar.

Londra hakkında genel olarak birkaç bilgi paylaşmam gerekirse genel olarak pahalı olduğudur. Fakat mantıken Türkiye’deki 1 TL’nin alım gücü ile İngiltere’deki 1 Pound’un alım gücünü karşılaştırdığınızda oranlı gözükmekte. Yani orada çalışıp para kazanan insanlar için ucuz, fakat biz turistler için pahalı bir şehir. Kaldı ki sadece alkol ucuz, fakat yemek, giyim, eşya… Hepsi uçar fiyatlarda. Duty Free’si bile pahalı arkadaş adamların. Türkiye Duty Free’de 12 Euro’ya satılan Jægermeister burada 19 Pound. Ayıp. Fakat bu açıklarını ulaşım rahatlığı ile net olarak kapatıyorlar. Zone 2’nin bir ucundan diğer ucuna 35 dakikada gidebildik, ki kapalı olan bir hat yüzünden aktarma yapmak zorunda kaldık. Bu hat açık olsaydı 20 dakika gibi bir ulaşım süremiz olacaktı, ki bu Kadıköy’den Kartal’a gitmek gibi bir şey. “Ama zaten Kadıköy’den Kartal’a 40 dk’da tek metro ile gidilebiliyor” diyenlere de selam ediyorum; Gitmek var, insan gibi gitmek var. Nokta.

Londra’ya gidene kadar hep bu ülkenin insanlarını soğuk görmüştüm, fakat aslında gayet sıcak ve saygılı insanlar. Muhabbet edilebilir, birlikte eğlenilebilir ve en basidinden medeni insanlar. Örneğin gece 01:00’de son metroda evine dönen iki genç grubun birbiri ile mizahi atışması esnasında Türkiye’de olsa nasıl olurdu diye canlandırdım ve “Ne bakıyon la sen bana?” diye başlayıp, iki grubun birbirine muhtemelen ceplerindeki bıçaklar ile saldırması ile hastanede biterdi. Dolayısı ile medeniyet -malesef- 2019’da 1,000 kilometre metro yapmak ile olmuyor. Hele insanları bir araya getirecekken ayrıştırmakla hiç olmuyor. Bunu canlı olarak gördüm.

Bu ilk yazının son kısmını ise Londra’ya gelen diğer turist Türk’lere ayırmak istiyorum. Bu kadar yer varken Picadilly’den, Oxford’dan çıkmayan; elin İngilizi bile kendi şehrindeki müzesini gezerken Hollister’da sıra bekleyen güzel insanlar; sözüm size: Mal mısınız? İçine girip bir maaş dolusu para harcayacağın bir dükkanın kapısında sıra beklemek neden? Haydi onu geçtim; bir bayram tatili boyunca -hadi orada olduğun 5 gün boyunca diyelim- Nişantaşı’ndan farkı olmayan bir caddede alışveriş kovalamak neden? İyi ki Camden’a gelmediler de orası bize kaldı.

İlk bölümün sonu. İkinci bölüm ile gün bazında neler yaptığımızı, neler yapılabileceğine geçicem. Şimdilik bu kadar. Uyumam lazım.