Çocukuğumdan kalan bir alışkanlıktır bende kolay ikna olmak. Özellikle benden daha tecrübeli, daha zeki, daha iyi bir yerde olan bir insan bana iki “aslansın, kaplansın” dedi mi anında “aslanım evet, al bu da cüzdanım” diyecek kıvama gelir(d)im.

1993 yılıydı, çok net hatırlıyorum. İlkokuldaydım ve anneannemlerin Kızıltoprak’taki evinde kalıyordum okula daha rahat gitmek ve okul çevresine yakın oturan arkadaşlarım ile daha sık görüşebilmek(o zamanki karşılığı ile oynayabilmek) için. Televizyonda tüm kanallarda Capitol diye bir şeyin reklamı dönmeye başlamıştı. Rocky filmindeki robot geliyormuş, açılışmış bir şey bir şey. O zaman bildiğim tek AVM Galleria, o da Fame City sayesinde. Yani AVM kültürü yok aslında. Sadece atari kültürünün paralelinde ilerleyen o zamanlar gereksiz gördüğüm bir bilgi. Bize çok yakın oturan Özgür diye bir arkadaşım vardı sınıftan. Kuzeni animatörmüş, Capitol’un açılışında çalışıyormuş, onu da götürücekmiş falan.

<alakasız ara hikaye>Pazar günü anneannemlerin evinden çıktım, Özgür’lere gittim. Kapıyı çaldım, ama açan olmadı. Bizimle arada sırada top oynayan başka bir arkadaş “Kuzeni geldi Capitol’ün açılışına gittiler” dedi. Çok kıskandım.</alakasiz ara hikaye>

Pazartesi günü okulda adeta bir Özgür fırtınası esiyordu. Bugün “hadi gidelim” deseler “meeeh” diyeceğim Capitol’ün açılışı adeta bir Olimpiyat Açılış Töreni gibi anlatılıyordu gözümün önünde. En son aklımda kalan cümle ise finish him yaptı; “Rocky’deki robotla dans falan ettik”. You Lose! Perfect!

Ben de o robotla dans etmeliydim, dansı geçtim, muhabbet edip kanka olmalıydım. Okul çıkışlarına gelip benimle eve kadar yürümeliydi. Hatta Rocky’nin piç oğluna yaptığı gibi benimle de evde oynamalıydı. Tabi ki imkanlar ancak Capitol’de kendisini görmek için yeterliydi. O akşam anneme Özgür’ün anlattıklarını anlattım, hani bilgisayar alırken onu dünyanın en mükemmel şeyi olduğuna inandırmaya çalışırsın ya; adeta o şekilde Capitol’ü ve hayatımdaki yerini öyle bir anlattım ki adeta “gitmezse ölücek” hastalığına yakalanmış imajı çizdim. Ve annemden -muhtemelen o anı geçiştirmek için- beklediğim sözü aldım; “Tamam yarın akşam gideriz o zaman”. Ama o yarın akşamlarda ya annem hep iş dönüşü yorgun oldu, ya da hep “bu saatte gidilmez ki, çok geç oldu” kadar geç saatlerde döndü -ya da bana öyle yansıtıldı (burada kesinlikle anneye sitem yok, saflığıma sitem var).

Sonra yıllardan 2010 oldu. Uzun uzun anlatmak istemiyorum, KFC’de şube yöneticiliği eğitimindeydim. Yapmak istediğim iş kesinlikle bu değildi, fakat benden daha tecrübeli, daha zeki, daha iyi bir yerde olan insanlar tarafından “aslansın, kaplansın, kısa sürede merkeze geçersin” gazı ile bir şekilde başlamıştım. Sonra günlerden bir gün bir reklam ajansına başvurdum ve görüşmeye çağırıldım. Bünyesinde yakın arkadaş olsun, sosyal medyadan takip ettiğim insanlar olsun tonla insanı barındırmasının yanında; işlerini de takip edip süper takdir ettiğim bir ajanstı (isim vermeyeceğim, evet). Aynı gün KFC Genel Müdürlüğü’nde beni şahsen tanıyan Genel Müdür ile görüşmeye gittim. Kendisi ile bir süre muhabbet ettik ve ben o zamanlar yeni çıkan bir ürün ile alakalı olarak alternatif bir pazarlama stratejisi anlattım. Karşılığında “senin gibi zeki insanlar bize lazım!” oldu (Meali : “Aslansın, kaplansın”). Ve o dakikaya kadar oradan kaçmak, ayrılmak, istifa etmek için dakikaları sayan adam gitti, yerine adeta genel müdürün sağ kolu olup, işini dünyadaki her şeyden çok seven bir adam geldi. Akabinde reklam ajansındaki görüşmeye gittiğimi hatırlıyorum. Görüşmede yakın arkadaşım da vardı. Güzel de bir görüşme olmuştu. Değerlendirme sürecinde faydalı olması açısından benden iki adet çalışma istediler. Hemen o akşam çalışmalara başladım (hatta bir tanesi bitmiş halde bilgisayarımda halen duruyor ya, neyse). İki günlük düşünme süresinin ardından belki de hayatımda yaptığım en büyük hatayı yaptım:

“Abi ben sanırsam eski işimde devam edicem. Kusura bakma, sizin de vaktinizi aldım.”

Bir arkadaşımı zor durumda bırakmak zaten hayatta en nefret ettiğim durumlardan biri, kaldı ki bir de profosyonel iş hayatında bunu yapmak çok daha çirkin ve kendi açımdan iğrenç bir durum. En azından mevzudan kendisinin hasar almadığını, ortada bir hasar varsa da ağır hasar alanın ben olduğumu biliyorum.

1 ay sonra istifa ettim. Deli gibi yapmak istediğim işi, 1 ay önce saflığıma yenilip geri çevirdiğimi ve tekrar bir şansımın olmayacağını bile bile… Şu an işimi seviyorum, mutluyum bile denebilir. Ama yaptığım “o” salaklığı hiçbir zaman unutmadım, unutmayacağım.

“Merhaba, ben Murat ve ben dünyanın en saf adamıy(d)ım.”