En son 2012 Almanak yazımı yamzışım. O da 31 aralık 2012 tarihinde. Bugün 17 Mart 2013 ise baya uzun bir zamandır vaktim yokmuş. O kadar süre sonra yazacağım ilk yazının ise futbol ve hatta Fenerbahçe ile ilgili olması ironik mi, acınası mı bilemedim. Ama muhtemelen bu blogdaki sınırlı, bundan sonrası için de son yazım olacaktır Fenerbahçe ile ilgili.

Bu yazının başında öncelikli olarak biraz kendimden bahsedeyim ki okurken “öylöylöy ödömö bök” olmasın. 87 yılından beri maçlara giderim. Son 5 yıldır gitmemeyi tercih ediyorum, zira artık evli barklı ve yoğun bir insan olarak maçları evde izleyerek öncesinde ve sonrasında daha rahat sosyalleşmek daha az yorucu geliyor. Sadece futbolda değil, tüm branşlarda izlerim Fenerbahçe’yi. Buna atletizm de dahildir. Taraftar profili olarak orjinal ürüne para veririm, bugüne kadar bir kere olsun “Ali Şen Başkan Fenerbahçe Şampiyon” ya da Aziz Yıldırm için “Büyük Başkan!” diye bağırmışlığım yok. Ben hep Fenerbahçe’yi tuttum, kişiler hep gelip geçici oldu.

Bugün günlerden 17 Mart 2013. Fenerbahçe az önce Antalyaspor’u 90+4 dakikalık mücadele 1-2 yendi. Sevinemedim. Avrupa’nın en iyi 16 takımından biri olduğu iddia edilen, Kupa 2’de çeyrek finale çıkan bu takımın belki de hala şampiyonluk potasında kalmasına sebep olan bu galibiyete ben sevinmedim, sevinemedim. Çünkü bu bahsedilen takım 90+2. dakikada kontra atağa çıkarken köşe bayrağının etrafında vakit geçiriyor, akabinde yedekler de kalkıp bunu alkışlıyor (Caner Erkin, Bekir İrtegün, Semih Şentürk gibi bu ülkede sözde kariyere sahip oyunculardan bahsediyorum). Bir teknik direktörü “Yavaş!” diye bağırıyor, dünya çapında golcüsü vakit geçirmek adına kendisine atılan topu omzu ile geri atıp sarı kart görüyor. Sonrasında da benim idolüm Rıdvan Dilmen çıkıp “Fenerbahçe oturmuş, karakterli takım” diyor. Ve bu sadece bugün.

Ben 30 yıllık hayatımın 25 yılında bilinçli olarak futbol izledim. Bu 25 yılın 25’inde de Fenerbahçe’yi izledim. Çok iyi oyuncular gördüm, çok kazmalar gördüm. Blogda vardır onlar ile ilgili yazılar, arayan bulur. Bir Tuncay Şanlı vardı, kaval kemiği ile top sürerdi, ama karakterliydi. Hayatının en yanlış kararını verip kendisini bitirdi, ama karakterinden hiçbir zaman ödün vermedi. Uche vardı, ayağı üç yerinden kırıldığında oyundan sakız çiğneyerek çıktı. Daha oynayamaz dediler, 3 yıl daha İstanbulspor’da oynadı. Milan Rapaiç vardı, sözünün eri, sigara içer, puro içer; ama sahada ciğeri kadar koşardı. İşte bunlar hep karakterdi, karakterliydi. Bu adamlar para için değil, futbolu sevdiği için, hayalleri/hedefleri olduğu için oynadılar. Herkes de sevdi onları. Bir Galatasaray taraftarı bile bu üç oyuncuyu sever, sevmiyorsa da kişisel problemi vardır.

Bugün ise Fenerbahçe’nin kadrosuna bakıyorum, bakar bakmaz karakterin insan evladında opsiyon gelen bir özellik olduğu ortaya çıkıyor. Caner Erkin, Bekir İrtegün, Selçuk Şahin, Semih Şentürk… Bunlar sadece ilk bakışta görülenler. Hedefsiz, çapsız, küçük işlerin, küçük hesapların adamları. Bunlardan iki tanesi de benim komşum. Aynı sitede oturuyoruz. Hangileri olduğunu söylemeyeceğim, fakat bazıları için hayat sabahları son model jipi/spor arabası ile artist artist çıkıp gitmek kadar kolay. Kimse hak edip etmediğine bakmaz zira. Tabi bunda -muhtemelen- maç başı primini alıp evinin kredisini ödeyebilsin diye oynatan teknik direktörün de payı yok değil.

Ara not : Kaç paragraftır konuşuyoruz, bir kere Şike, Alex, Aykut demedik. Şikeye girmeyeceğim, Alex’e de uzaktan bir ara pas atabilirim, ama Aykut’un yeri bambaşka.

89 yılında Galatasaray’ı 3-0’dan 4-3 yendiğimiz maçla tanıdım ben Aykut’u. Hasan 3 gol atmıştı, ama Aykut’un attığı tek gol benim için o üçüne de bedeldi. Yanılmıyorsam 2 kere gol krallığını gördüm, 95-96 sezonunda Trabzonspor’u tek başına yıktığını da gördüm, sonraki sezon bir şekilde gönderilişini de. İki formam vardı, birisinde 8, diğerinde 11 yazardı. Rıdvan ve Aykut. Kendisini o kadar severim. İşte bu yüzdendir ki yazacaklarımın kişisel olmadığı net anlaşılabilir.

Karaktersiz futbolcu dedik iki paragraf yukarıda. Bu takımda yeri yok dedik. Peki ya basiretsiz teknik direktör? Ben bir spor yazarı değilim, burayı Telegol’e çevirmeye de zaten niyetim yok. Ama muhtemelen kanallardan bir tanesinde kardeşim, ben ve babamı çıkartsalar Fenerbahçe maçlarından sonra reytingleri yıkarız. Aykut diyorduk. Bir gerçek var, futbolcu dahil kimse saygı duymuyor kendisine. Müdür torpili ile terfi alan çalışan misali, başkanının isteği ile orada duruyor ve kendisi de biliyor ki bir gün Aziz Yıldırım giderse kendisi de onunla birlikte yol alacak. İşin daha acısı, harcadığı oyuncular kadar bile iyi konuşulmayacak kendisi için. Bir Stoch bile daha fazla anılacak arkasından, oynatsaydı neler yapardı diyecekler ve yine Aykut’un kulakları çınlayacak. Saygı duyulmuyor dedik, ama niye dedik? Dikkat edin, basın Fatih Terim için bir şey yazacağı zaman “Terim şöyle dedi!” şeklinde yazar. Ama Aykut Kocaman “Aykut” tur basın için. Sadece. Fatih Terim’e Aykut’a sorulan soruların bir tanesi sorulamaz. Çünkü saygı ve buna bağlı bir korku vardır. İşte Aykut’ta bu yok. Basın, futbolcular, taraftar…

Futbol bakış açısına bakalım Aykut Kocaman’ın. Fenerbahçe’den neden bir kez bile genç bir oyuncu çıkmıyor? Yanlış. Çıktı. Semih Şentürk. 30 yaşında ve hala genç! İşin şakasını bir yana bırakırsak, Lionel Messi, 17 yaşında Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kazanırken, Salih Uçan için Aykut Kocaman “daha genç bir oyuncu, gelişimini izlemek lazım” diyebiliyor. Salih Uçan 18 yaşında ve bu takımdaki bir çok oyuncudan daha egosuz ve daha yetenekli. Uğur Meleke’nin deyimi ile “bir çok abisinin yıllarca ayağıyla atamadığı pası, geçenlerde kafa ile attı”. Bakış açısına devam edip, iki oyuncu için birkaç satır yazı yazmak istiyorum özellikle;

Selçuk Şahin : Bu takıma geldiğinde 21 yaşındaydı. Gençti, sabrettik. Sonraki senelerde oyuncu yoktu, sabrettik. Ama son 5 yıldır neden takımda olduğunu kendisi ile bilmiyordur. Bugün 32 yaşında, değil başka bir takımda, halı sahada oynaması mücize olabilecek bir adamken, milyon dolarlar kazanıyor kendisi. Yanlış anlaşılmasın, kazandığı milyon dolarlar bana batmıyor; sadece bu parayı Fenerbahçe’de kazanması bana batıyor.

Caner Erkin : Alındığında “adam olursa faydalı olur” demiştim, ama belli ki faydalı olamayacak. Kendisi için geçenlerde arkadaşa şöyle bir cümle kurmuştum, çok da yanlış değil; “Caner Erkin’deki ego, 39 yaşındaki Ryan Giggs’te yok”. Caner Erkin benim gözümde futbolu sadece para kazanmak için oynayan, kazandığı paraları pembe pembe arabalara yatıran ne olduğu belirsiz bir adamdır. O eski CSKA’daki Caner Erkin’den eser yok, Fenerbahçe’de hiç yeri yok.

Ta yazının en başında dediğim gibi, ben Fenerbahçe’liyim. Ne Aykut’çuyum, ne Aziz’ciyim, ne de Ali Şen’ci oldum. Benim takımımdan tek istediğim, bana hak ettiğimi vermesi ve şu bir gerçek ki ben -ve bu takım- Selçuk’tan, Caner’den, Semih’ten, Bekir’den, Orhan Şam’dan çok daha fazlasını hakediyorum. Ben yeniden Uche gibi, Rapaiç gibi, Tuncay gibi; hadi bunlar çok jenerik geldiyse Müjdat gibi, Turan gibi, Lefter gibi, Alex gibi karakterli adamlar görmek istiyorum. Para için değil, futbol için oynayan; egosu kazandığı milyon dolarlarla doğru orantılı olmayan adamlar görmek istiyorum. Yenilgiyi kabul edebilirim, ama güzel futbol ile yenilgi görmek istiyorum. Büyük takımız diye böbürlenip, Antalyaspor’a kapanan takım görmek istemiyorum (%36 topla oynama ne lan?). Biliyorum ki bu yazı bir derde derman olmayacak. Olmasını da beklemiyorum zaten. Olur da bu yazının içinde geçen adamlardan birisi okursa, en azından gerçek bir taraftarın kendisi hakkındaki düşüncesini öğrenir de kendini adam etmeye çalışır diye yazdım. Ya da “Öküzüm, ama para bende” diyip aynen devam da edebilir. Garipsemem. Benim bu yazıyı yazmamdaki tek hedefim, artık bu takımda karaktersizliği kaldıramayacak olmam ve bir şekilde bir yerlerde paylaşmak istemem. O da buraya nasip oldu…

Unutmayın, bu yazının her paylaşımında, bir Selçuk Şahin daha futbolu bırakacak.