TANIM : TV dizi tarihinin en iyi dizisi olma şansını bir bölüm ile kaçıran şahaeserdir.

Sekiz yıl önce, 2004 yılında, Burçin’lerin Rami’deki evinde finallere çalışırken (en azından amaç oydu), sabaha karşı 5-6 sularında tekrarına denk gelerek ilk kez izlemiştim House’u. Birinci sezonun ilk üç bölümünden biriydi denk geldiğim. Sonra o final dönemi boyunca her sabah karşı 5-6 sularında yayınlanan bölümünü izlemiş, beğenmiş, finallerden sonra yaz döneminde ise tüm sezonu internetten indirerek izlemeye başlayarak sekiz yıllık bir dostluğun ilk adımlarını atmıştım Greg ile. En azından kendisini izlemeye başlama hikayem budur.

Kendimi tekrar etmemek amacı ile, dizi ile ilgili olarak daha önceleri Ekşi Sözlük’te yazdıklarım aşağıdaki linklerden okunabilir;

(bkz: gregory house/@polifonik osuruk)

(bkz: house m.d./@polifonik osuruk)

(bkz: gregory house vs jack shephard/@polifonik osuruk)

(bkz: gregory house vs james wilson/@polifonik osuruk)

(bkz: house’s head/@polifonik osuruk)

(bkz: house’ta ateizm propagandası/@polifonik osuruk)

(bkz: houseism/@polifonik osuruk)

(NOT : Evet, Ekşi Sözlük’teki polifonik osuruk benim.)

 

İşte bu sekiz yıllık dostluk, geçtiğimiz hafta yayınlanan “Everybody Dies” isimli final bölümü ile ekranlara veda etti. Aslında o akşam bu yazıyı yazacaktım, fakat diziyi izlememiş kişilerin bu yazıyı okuyup spoiler almasını istemediğim için biraz bekledim (bilinçli blogger). Bu yazıda da o sekiz yıllık dostluk ve final bölümü hakkında bir iki şey yazmak istedim.

Ece’nin 9 sezonluk The X-Files setine karşılık, benim de 8 sezonluk bir House M.D. setim var evde. Açıkçası bana DVD satın aldıran ilk dizi olarak hayatımda yerini aldı. İlk iki sezonu ben askerdeyken Ece bana hediye olarak almış olmasına rağmen, sonraki sezonları bizzat kendim toparladım internetten ve ne yalan söyleyeyim, iyi de para verdim (hala 4. sezonu bulamadım yanlız).

Everybody Dies diye başladı House. Tam sözlük karşılığı ile puştun önde gideni, dahi bir doktoru anlatıyordu. Fakat dizinin en güzel tanımını House karakterine can veren Hugh Laurie yapmış geçenlerde, onu paylaşmak isterim burada -ki onun üstüne de bir şey söylemek bana düşmez;

“it isn’t about car chases, or vampires, or whether two models will go to bed together. it is about the play of ideas and emotions and philosophies, and ethics and manners. it is actually about something.”

Öncelikli olarak dizinin final bölümünü beğendim. Fakat dizi finalleri sıralamasında Battlestar Galactica, Six Feet Under ve Friday Night Lights’ın arkasında kalabildi. Fakat dediğim gibi, bu dördüncülük o finalin kötü olduğu anlamına gelmiyor kesinlikle. Zira buradaki en önemli iki unsur sekiz yıl süren bir dizinin kolay bitirilemeyecek olması ve bence en önemlisi, 8 yıl boyunca her sezon finalinde çıtayı yükselterek koyduğu yer. Zira o finaller o kadar iyidir ki, dizinin finali asla onlar kadar iyi olmayacaktır. Bunları hatırlarsak;

  1. Three Stories / Honeymoon
  2. No Reason
  3. Human Error
  4. House’s Head / Wilson’s Heart (TV dizileri tarihinde yapılmış en iyi bölümdür kanımca)
  5. Both Sides Now
  6. Help Me
  7. Moving On
  8. Everybody Dies

 

Şimdi bu finallere bir bakınca, Three Stories/Honeymoon, No Reason, House’s Head (p1 & 2), Help Me ve Moving On kafadan insanın kafasında yer eden ve gerçekten çıtayı yükselten bölümler. Help Me’nin sonunda House’un hastaneye yatışını izleyen kaç kişi ağlamamıştır merak ediyorum. House’s Head’in üstünde durmuyorum bile, zira onu daha önce Ekşi Sözlük’ye yazmıştım. Hele Moving On’da House’un arabayla Cuddy’nin evine daldıktan sonra “You forgot your comb” diyerek arabadan inmesi… Çıta o kadar yüksekteydi ki, hiçbir final o çıtaya ulaşamaycaktı. Nitekim öyle de oldu.

Benim için aslında House’un finali, 7. sezon finali, Moving On’du. 6 sezon olarak planlanan dizinin daha sonra uzatılması falan derken bence 7. sezon finali, dizinin ideal sonu olabilirdi. Yine ucu açık, ama daha House. Olmadı. Cuddy’siz bir 8. sezon sanki biraz zorlama olmasına rağmen, dostluğumuza saygıdan dolayı izledim. Sonlara doğru toparladıysa da aynı tadı vermedi. Ama yine de House’tu sonuçta benim için.

Peki Everybody Dies? İyi miydi, kötü müydü? Öldü mü, ölmedi mi? Konu ile ilgili olarak Ekşi Sözlük’ten the great gig in the sky’a referans vermek isterim (adamın nickname’i bile şahane zaten, ki tespiti daha bir güzel);

— spoiler —
wilson cenazede konuşma yaparken telefonu sadece kendisi duymuş olabilir. çünkü cenazeye gelen insanlar o “phone!” dedikten sonra birbirlerine bakıp ceplerini kontrol ediyorlar. yanan binada kafası bir dünya olmuş house’un arka kapıdan çıkması hadi mümkün diyelim, o kadar dumanı solumuşken, üstelik kimselere görünmeden hastaneye gitmesi, şıp diye diş kayıtlarıyla oynaması, sonra wilson’un cebine telefon yerleştirip kendi cenaze törenini dinlerken mesaj atması, bastonsuz, yarasız beresiz wilson’un karşısına çıkması… olası değil.

bence cenazedeki “telefon” çaldığı andan andan itibaren, wilson’un sanrılarına konuk oluyoruz. house gerçekten öldü.
— spoiler —
(the great gig in the sky, 23.05.2012 13:56) – Link

Bence final “hem öyle, hem de böyle olsun” bir bölümdü. Herkesin geleceğini gördük, herkes hakettiği yere geldi (Foreman hariç). Chase M.D. için açık kapı bıraktılar, Cameron aile kurdu, o öyle, bu böyle. Eski oyuncuları gördük (Cuddy hariç). Standart bir selam çakma olayı yaptılar -ki onu Friday Night Lights çok çok çok çok … daha iyi yapmıştı kanımca). Sonra House’un cenazesini gördük. Herkes çıktı, konuştu. Ama ölmedi. Wilson ile motora binip gittiler. Ucu açık bir final. Herkes kendi düşündüğünü yazar gibilerinden. Hani bir Battlestar Galactica’daki gibi “ve onlar aslında ilk insanlardı” diyerek bağlamadılar. Ki belki de böyle olması bir açıdan daha iyi oldu. Diğer bir açıdan bakarsak, bir Sherlock Holmes uyarlamasıydı aslında House. Çoğu kişinin de bildiği gibi, Sherlock Holmes, ezeli düşmanı Moriarty ile Reichenbach Şelalesi’nden aşağı düşerek ölür. Fakat daha sonra Sir Arthur Conan Doyle yoğun talepler üzerine kendisini bir şekilde yine diriltir ve yeni maceralarını yazar. Yakın zamanda Robert Downey Jr.’ın oynadığı Sherlock Holmes serisi ve BBC’nin dizi tarihine altın harflerle girecek olan Sherlock serisine bakarsak, House da aslında bununla tutarlı bir şekilde bitti. Öldü, ama ölmedi. Belki de bu iki diziden tek farkı, Hollywood versiyonu olan filmde Robert Downey Jr’ın “THE END?” ‘iydi. Zira ikisinin de devamının geleceğini az çok biliyoruz, fakat House’un devamı gelmeyecek, ve David Shore başta olmak üzere yazarlar o soru işaretini koymadılar. Tutarlı, fakat “?” yok. THE END. Cuddy’siz bir final içinse sadece kendisine “Bitch!” diyorum, başka bir şey söylemiyorum.

Kanımca House’a yapılmış en büyük haksızlık, Hugh Laurie’ye verilmeyen Emmy ödülü oldu. En iyi sezonlarında bile saçma sapan adamların ödül aldığı Emmy’lerde FNL’in bile son sezonunda Kyle Chandler’ın ödül almasına karşılık (ki bence haketmişti), kendisine 8 yıl boyunca ödül verilmemesi, aptal Amerikalıların İngilizlere olan haseti olsa gerek diyorum, daha da bir yorum yapmıyorum bunun üzerine. Fakat kalitesi hakkında yapacağım tek yorum, Swan Song adlı kamera arkası ve retrospektif çalışmalardan oluşan özel bölümünün kalitesinin bile Türkiye’deki en büyük bütçeli dizilerden fazla olduğudur. Düşün, ne kadar kaliteli (ya da biz ne kadar kalitesiziz artık, nereye çekersen).

Son söz olarak, House bitti. Pazartesi akşamları artık öksüz kaldı, bu yalan değil. Buna ek olarak Hugh Laurie ne kadar başarılı bir oyuncu da olsa, 8 yıllık bir serinin ardından yapacağı tüm yeni çalışmalarda House ile kıyaslanacak. Robert Sean Leonard ise muhtemelen artık çok istediği müzikallere daha çok vakit ayırabilecek. Ben, tüm ekibe bize yaşattıkları mükemmel sekiz yıl ve toplam yanılmıyorsam 188 bölüm için teşekkür ediyorum ve finali izlediğimde söylediğim ilk cümleyi buraya yazıyorum;

“Bitmesi gerektiği gibi bitti”

Şimdi sıra dertleri unutup mutlu olma vakti.

“Good bye House”