İlk hatırladığım kış 80’li yıllardaki, yılını tam olarak hatırlamadığım, fakat kendisinden efsane olarak bahsedilendi. Erenköy Cami Sokak’taki evimizin küçük bahçesinde babamla kar topu oynarken bahçenin diğer tarafına gittiğimi ve akabinde herşeyin bir anda beyaz olduğunu hatırlıyorum. Sonra babamlar beni içine düştüğüm kar yığınından çıkartmıştı.

İstanbul’da yaşadığımdan dolayı olsa gerek, yılda en fazla 2 kere kar görebiliyorum. Onun da en fazla bir tanesi tutar ya da tutmaz. Zaten kar ile olan münasebetim de kardan adam, kar topu, hadi bilemedin gerzeklik dönemlerinde kardan kadın ve kıç altında Migros poşeti ile kaymaktan öteye gidememiştir (bu arada Migros poşetinin adeta bir Selpak gibi dile yerleşmesini de takdir etmek gerekir). Ortaokulda özel okulda okuduğumdan sebep, her daim gezen tozan arkadaşlarım vardı. Uludağ’a giderlerdi her kış en az bir kere. “Şöyle kaydık, böyle kaydık” diye anlatırlardı. Bense evimin bahçesinde usul usul kar topu oynayıp, daha sonra koşarak çıktığım evimizde çay içerek ısınmayı tercih ederdim. Belki o zamanlardan bana yabancı gelen bir hayat tarzına karşı oluşturduğum ön yargı ve bundan kaynaklanan bir gecikme…

Kayak ve bilimum diğer kış sporlarına en çok yaklaştığım zaman muhtemelen Lise 2’deydi. Bir arkadaşımın snowboard’u ballandıra ballandıra anlatmasına, CNBC-e’nin o dönem yayınladığı Alman dizisi Powder Park’ın da gazı eklenince aman dedim, hemen bir snowboard almalı, kaymalı da kaymalı. Daha sonra fiyatları görünce yaklaştığım hızla uzaklaştım. Zira evde her daim Migros poşeti bulmak mümkündü ve ben yaşımdan hiç de utanan bir insan değildim. Bu mevzu uzuncana bir süre bu şekilde sürdü.

Ece’nin anne ve babası her daim bizi hayatımızı yaşamak, gezmek ve değişik şeyler denemek konusunda desteklerlerdi. Yine bu destekleme anlarından birinde “Kış gelsin kayağa da gidersiniz bak” cümlesi geldi ve bu benim kar ile olan münasebetimde bir milat oldu. İlk defa -yaşım ve çalıştığım için düzenli gelirimin de olmasının etkisi ile- kayak kıyafetleri alındı, planlar programlar yapıldı, en sonunda bu haftasonu (2 gün önce) ilk defa bir kayak tatiline gittim ve tabii ki her kayak sporunu televizyondan izleyen genç gibi “Ben snowboard yapıcam!” dedim. Zira kayak benim gözümde 40 yaşın üzerindeki elit insanların yaptığı bir şeydi. Daha 27 yaşındaydım ve kaykay geçmişimi de düşündüğümde snowboard yapmalıydım. Evet!

İlk izlenim olarak; kesinlikle kayak kıyafetlerinin üzerimde iyi durduğu kadar yetenekli değilim. Hatta dünyanın en dengesiz adamı olduğumu düşünerek, dengenin allahını gerektiren bir sporda ne kadar başarılı olabileceğimi düşünmüyor da değilim. İlk gün dizlerim, dirseklerim ve avuçlarım başta olmak üzere, karın da sert olması ile kendimi çok güzel yerden yere attım. Bir ara çığ olup yuvarlanıyordum ki kara saplandım. İkinci gün ise en azından denge problemimi çözmüştüm, fakat halen topuk ile değil, burun ile kaydığım için arkamı göremiyor ve ya kara saplanıyordum ya da takla atıp külçe gibi yere düşüyordum. Zira son düşüşümde sol dizimi ve belimi çok sağlam şekilde sakatlayınca bu yıllık jübilemi yapmaya karar verdim. Tabii bunda ders almama inadımın da etkisi var (seneye alıcam o kesin). Bu bağlamda bana 1 2 saat ayırıp, ben düşsemde gülmeyen (en azından suratıma) Koray’a selam ediyorum, kendisine bir kahve borcum var. Neyse, sonucta bu yazının amacı benim ne kadar iyi kayıp kayamadığım değil. Sonucta ölmedim ve bu yazıyı yazıyorum. Bir yerimi de kırmadım.

Dönem dönem çok pişmanlıklarım olmuştur. Genellikle bazı şeyleri yapmamış olmak ya da geç keşfetmiş olmaktan kaynaklanır bunlar. Bana ortaokulda ters gelen, önyargı oluşturduğum o hayat tarzının içeriklerinden biri olan kayak ve kar sporları aslında bana o kadar da ters değilmiş. Yetenek olarak değil, tarz olarak. Belki o yıllarda daha pahalı olduğundan ya da arkadaş çevremin daha üst gelir sınıfından olması dolayısı ile bana öyle gelmiş olabilir. Fakat yaptığım kabaca bir araştırma ile 400-500 liraya tam takım board (ayakkabı ve bağlama dahil) alınıp, 100-150 liraya da bir haftasonu günübirlik kaymaya gidilebiliyor. Bu meblağ bizim bir haftasonu Taksim’de harcadığımızdan çok da fazla değil açıkçası. İşte bu hesap ve dizimdeki ağrı ile bu sene yaşadığım prequel’in akabinde, önümüzdeki yıldan itibaren kesinlikle bu spora daha fazla bulaşmaya karar verdim. Ama seneye kesinlikle ders alıcam. Becerip beceremem de önemli değil çok, zira evimde her daim Migros poşeti de bulunuyor. Daha masrafsız. Poşetboard. Şimdilik ise sadık yarim Advil’dir…