Yazının Prag ile ilgili ilk kısmına buradan ulaşılabilir.

26.04 / Prag – Brno – Bratislava – Budapeşte

Önceki günlerden kalan yorgunluklarımızı bir kenara bırakarak hazırlandık yola çıkmaya. Saat 07:42’deydi trenimiz ve ben hala “Neden 42?” diye soruyordum kendime, sanki o kadar dakik olabileceklermiş gibi. Evimizden yürüyerek 10 dakikaydı tren istasyonu. Tren istasyonu dediğime bakmayın. Havaalanından hallice. Saat 07:15’te evden çıktık, 10 dakikayı bile bulmadan istasyona varmıştık. Kafeini yüksek bir kahvaltı ve bize yolda da yetecek kadar büyük birer sandviç aldıktan sonra trene bindik. Elimizde sadece e-mail ile gelen konfirmasyon print out’u vardı ve hiçbir sorun çıkmadan koltuklarımıza oturduk.

07:42’de tren kalktı -evet o kadar dakiklermiş. Kondüktör biletlerimizi kontrol ettikten sonra bize trenin duraklarını gösteren bir broşür verdi. Trenin saat kaçta, hangi duraklarda olacağı yazmaktaydı. İlginçtir ki tüm durakları dakikası dakikasına tutturan bir performans sergilediler. Bir dakika bile gecikme olmadı. Buna ek olarak, İstanbul-Ankara arasında 80km’nin üzerine çıkınca asabiyet yapan trenlere selam olsun, 162km ile giderken tek bir ses cikartmayan, sarsinti yaratmayan bir tren ile yolculuk yaptık. Bu tren yolculuğunda da ilginç kısımlar vardı, fakat onu muhtemelen başka bir yazıda anlatmak daha doğru olacaktır.

14:23’te Budapeşte’ye vardık. Google Maps sağolsun, bir iki tutukluk yapsa da dümdüz yürürsek bize otelimize ulaşacağımızı söyledi. Biz de öyle yapmak üzere tren istasyonundan çıktık ki Weathercast’ın bize attığı en büyük kazık ile karşılaştık. Daha düne kadar 18-6 derece gösterilen hava sıcaklığı en az 25 dereceydi ve bizim üstümüzde kot-sweatshirt-deri ceket-bot/çizmeden oluşan bir set vardı. Cayır cayırın sözlük anlamını yaşayarak sırtımızda çantalarımızla Boscolo Luxury Residence’a ulaştık. Tam gelmeden önce de internetten araştırırken bulduğum Lion Sport mağazasını buldum. Puskas ve MTK formasını buradan alacaktım.

15:00 sularında otele check in yaptığımızda havada en küçük bir serinleme işareti yoktu. Bense Vans’lerimi Prag’da bırakıp her ihtimale karşı Timberland’lerimi yanıma aldığım için kendime sövüyordum. Boscolo Hotels aslında Budapeşte’nin tarihi binalarından. Sightseeing turlar Boscolo New York Hotel’in önünden başlıyor. Luxury Residence ise hemen bir arka sokağında bulunan 1+1 ve 2+1 evlerden oluşan residansları. Muhtemelen yoğunluktan olacak ki rezervasyonumuzu ücretsiz olarak upgrade ettiklerini ve bizi normal residanstan delux residans olasına aldıklarını bildirdiler. Odamız gayet güzel 1+1 bir odaydı. Salon, banyo, mutfak ve yatak odasından oluşmakta ve bir bekar evinin barındırabileceği tüm konforlara sahipti.

Otele yerleşip üzerimizi değiştirdikten sonra saat 16:30 gibi otelden çıkabildik. İlk hedefimiz geç kalmış bir öğlen yemeğiydi. Ece’nin yine önceden yaptığı araştırmalar sonucunda, hemen Oktogon’un aşağısındaki Klassz’ı hedef olarak belirleyerek otelimizden çıktık. Yürüyerek Oktogon’a yaklaşık 1km uzaklıkta olan otelimizden çıkarak yola koyulduk. Tahmini yürüme süresi 10 dakikaydı ve bu 10 dakika boyunca etrafa bakarak çeşitli dükkanları keşfetme şansımız olacaktı. Bu şansı iyi değerlendirerek “LP/Vinyl” yazan bir mağazaya kafamda pin drop ederek Klassz’a ulaştık.

Klassz bir gurme mekan olmasa da, turistler tarafından çok tutulan ve özellikle akşamları yer bulunması zor bir mekan. Saat 17:00’de gittiğimiz için yer bulmak sorun olmadı. Menü zengin değil, fakat tüm yemekler inanılmaz lezzetli. Hatta bir adım ileri gidip, hayatımda içtiğim en iyi çorbayı (Köz patlıcanlı kremalı soğan çorbası) burada içtiğimi söyleyebilirim. Çorbasından tatlısına, alkol de aldığımız yemeğe, bahşiş dahil iki kişi 90 TL ödedim. Fiyat-performans oranına hayran kaldığım mekanı tekrar gelmek üzere terkettiğimde, aslında tekrar gelemeyeceğimden henüz haberim yoktu.

Yemekten sonra ilk hedefimiz Museum of Terror’du, fakat saatten dolayı tam kapanırken yakaladık kendisini. Biz de fırsattan istifade ederek Heroes Square’e yürüdük. Hani belki öküzlük olacak, ama büyük bir meydan Heroes Square. Budapeşte’nin Suadiye’si tadında, Bağdat Caddesi’nin başlangıcına tekabül ediyor. Aslında hemen arkasındaki National Park’ta hayvanat bahçesi ve kaplıcalar varken kısıtlı zamanımızı burada harcamak istemediğimizden dolayı buraları “bu seferlik” es geçmek zorunda kaldık ve otele doğru dönüşe geçtik. Bu dönüş esnasında pin drop ettiğim plakçıya da uğramayı ihmal etmedik. Abartmak gibi olmasın, çay ocağından hallice, bir apartmanın girişinde bulunan küçücük bir dükkandı burası. Fakat her yer plak, dvd, cd ve kaset ile doluydu. Özellikle Pink Floyd, The Beatles, Queen ve Led Zepelin plaklarını sordum dükkan sahibine. Elindeki fena sayılmayacak seçenekler arasından üç adet Pink Floyd (Meddle, A Nice Pair 2LP, The Final Cut), iki adet The Beatles (A Hard Day’s Night, With The Beatles) ve bir adet de Queen (konser albümü) aldım. Macaristan basımı olmalarına rağmen, altı adet plağa verdiğim toplam 75 TL’yi sevinç gözyaşları ile kutlarken, dükkan sahibi muhtemelen bana çok feci bir kazık attığını ve o yüzden ağladığımı düşünüyordu. Öte yandan da ben Ece’ye adamın anlamayacağı garanti olduğu için Türkçe adamı nasıl kazıkladığımızı anlatıyordum. Hakkaten adama attığım kazığa üzülerek, fakat bir o kadar da sevinerek dükkandan çıkarak otele geçtik.

İlk akşam için son planımız Ece’nin 1,5 ay boyunca adeta içime işlediği Sir Lancelot’tu. Dinner & A Show. Bir orta çağ konseptli restoran. Tamamen şato şeklinde dekore edilmiş. Budapeşte’nin ünlü turistik mekanlarından, fakat muhtemelen daha iyi akşamları olmuştur. Zira garson kızın “sizi buraya alıyoruz, ama kalabalık olursa yanınıza birileri gelebilir” cümlesini takiben kapıdan kimsenin girmemesi bu sözümü doğrular nitelikteydi. Çatal-bıçak yok, tamamen orta çağ tadında, kendi imkanların ile yemek yediğin bir mekan Sir Lancelot. Arada mini şovlar yapılıyor. Bir dansöz (ya kavun yutmuştu ya da hamileydi, ama göbeği olduğu kesindi) ve şövalyelerin ara ara gelip yaptığı şovlar eşliğinde, kendimizi etobur hissettiren bir yemek yedik. Buranın altını çizmek istiyorum, zira gidilmesi gereken yerlerden birisi Sir Lancelot. Yine altını çizerek iki kişi alkollü ve deli gibi et dolu bir yemege toplam bahşiş dahil 120 TL hesap ödedik. Türkiye standartlarına göre “BEDAVA” nitelendirilebilecek bir fiyattı. Akabinde kırmızı etin verdiği huzur ile otelimize dönüp ve bir sonraki gün için enerji toplamaya karar verdik. Öyle de oldu.

27.04 – Budapeşte

Çok geç olmayan bir saatte kalktıktan sonra otelimizden en fazla 500 metre uzaklıktaki Starbucks’ta kahvaltı etmeye gittik. Gidecekler için bilgi olması amacı ile yazıyorum, Starbucks Türkiye’ye göre pahalı. Ama kalitesinden ve standart hizmetinden ödün vermemesi tanıdık ve bilindik tatlar almak isteyenler için ideal. Kahvaltımız esnasında da gün içindeki rotamızı belirledik. İlk hedefimiz önceki gün gidemediğimiz Museum of Terror olacaktı. Akabinde Budapeşte Kalesi, sonrasında da otelimize dönerek gündüz kısmını tamamlayacaktık.

Museum of Terror’a gitmeden hemen önce araya sıkıştırdığım bir Lion Sport gezisi yaptık. Buradan MTK Budapest ve Puskas forması alacaktım. Fakat MTK küme düştüğü için forması yoktu. Tişörtüne de 120 TL vermek abes kaçacaktı. Buna rağmen Puskas formaları mevcuttu, fakat normal T-Shirt üzerine basılan forma desenli ürüne 120 TL vermek yine abes kaçacağı için ondan da vazgeçtim. İki adet fincan ve magnet ile ortamdan ayrılarak Museum of Terror’e doğru yola çıktık.

Museum of Terror yıllarca Türkiye’de yapılmasını arzulayıp da hala yapılmadığını gördüğüm yegane interaktif müzelerden. Sovyetlerin Macaristan’ı işgal ettiğinde genel merkez olarak kullandığı bina, orjinaline sadık kalarak düzenlenmiş ve tek kelime ile mükemmel bir müze haline getirilmiş. Ülkemizde biz hala Arkeoloji Müzesi’ni 18. kez geze duralım, teknoloji ve tarihin bir arada kullanılması ile ortaya çıkan bu müze, o günkü şartları ve tarihi inanılmaz bir şekilde yansıtmaktaydı. Buraya gidenin de 10 TL’sine kıyıp bir hatıra magnet alması farzdır.

Müzeden çıktıktan sonra ikinci hedefimiz olan kaleye yöneldik. Önce meşhur Chain Bridge’i yürüyerek geçtik. Köprüyü yapan arkadaş, tepedeki aslan heykellerinin dillerini yapmayı unuttuğu için kendini köprüden atmış. Yaptığı evler yıkılıp içindeki herkes ölen müteahitlerin rahatlığını düşününce “Gereksizmiş” dedirtti. Siklo denen yatay teleferik/asansör kırması bir aletle kaleye çıkılıyordu ve tabii ki turistik olduğu için ne Budapeşte Kart ne de başka bir günlük/haftalık ulaşım bileti bu araçta geçmiyordu -bu bağlamda turist olarak gidecekseniz kesinlikle Budapeşte Kart almaya gerek yok, zira her yer yürüme mesafesinde olduğundan dolayı toplu taşıma kullanımı çok fazla ihtiyaç duyulan bir şey değil. Kaleye çıkar çıkmaz yaptığım ilk iş, o en tepedeki panoramik fotoğrafı çekmek oldu. Manzara gerçekten inanılmazdı. Kalenin içine girince gezinin uzun süreceğini hesaplayarak önce yemek yemeye karar verdik ve bir haftalık gezimiz boyunca yediğimiz tek kazığı orada yiyerek bunun üzerine bir daha hiç konuşmama kararı aldık. Fakat öneri olarak, kalenin içi dahil, kaleye yakın hiçbir yerde yemek yemeyin.

Kalenin içi o zamanın havasını yansıtan evler, küçük müzeler ve bol bol kiliseler ile dolu. Muhtemelen Chain Bridge’i yapan arkadaştan ders alınmış olacak ki, buradaki aslan heykellerinin hepsinin ağzı kapalıydı. Kale güzel, tarih kokan bir yer, fakat işin en ilginç yanı hiçbirinin orjinal halini koruyamamış olması ve tabii ki bunda Türk’lerin parmağı var. Tüm turistik dökümanlarda “15xx yılında Osmanlı işgali esnasında burası camiye çevrilmiştir” notlarını okuduktan sonra Budapeşte’nin bir süre boyunca Sultanahmet tadında takıldığı zamanlar canlandı gözümde. Ama minare olmaması büyük gelişme tabii ki. Bir de koskoca Budapeşte Kalesi’ni cephanelik ve atların konaklaması için kullanmış olmamız içimi acıttı. Ben olsam oraya at sokmazdım, yaşardım orada.

Değişik ve güzel bir hatıra sahibi olmak isteyenler için kalenin üst çıkışında bir Archery bulunmakta ve 500 forint’e (5 TL) Robin Hood’culuk oynamak mümkün. Ben varolan yeteneğimle daha çok bir Men in Tights imajı çizmiş ,olayı çözene kadar kolumu morartmış ve 5’te5 ıskalamış olsam da inanılmaz eğlenceli. Turistlerin yeteneksizliğime rağmen beni alkışlamasına ben de onları selamlayarak karşılık verdim ve Ece’ye “yay bozuk olmasaydı eyidi” diyerek olayı örtbas etmeye çalıştım. Yay dahil kimse bunu yemedi.

Kaleden yürüyerek inerek merkez tramvay istasyonuna ulaşarak 6 numaralı tramvay ile tam otelimizin önünde inmeyi planlıyorduk ki bir durak fazla gittiğimizi fark ettik. Bu bizim için iyi miydi, kötü müydi bilemedim, ama otelimizin 100 metre önünde bir H&M olması havanın 30 dereceye yaklaşan sıcağı ile birleşince alışveriş mode : ON’a çekti kendini ve gayet şort, tişört, rahat ayakkabı gibi yazlık kıyafetlerden oluşan bir alışveriş yaparak kendimizi akşama hazırlamak üzere otelimize döndük.

Akşam planımızı Ece yapmış da olsa, araya benim eklentilerim vardı. Öncelikli olarak iki adet daha plakçıya gidecektik ve bu plakçılar akşam yemeğine gideceğimiz Menza Restoran’a çok yakındı. Saat altı buçuk sularında ulaştık ilkine. Fakat benim bahtsızlığımdan kaynaklanıyor olsa gerek, Dub Step, DnB ve Trance üzerine olan bu mekanda tek bir Rock plağı bile yoktu. Dükkan sahibine elinde hiç rock albümü olup olmadığını sorduğumda “Fuuuuu… No…” karşılığını aldım ve 9GAG’a selam çaktım. Akabinde bana Google Maps üzerinden gidebileceğim iki plakçıyı gösterdi, fakat açık olup olmadıkları konusunda net bir bilgi vermedi. İşte o anı takip eden 20. dakikada Budapeşte’deki en acı dakikalarımı yaşadım, zira şehrin en büyük iki plakçısını kapandıktan sadece 20 dakika sonra bulmuştum. Son gecemizdi, trenimiz 9:30’daydi ve aksi gibi bir sonraki gün dükkanlar 11’de açılacaklardı. Bir dahaki sefere diyerek Menza’ya doğru yola koyulduk, fakat vitrindeki Led Zepelin setinin duruşu hala gözümün önündeydi… Hala da öyle…

Menza, İstanbul’daki Midpoint’e tekabül eden bir yer. Tek farkı başka şubesinin olmaması. Menüsü yemekler açısından diğer tüm restoranlar gibi az ama kaliteli ve lezzetli yemekler içerirken, alkol ve kokteyl menüsü baya geniş seçenekler sunmakta. Red Bull Mojito ve bol kırmızı etli bir yemek yedikten sonra yine şaka gibi bir hesap ödeyerek (adam başı 50 TL) hala nasıl okunduğunu bilmediğim Vatci Utca’ya gitmek üzere yola koyulduk.

Vatci Utca -böyle mi yazılıyordu onu da hatırlamıyorum- tam olarak bizim İstiklal Caddesi. Öyle ki havaya ışıklı top atıp tutanından, sokak müzisyenine kadar hepsi var. Tam metro çıkışının olduğu meydanda Hard Rock Cafe – Budapeşte var. Kendisini Prag’da ziyaret ettiğimiz için girme ihtiyacı hissetmedik, fakat kapıdaki görevliye Pink FLoyd ya da The Beatles gitarları olup olmadığını, varsa fotoğraflarını çekmek istediğimi söylediğimde güzel bir The Beatles köşeleri olduğunu ve fotoğraf çekebileceğimi söyledi. Paul McCartney’in akustik gitarı başta olmak üzere, çeşitli aksesuarlardan oluşan köşenin fotoğrafını çektikten sonra yürümeye koyulduk.

Vatci Utca üzerinde çok fazla hediyelik eşya satan yer var. Fakat fiyatlar Prag’a göre çok pahalı. Prag’da 10€’ya 6 tane magnet alırken burada bir magnet 3€’dan başlıyor. Yine de almış olmak için aldık birer tane. Muhtemelen gündüz gelseydik dükkanlar açık ve daha eğlenceli bir ortam olacaktı. Fakat gittiğimiz saat itibarı ile daha çok “buyrun, çok güzel yemeklerimiz var, buyrun buyrun” tadında bizi davet eden restoran çalışanlarından fazlasına denk gelemedik. Cadde bittiğinde Tuna Nehri kıyısına inerek yürümeye karar verdik.

Nehir kıyısında üç-dört tane büyük gemi var. Tuna’da nehir turu ve yemek eşliğinde gezmek mümkün bunlarla. O ara Pronto Tur ve Jolly Tur’un otobüslerini ve gemilerden otobüslere y önelen Türk’leri görünce Ece’ye “yazık, 20€’luk tura kimbilir ne kadar ödediler” diye sordum. Türkiye’ye dönünce yaptığımız araştırmalar sonucunda 40-45€ ödediklerini görünce yazık kelimesini büyük harflerle yazmaya karar verdim.

Budapeşte’de son gecemizdi, Tuna nehri kıyısındaydık, trenimiz erkendi, ama otele dönmek istemiyorduk. Kahve içmeye karar verdik ve Chain Bridge’e doğru yürümeye karar verdik. Gandalf, Yüzüklerin Efendisi – Yüzük Kardeşliği’nde Moria Madenleri’ndeyken bir kararsızlık anı yaşıyorsan ya da yol ayrımına geldiysen burnuna güvenmen gerektiğini söyler. Ben ise böyle bir durumda kulaklarıma güvenmeyi tercih ettim ve uzaktan gelen blues sesini takip ederek iki adet sokak müzisyeninin hemen karşısındaki kafede en ön masada yerimi aldım. Belki de Budapeşte’deki en iyi 2,5 saatimi o kafede geçirdiğimi söylersem yalan olmaz diye düşünüyorum. Tuna Nehri kıyısında, Budapeşte Kalesi’nin hemen karşısında mükemmel bir havada iki adet mükemmel müzisyenin çaldığı şarkıları dinlemek tüm yorgunluğumu almıştı. Sokak müzisyeni denince akla gelen imajı silmek açısından belirteyim, bir elektro akustik ve bir elektro gitar ile (ikisi de Gibson) Dire Straits, Santana, Billy Idol (oha dedim ona) ve daha nicelerini çalarak gecemizi şenlendirdiler. Ara verdiklerinde yanlarına giderek biraz muhabbet ettim ve laf arasında Pink Floyd ya da The Beatles çalıp çalamayacaklarını sordum. Özellikle Wish You Were Here ve While My Guitar Genltly Weeps isteklerimi kırmayarak inanılmaz bir performans ile ikisini de arka arkaya çalarak “This is for our Turkish friend” diyerek de beni onore ettiler. Wish You Were Here’ı telefona kaydetmiş olmama rağmen, While My Guitar Gently Weeps’i kaydetmediğim için ne kadar üzüldüğümü ise şurada anlatmam mümkün değil. Son şarkılarından sonra kendilerine tekrar teşekkür ederek Santana’dan Put Your Lights On çalsalardı ne kadar şahane olacağını söylediğimde sonraki gece gelmemi söylediklerinde malesef ki son gecem olduğunu belirterek kendilerine tekrar ve kaçıncı kez olduğunu hatırlamadığım şekilde teşekkür ederek otelimize doğru yola koyulduk.

Ufak bir sorun olmasına rağmen bir kahve diye oturduğumuz masada 2,5 saat vakit geçirince son metroyu kaçırdığımızı görmek, otelimize 20 dakika mesafede olduğumuzu görmem ile yapacağımız potansiyel akşam yürüyüşü sayesinde eğlenceye dönüştü. Yürüdüğümüz yol Kadıköy Barlar Sokağı’nın tüm Kadıköy’e yayılmış kadar büyük bir halinden geçiyordu. Saat 01:00 civarı olmasına rağmen her yer cıvıl cıvıldı. Hatta bir içki dükkanının önünde aylık akbil dolumu yapmak isteyen insanlar kadar sıra vardı. Budapeşte bu açıdan gerçekten yaşayan bir şehir. Prag’da yaşıyor olsam, her haftasonu Budapeşte’ye gelmek isteyebilirim net bir şekilde.

Otelimize ulaştıktan sonra bir sonraki gün Prag’a dönüş için hazırlıklarımızı yapmaya başladık. Çantalar toplantdı, alınan hediyelik eşyalar yerleştirildi, sabah 9:32’deki DAKİK ÖTESİ trenimize yetişmek için 02:00 sularında Budapeşte’ye iyi geceler dedik ve şehri bitirdik. Fakat Kale’deki içine dilek parası atanların Budapeşte’ye tekrar geldiği havuza attığım paraya güvenerek, tekrar geleceğimi bildiğim için huzurlu bir şekilde uykuya daldım.

Yazının son ve Prag – İstanbul kısmını muhtemelen bir iki gün içinde toparlayarak yazmayı planlıyorum. Nasip kısmet…