writer

Türkiye Ligi’nin 2007 -2008 sezonu oynanıyordu ve ben askerdeydim. Gece 2 nöbetine gitmeden önce izlemiştim Deivid’in Chelsea’ye attığı o nefis golü ve nöbete havaya sıka sıka kutlama yaparız geyiği ile gitmiştik arkadaşlar ile. İşte o sezona denk gelen dönemde markaların ve ajansların blogger iletişimi stratejisi yükselişe geçmiş; bloggerlar markalardan daha samimi ve güvenilir oldukları için onlar üzerinden ilerleyen inceleme/deneyimleme yazıları trendleri başlamıştı. Yanlış anlaşılma olmasın, bu yazı o trend üzerine; askerlik anılarımı anlatmayacağım.

Zarakol Digital ekibinde geçirdiğim 2 yıl boyunca bir çok blogger etkinliğinin içerisinde bulundum ben de. Bir çoğunu da düzenleyen ekibin içinde aktif olarak yer aldım. Bir üst paragrafta yazdığım gibi, bloggerlar samimi olduğundan ve son kullanıcı/tüketici diline hakim olduklarından, markanın vermek istediği mesajı çok daha net ve ikna edici şekilde verebiliyorlardı. Kaldı ki bir ürünü ya da hizmeti incelerken eğrisiyle doğrusuyla yazdıkları için gerçekten de bilgilendirici yazılar sunuyorlardı. Bunun yanında da kendi özgün içeriklerini üreterek bloglarına trafik sağlıyorlardı. Zaman içerisinde bir çok blogger bu işi ticarete dökme çabası ile yazdığı yazılar için para talep etmeye başlamış olsa da, aslında işin özü markaların bloggerlara inceleyecek ürün sağlaması ve bloggerın bu ürünü inceleyerek kendine içerik üretmesi; içeriğin trafiğe, trafiğin de reklam gelirine dönüşmesiydi. Yani hem markalar, hem de blogger açısından win/win durumuydu.

Kendi açımdan baktığım zaman, ben bir projede beraber çalışmak için blogger belirlenmesi esnasında belirli kriterlerin en tepesine blogunda yazdığı özgün içerikleri koymuşumdur. Çünkü ben ,bir bloggerın üzerine uzman olduğu konu(lar)da ekmeğini taştan çıkarırcasına içerik üretebilmesi gerektiğine inanırım. Ek olarak yazılan yazılar ne kadar özgün ve ne kadar kaliteli ise, blog kalitesi de o kadar yüksek olur ve ikna ediciliği ve samimiyeti o kadar yüksektir.

Son zamanlarda ise dikkatimi en çok çeken olay, bir dönem özgün içerikler üreten bu bloggerların büyük bir kısmının artık özgün içerikten ziyade marka ya da ürün tercihi olmaksızın bu etkinlikler arasında koşturmaktan özgün içerik yaratmıyor olması. Bunda muhtemelen ajansların trafiği yüksek olduğu için ilgisiz alanlardaki bloggerları seçmek gibi bir katkısı da vardır muhtemelen; fakat sonuçta son kararı verecek ve yazıyı kendi adı/markası altında yayınlayacak olan bloggerlar da anladığım kadarı ile hiçbir teklifi geri çevirmiyor ve bloglarına girdiğimde son 3 ayda yazılan 20 yazının 20 tanesinin de markalar ile yapılan bir etkinlik ya da yeni çıkan bir ürünün PR ajansı elinden çıkma bülten tadında bir tanıtımı olan yazıya denk geliyorum. İşin ilginci iki cümle önce yazdığım “seçicilik kriteri” nin tamamen ortadan kalkmış olması. Bir gün market tanıtımı yazılırken bir gün tuvalet temizleyicisi yazma, diğer gün teknoloji ürünü tanıtıp akabinde bir mutfak ürününü anlatacak kadar dağınık… Peki bu kişinin uzmanlık alanı ne? Bilmiyorum. Peki tuvalet temizleyicisini blogunda tanıtan kişinin yazdığı teknolojik incelemeyi kaale alır mıyım? Ben almam. İşte bu noktada “blog” dediğimiz ve samimiyetine inandığımız bu (kişisel) siteler samimiyetini ve inandırıcılığını yitirmekle kalmıyor; markaların bültenlerini yayınlayabileceği bir platform haline geliyor; ki bülten okumak istesem zaten her markanın sitesinde “e-bültenimize abone olun” şeklinde bir mail listesi bulunmakta…

Bloggerlar tarafından bakıldığında trafik ve erişim olarak verimli olduğu iddia edilse de, markalar açısından bakıldığında ise net olarak ölçümlenemez ve benim kendi yorumum ile tam bir “facia”. Zira artık belli bloglar dışında üzerinden iletişim yürütülen bir çok blogun içerik kategorisi o kadar dağınık ki gelen trafiğin ne kadarı life style, ne kadarı teknoloji bilmek ve dolayısı ile ölçümlemek mümkün değil. Ama tabii ki markaların ajanslardan en büyük beklentisi rakamlar olduğu için, ölçümlenemeyecek bile olsa bu “sözde” yüksek rakamlar tatlı geliyor ve aslında gerçek kitlesinin beki de %25’ine bile ulaşmayan iletişim planları hala bu şekilde ilerlemeye devam ediyor.

İki buçuk yıl önce bir yazı yazmışım. Merak edenler buradan ulaşabilir. Benim blogumda markalar ile ilgili herhangi bir yazı yoktur, varsa da kendi görüşümdür ve tarafsız bir şekilde kimsenin talebi olmaksızın yazmışımdır. Bu benim duruşum. İşte yıllar içerisinde bozulan, diğer bloggerların bu duruşu (ki ben bir blogger bile değilim, sadece yazıyorum). Eskiden sadece en iyi bildiği konu(lar) üzerine yazarak “Burası Ben’im!” diye bağıran bloglar oluşturup okuyuculara gerçekten içerik olarak değerli şeyler sunarken, şimdi kısmen ajansların baştan savma iş yapması, kısmen de kendi özlerinden ödün vermelerinden dolayı bir reklam çöplüğüne dönen, özgün hiçbir içerik barındırmayan ve SEO’dan başka hiçbir işe yaramayan içerikler yaratan bloggerların bu duruşu. İşte bu duruş hem markaların artık bloggerlar üzerinden yürüttüğü projelerdeki samimiyet ve inandırıcılığın azalmasında ve bloggerların içerik kalitesinin yerlerde sürünmesinde en büyük etkeni oluşturuyor.

Bu yazdığım yazıdan sakın “markalar bloggerlar ile çalışmasın” anlamı çıkmasın. Markalar tabii ki bloggerlar ile çalışmalı. Ama sadece SEO için değil, güvenilir oldukları için. Fakat kanımca ilk önce bloggerlar yine eski günlerindeki gibi özgün içerikler üretmeye başlayarak yitirilen o samimiyet ve inandırıcılığı geri kazanmaya çalışmalı. Yoksa Google aramasında her anahtar kelimede çıkan SEO kasmış Hürriyet.com.tr’den bir farkları kalmaz.

Son söz olarak da şunu söyleyeceğim; ben size yazmayın demiyorum. Yazın, ama bildiğinizi yazın. Tuvalet temizleyiciyi de sizden okumayalım.