Aylardır yazı yazmıyorum. Ama bir değil, birçok sebebi var elbet.

Aslında aylardır ailece uğraştığımız sağlık problemleri ile başladı her şey. İş yoğunluğuna eklenince hayattan koparan cinsten. Sonra hayat yerine işten kopardı ve iki haftalık bir aranın ardından direnişlerle birlikte yeni bir işe dönüş süreci ile devam etti. Aslında en özet hali bu. Nispeten.

Bu yazıyı yazmaya başlamadan önceki niyetim -ki bu yaklaşık 1,5 ay öncesine denk geliyor- neden yazı yazacak vakit bulamadığımı ve hayatımdaki değişikliklerin nasıl bir yazı ve vakit kabızlığı yarattığını anlatmaktı. Fakat Gezi Parkı olayları ile başlayan süreçten sonra her ne kadar ölüm-kalım meselesi de olsa kendi sıkıntılarımı bir kenara bıraktım ve bu yazıyı son 3 aya ayırmaya karar verdim.

Sağlık sorunları sebebi ile hep pasif direnişçi olabildim. Öncelikli olarak bu bilgiyi vermem gerekir. Zira nefes darlığı ve -muhtemelen- kronik bronşit sebebi ile değil biber gazına, karabiberin kokusuna bile dayanamayan bir bünyem var. Fakat sürecin tamamına yakınını bilgisayar başında, doğru bilgi kaynaklarını takip ederek geçirmeye çalıştım.

Yazacak çok fazla şey varken, içimdeki sıkıntı ve darlanma yazma isteğimi törpülese de, bu konuda bir çok arkadaşım tarafından çok daha detaylı yazılar yazılmışken benim yazmam ne kadar tatminkar olmayacaksa da; sadece bir iki kelime edebilmek için yazıyı burada bitirmeyeceğim ve elimden geldiğince devam etmeye çalışacağım.

Biz yıllarca bu ülkede bölündük. Lise biyoloji dersindeki mayoz bölünme gibi, aşama aşama ve faz faz bölündük. Yıllarca bana ayyaş dediler, başkasına dinci dediler, ötekine ibne dediler, diğerine kürt dediler… Aslında pazarlama açısından bakıldığında başarılı bir segmentasyon. Eğer Türkiye bir ülke değil de, bir ürün olsaydı izlenen pazarlama stratejisi başarılı bile sayılabilirdi. Fakat malesef Türkiye bir deterjan ya da çamaşır suyu olmaktan çok uzaktı ve “O” gün, “Onlar” da bunu farkettiler.

Fotoğraf paylaşmayacağım bu yazıda. Zaten Duran Adam, Kırmızılı Kadın, Siyahlı Kadın, Vendetta Teyze…  Hepsi aklımızın bir köşesine kazınmış durumda.

Ölenler… Zamanında ismi lazım değil bir politikacının “bizden üç gitti, sizden de üç gidecek” şeklinde bağırmasını aklıma getiren çift taraflı kayıplar, polisi ile, direnişçisi ile, halkı ile… Halbuki tek sıkıntı polisin de, direnişçinin de halk olduğunu farkedememek…

Geçen yıl bu dönemlerdi. The Newsroom adlı dizi yayınlanıyordu. Muhtemelen üç ya da dördüncü bölüm olabilir. Mısır’daki ayaklanmalar işleniyordu. O gün, o diziyi evinde izleyip “Halk neler yapmış” diyen herkes, aradan bir yıl sonra Taksim Meydanı’nda aynısını yaptı. Kim bilir, belki The Newsroom üçüncü sezonda Türkiye’yi işleyecek. Ama bir gerçek var, artık yurtdışına gittiğimizde kimse bize “Develere biniyor musunuz?” diye sormayacak, o konserleri iptal olan grupların hepsi bu ülkede sahneye çıktıklarında bize saygı duyacak, Türkiye bir diktatöre karşı duruş simgesi olarak tarihteki yerini alacak.

NOT : Yer vermediğim çok fazla detay olabilir. Zaten amacım detay vermek değildi. Bu yazı duruşumu bile yansıtmamış olabilir. Amacım duruşumu da yansıtmak değil. Korktuğumdan değil, sadece içimden yazmak içimden gelmediğinden bu kadar yazdım. Tek bir detay vermek gerekirse, 2 ay önce Macaristan vatandaşlığı almaya niyetli, Avrupa’da yaşamayı kafasına koymuş olan ben, şu dakikadan sonra bu ülkeyi kimselere teslim etmemek adına buradan turistik sebepler dışında ayrılmayacağım. Sağlık problemleri mi? Siktir et, zaten herkes bir gün ölmeyecek mi? Önemli olan onu kabullenmek. Ben kabullendim.

NOT 2 : Ha bu arada artık Karbonat‘tayım.