Sherlock Holmes – Gregory House benzerliğini ilk kez http://www.housemd-guide.com/holmesian.php adresindeki yazıyı okurken detaylı olarak farketmiştim. Daha sonra 2010 yılında Guy Ritchie’nin Sherlock Holmes filmini izledikten sonra, kendisinin kesinlikle House karakterinden faydalandığını düşünmüştüm. Bir nebze Holmes – House – Holmes olmuştu formülasyon. Fakat bu yazıda mevzu bahis Holmes, kesinlikle R. Downey Jr’ın hayat verdiği Holmes değil.

2010 yılında BBC için yapılan Sherlock’tan bahsedeceğim bu yazıda. Sherlock Holmes rolünde Benedict Cumberbatch, Watson rolünde Martin Freeman’un oynadığı bir ingiliz yapımı. Üç sezondan oluşan birinci sezonu yayınlandı ve ikinci sezon ben ve muhtemelen benim gibi hastası olmuş insanlar tarafından dört gözle beklenmekte. Benim nazarımda BBC’nin yayınladığı Sherlock’un evrimi aşağıdaki fotoğraflardan anlaşılabilir. Tabii biraz daha açıklamak gerekir…

Sherlock Holmes’ü ben ilk kez yanılmıyorsam Milliyet Gazetesi’nin verdiği haftalık çocuk dergisi ile tanımıştım (ve o dergi Milliyet Çocuk değildi). Elinde piposu, kafasında şapkası ile olayları çözen, Watson adlı bir yancısı olan son derece zeki, sempatik, örnek teşkil edebilecek bir insandı. Tabii ki yaşım itibarı ile detaylı karakter analizi yapmam mümkün olmadığı için aklımda kalanlar sadece bunlar.

Daha sonra 2004 yılında House M.D. adlı dizi yayına başladı. Adeta müptelası olmuştum. Daha sonra hakkında yaptığım araştırmalardan sonra (öyle tez konusu değil, internette gezinmek gibi) House – Wilson karakterinin Holmes – Watson’dan esinlenilerek yaratıldığını; fakat bu esinlenme esnasında Holmes karakterinin yüklü miktarda ego sahibi olarak güncellendiğini (huge ego,sorry – Gregory House’un anonymous yazılarda kullandığı anagram şeklindeki nick’i) ve aslında medikal bir dizi olarak görünsede, altında bir dedektif hikayesi yattığını farkettim. Tek fark, suçlular insan değil, mikroplar ve hastalıklardı.

2010 yılında Guy Ritchie’nin çektiği Sherlock Holmes filmini izledikten sonra ise Guy Ritchie’nin bir House izleyicisi olduğundan adım gibi emindim. Zira o dergide okuduğum Sherlock Holmes’den eser yoktu. Takıntılı, inatçı, egosu deli gibi kabarık ve bildiğin arıza bir adam vardı. Tarif itibarı ile Gregory House’u andırıyordu, fakat tarihler ve meslekler farklıydı (House için medikal dedektif diyebilirsek aslında meslekler de aynı diyebiliriz). House – Wilson ilişkisindeki dengeleme, bu filmde de ortaya çıkmış ve düzenli bir hayat sürmek isteyen Watson ile kendi hayat düzeni ve ekseninin bozulmasından rahatsız olan Holmes arasındaki çatışma gayet iyi bir şekilde öne çıkartılmıştı. Uzun uzun yazmak istemiyorum bu film ile alakalı, zira daha önce yazdığım yazıya şuradan ulaşılabilir; (bkz: sherlock holmes/@polifonik osuruk).

Geçtiğimiz hafta CNBC-e’de yayına başlayan (ve malesef dublajlı) Sherlock dizisi ise hayatıma son dönemde renk katan güzelliklerden oldu. Yukarıda belirttiğim gibi, ilk sezonu 3 bölüm olan (fakat her bölüm bir buçuk saat kadar) Sherlock, kanımca The Inbetweeners’dan sonra izlediğim en iyi ingiliz dizisi olmak ile beraber, kendi sınıfında ebin için Doctor Who’yu da geride bırakarak 1 numaraya oturmuştur.

Hikaye, Holmes ile Watson’in ilk tanışması ile başlıyor. Holmes rolünde Benedict Cumberbatch ve Watson rolünde Martin Freeman çok başarılı bir ikili oluşturmuşlar. Hikaye hakkında detay vermek istemiyorum, çünkü izleyecek olanlara spoiler olmasını istemem. Fakat biraz inceleme yapmak isterim.

Öncelikli olarak hikaye günümüzde geçiyor. Holmes Blackberry kullanan, internetten araştırma yapan, günümüz Londra’sında yaşayan bir Holmes olmuş çıkmış. Karakter olarak Ritchie’nin Holmes’u ve House arasında bir yere oturtmak mümkün. İkisi kadar da bağımlı, arıza, egosu yüksek ve zeki. Ritchie’nin karakterinin House’dan simgeler taşıdığını düşünürsek, bu karakter için Ritchie’nin karakterinin günümüzdeki yansıması diyebiliriz. Gözlemciliği ile yine Ritchie’nin Holmes’une goz kirparken, başına buyrukluğu ve içine kapanıklığı ile House’a selam çakmayı ihmal etmiyor.

Dizinin bir de Watson boyutuna değinmek isterim. Tabii ki bu bağlamda eski dergilerden aklımda kalan bıyıklı ve göbekli Watson’ı değil, 2010 yılındaki filmde Jude Law’ın oynadığı Watson’ı ve biraz da James Wilson’ı (House M.D.) baz almak daha mantıklı. Filmdeki Watson eski bir asker ve bu disiplin ile yaşayan bir doktordu. Yanında baston taşır, fakat bastonunun içinde gizli bir kılıç bulunurdu. Dizideki Watson ise Afganistan’dan sakatlanarak dönen bir askeri doktor (spoiler vermemek için daha detay yazmıyorum). Bastonu ve sakatlığı (topallaması) ile House’a selam çakılmış olabilir (yine). Fakat karakterlerin yapısı itibarı ile dizi ve filmdeki konumları aynı.

Duruşları biraz farklı olsa da aslında fonksiyonları aynı. İki Watson da zor anlarda Holmes’u çeşitli dert ve tasadan kurtarmakla yükümlüler. Özellikle “istemeye istemeye gitmek” kavramı filmde olduğu kadar dizide de çok iyi bir şekilde işleniyor. Tabii ki aradaki zaman farkı dolayısı ile filmdeki Watson yakın dövüş sporları ustasıyken, dizideki Watson atış konusunda usta bir eski asker olarak tasvir ediliyor. En azından ikinci bölüm itibarı ile bu şekilde bir kanaat getirmek mümkün.

Dizinin en güzel bölümü, daha önce de belirttiğim gibi Holmes karakterinin Blackberry kullanıp, internetten araştırma yapması; ve karakterlerin günümüzdeki yansımalarının giyim tarzları. Holmes takım elbise (kravatsız), trençkot ve Fatih Terim tarzı bağlanmış bir atkı ile gezerken, Watson’un kot pantolon – kazak – deri ceket üçlemesi ile takılması güzel bir detay. Neden bilmem, tarzları çok güzel yansıtılmış.

İlk sezon üç bölümden oluşmakta (A Study in Pink, The Blind Banker, The Great Game) ve diğer sezonlar için konu bütünlüğü ve altyapı hazırlama olayını gayet güzel halletmiş. Şimdi ikinci sezonu beklemekle geçiyor günlerimiz. Ne mutlu ki Friday Night Lights bittikten sonra yerini dolduracak bir dizi daha bulmak nasip oldu…

NOT : Benedict Cumberbatch’ten mükemmel bir Dylan Dog olurmuş. Ece öyle söyledi.