Herkesin çocukken evinde karıştırmaktan zevk aldığı, içinde he zaman yeni ve ilginç bir şeyler bulabildiği en az bir çekmece olmuştur (ne şanslıyım ki benim 4-5 tane vardı bunlardan). 11 yaşıma kadar okula daha rahat gidip gelmek için anneannemlerde kaldığım dönemde, salondaki büfenin çekmecesi ve içinden çıkan dedemin zamanında Amerika’dan getirdiği etiket makinası ve onun etiketlerinden; Almanya’dan dayımın getirdiği kurabiyelerin atılmaya kıyamamış kutusu ve içindeki milyon tane ıncık cıncık en büyük eğlencem olmuştu. Sihirli bir kutuydu adeta bu çekmeceler benim için. Her seferinde içinden farklı bir şey çıkacağını düşünerek -hatta bilerek- bıkmadan, usanmadan gider içine bakar ve şaşırırdım. Belki de o şaşkınlığı görebilmek ve mutlu olmam adına dedem ve anneannemin kasıtlı olarak sürekli o çekmecelere bir şeyler koymasından sebepti…

İlkokul bittikten sonra artık kendi evimize dönme zamanı gelmişti. O sihirli kutuları arkamda bırakıp asıl olmam gereken, kendimce haftasonu kaçamaklarını yaptığım bir nevi yazlık gibi gördüğüm kendi evimize geri döndüm. Odamdaki çekmeceler ve dolapların içinde ne olduğunu bildiğim için aynı heyecanı yaşamak mümkün olmuyordu artık. Sürekli aynı sıkıcı kalemler, kasetler, boş piller. Eğer şanslıysam mandal falan… İşte bu keşifler esnasında bir gün annemlerin yatak odasinda, başucunda duran çekmeceyi keşfettim. İçinde deri cüzdanlardan, ajandalara; çakmaktan (Zippo’yu ilk kez görmüş çocuk şaşkınlığı) ıvır zıvırlara kadar bir sürü şey vardı. Ama benim asıl dikkatimi çeken bir kol saati olmuştu. Metalik gri kadranı ve kasası, kurşun geçirmez gibi duran bir camı ve deli gibi ağırlığı olan bir kol saati. O gün onu oradan almadım.

Aradan 1-2 yıl gibi bir süre geçti sanırsam. Orta 1 ya da Orta 2’deydim. Okula gitmemiştim. Hasta değildim, ama hastayı çok güzel oynamıştım. Annem işe gideceği için beni anneannemlere bırakacaktı. O gün o saati oradan aldım ve ilk kez koluma taktım. Çok ağırdı. Ağır olduğu kadar da boldu. Benim zayıf bir çocuk olmamdan ziyade kayışının da ayarlanmamış olmasından kaynaklanıyordu muhtemelen. Annem de muhtemelen acelesi olduğundan “tamam hadi tak, gidelim” diyerek bana izin verdi ve beni alarak anneannemlere bıraktı. Akşamüstü saatlerinde mahalleden arkadaşlarımın da okuldan dönmesi ile bir şekilde anneannemleri ikna edip bahçeye çıktım. Itri Dede Sokak, o zamanlar gökdelenlere boyun eğmemişti. Bütün apartmanlar 3-4 katlıydı ve bahçeleri vardı. Fakat biz inatla sokakta top oynardık. Saat muhtemelen 6 sularıydı. Biz top oynarken beyaz bir Renault 9 geldi. Annem olduğu gayet aşikardı. Gülerek “hani hastaydın sen” dedi, “iyileştim” dedim. Güldü. Sonra kolumdaki ağırlıktan beni sağa çeken, bolluktan her an kolumdan düşecek saati çıkartıp anneme verdim, “bunu al sende dursun, rahat oynayamıyorum” diyerek.

Annem hep unutkan bir insan olmuştu. Bankada çalışıyordu, yoğundu, iki çocuk ve bir babaya bakıyordu. Çok da anormal bir durum değildi bu şartlar altında. Benim anneme o saati vermemden iki gün sonra annem bana gelip saati ne yaptığımı sordu. Fil hafızama güvenerek “sana verdim” dedim. Onda olmadığını söyledi. Babamın 40 yıl boyunca kılına zarar gelmeden sakladığı saati ben 24 saat bile muhafaza edememiştim. Suçluluk arttıkça hafızam kuvvetlendi ve anneme detay vermeye başladım. “Çantandadır” dedim, fakat değildi (annemin o akşam çanta değiştirdiğini farketmesi ve bu süre benim için ömürdü adeta). Bir süre bana kızıldığını hatırlıyorum. Hatta babamın olayı bir şekilde duyup “o saati amcan hediye etmişti bana” dediği aklımda. Ama ben emindim, o saat annemdeydi. Ve sonra nasıl oldu hatırlamıyorum; o saat bir şekilde ortaya çıktı. Benim dediğim yerden çıktı. Ve ben hortumumu (file gönderme yapıyorum, başka bir şeye değil) yukarı aşağı oynatarak kutlama yaptım (komik oldu bak böyle).

Aradan geçen yıllar içinde o saati görmedim. Yaşım büyüdükçe o çekmeceleri de karıştırma huyum azaldı muhtemelen. Sonra yanılmıyorsam 19 yaşımda bir gün babama “senin bir saatin vardı Seiko, versene onu ben takiyim” dediğimde sıfır çekince ile gitti, getirdi, verdi. O’nun sorumluluğunu alacak yaşa gelmiştim ve artık takriben 50 yıla yakın bir mirası kolumda taşıyabilecek kadar sorumlu bir insandım. 3 sene hep o saati kullandım. Kolumdan hiç çıkarmadım, zira otomatik olmasının yanı sıra camı kristal olduğu için çizilmeyeceğini biliyordum (yaş iletledikçe artan sorumluluk ile doğru orantılı artan bilgi). Şu an ise 12 yaşımdan beri sahip olduğum tüm kol saatleri ile birlikte özel kutusunda durmakta. Ağırlığı çok olduğu için (hakkaten ağırlık, öyle mecaz falan değil) artık daha hafif ve günlük kullanımda kıyabileceğim bir saat kullanıyorum; fakat O’nun yeri, bana hissettirdikleri ve değer bilme kavramını idrak etmemdeki yeri hep aklımda kalacak.