İlkokuldayken dört bayram boyunca biriktirdiğim 425.000 lira ile Metro’dan pusulalı, kronometreli, hız ölçen Casio’mu almam ile başladı kol saati aşkım. O saati kaybetmem ile büyük bir sekteye uğramış ve uzuncana bir süre “malının değerini bilmiyorsun” anafikirli çalışmalar eşliğinde yeni bir kol saati tarafıma alınmamış olsa da, geçen zaman içerisinde malımın kıymetini öylesine bildim ki kayda değer bir saat koleksiyonuna sahip bir insan oldum çıktım.

Ortaokulda annemin kullanmam için verdiği ucuz saatten ötürüdür Quartz’ı uzuncana bir süre boyunca bir saat markası zannetmem. Lazanyayı hiç yemediğim için bir balık çeşidi zannetmemden farklı olarak, bunun üzerinde bildiğin Quartz yazıyordu ve kendimce haklı sebeplerim vardı. Saatin markasını Made in China da zannedebilirdim, fakat daha küçükken sahip olduğum Majorette arabaların altındaki yazıları okuyarak edindiğim tecrübe doğrultusunda, onun bir marka olmadığını anlamam uzun sürmemişti. “Yazarın Aynı adlı eseri” kalıbındaki “Aynı”nın eser ismi olmadığını anlamak konusunda ise o kadar da şanslı değildim.

Ortaokulda kullandığım Quartz’dan beri kol saatlerini severim. Özellikel o zamanlar popüler olan mIRC döneminde arkadaşa nickname önerisi olarak, babamın İsviçre’den getirdiği Swatch Irony’nin Irony kısmını önermiş ve kendisinin uzun yıllar boyunca kullandığı ^^IRONY^^ nickname’inin isim babası olmuşluğum bile vardır.

Kullanışlılık bir kriterdir kol saati seçiminde. Rahatlık ve hafiflik de. Fakat genel kanının aksine, ben tasarımı severim. Ağır olabilir, kullanışsız olabilir, rahat bile olmayabilir; fakat tasarımını beğendiysem isterse kolumda duvar saati kadar duracak bir büyüklüğü olsun; o saati kullanırım. Yine genel kanının aksine, marka çok da önemli değildir benim için kol saatinde. Rolex, Tag Heuer, Swatch… Bunlar sadece birer kılıf. Dünyanın en kaliteli saati olsa da benim kolumda durmadıktan sonra, benim için çok da önemli olmadı hiçbir zaman bu markalar.  Hele ki statü simgesi olan bazı markalar, tasarımlarına rağmen bana uzak oldu hep. Tercihimi önemli olmayan, ucuz ama kolumda durması beni rahatsız etmeyecek saatlerden yana kullandım hep.

Hatıradır kol saati benim için. Kolda durduğu zaman boyunca süreyi tutar, o zaman boyunca yaşadıkları yansıtır bir şekilde. Camındaki çizikler rahatsız edici boyutta olmadıkça tamir ettirmem, çünkü malımın kıymetini bilmeyi öğretir bana, o saati ne kadar uzun zamandır kullandığımı hatırlatır, zamanın geçtiğini, yaşlandığımı kafama kafama vurur. Bu bağlamda bir kutu dolusu özenle sakladığım hatıram var, ilk yaşandığı gündeki gibi tertemiz.

Aktif olarak kullandığım belki 5 ya da 6 tane kol saatim vardır. Giydiğim kıyafete göre, gideceğim ortama göre birini seçer, takarım. Güneş gözlüğü tercihim gibi, günlük kullanımda hiçbir zaman pahalı saatler takmam. Genellikle metal kasalı, metal kayışlı ve siyah kadranlı saatler tercih etsem de, bazı durumlarda deri kayışlı -genellikle siyah- saatler tercih ettiğim de olur. Elektronik saat ise sevmem. Bir adet Casio F-91w (asker saati) ile bir adet dağcı saatim var, fakat pek takmıyorum, çünkü elektronik saatin koldayken verdiği plastik his ve saat başı çıkardığı “dıdıt” sesi bana askerliğimi hatırlatır. Bazen de eşimin bana ilk sevgililer gününde aldığı köstekli saati kullanırım. Kendi zincirinin yerine taktığım daha kalın ve daha genç işi bir zincir ile dede havası yaşatmıyor olsam da, artık zincir takacak yaşım geçtiği için o da biraz fazla genç işi durabiliyor. Yine de güzel bir hatıra.

Babam hep “Saat dediğin hafif olucak, hissetmeyeceksin” der. Bense buna pek katılmam. Çünkü hissetmedikten sonra, onu orada olduğunu farketmedikten sonra saat takmak benim için çok da önemli bir şey değil. Taktığımda hissetmeyeceğim kadar hafif saatlerim yok değil. Özenle yerleştirdiğim kutunun içinde “hatıralar sarmış dört bir yanımı” şarkısı eşliğinde duruyorlar. Fakat ben yine en başta söylediğim gibi, daha kendimi anlatan ve kendimi rahat hissettiğim saatleri kullanmayı tercih ediyorum. Hayalim ise bir Tag Heuer Grand Carrera, ama 15.000 TL’ye yakın fiyatı ile benle arasındaki mesafe, hayal olmak ile arasındaki mesafeden çok daha uzun.

Ha bu arada bilmem daha önce söylemiş miydim; ben kol saati severim.