Uzun zamandır planladığımız bir seyahatti Prag – Bupeşte. Özellikle Oracle’da çalışan Utku’nun bir süreliğine Prag’da yaşayacak olması ve İstanbul’a son gelişinde bizi davet etmesi ile başlayan macera, muhtemelen çektiğim 700 kare fotoğraftan hiçbirinin ve bu seyahat hakkında yazacağım hiçbir yazının da anlatamayacağı kadar güzel; bir o kadar da hızlı geçti. Ben yine de elimden geldiğince, web sitelerindeki tur programlarından daha farklı yönleri ile biraz Prag, biraz Budapeşte anlatmaya çalışacağım. Muhtemelen bu bir girizgah olur ve haftasonu birkaç yazı daha yazarak, en azından iki-üç yazı ile anlatmak istediklerimi anlatmış olurum diye düşünüyorum.

6 Metre Tavanlı Evler

İstanbul Atatürk Havalimanı’nda başlayan ve büyük kısmını HSBC Advantage Lounge ve ATU Duty Free’de geçirdiğimiz maceramızın İstanbul ayağını bir karton Djarum Black ve Utku’ya bir adet Yeni Rakı alarak sonlandırdıktan sonra uçağımıza doğru yola koyulduk. THY hakkında çok fazla olumsuz şey söylenmesine karşın, hizmetleri aslında gayet başarılıydı. Özellikle ikramları hem kaliteli, hem de lezzetliydi. Neil Gaiman’ın Amerikan Tanrıları sayesinde zaten uçuşun nasıl geçtiğini anlayamadan Prag Havalimanı’na inmiştik bile. Gayet basit bir pasaport kontrolünden sonra bavullarımızı aldık, Utku ve Ayça ile buluştuk, evine doğru yola çıktık.

Muhtemelen İstanbul’da olsa, taksiye hücum eden bir insan güruhu görmek mümkün olurdu. Fakat hiç de öyle olmadı. Önce 2 numaralı otobüs ile metro aktarmasına, ardından da metro ile I.P. Pavlova durağına kadar yaklaşık 30-40 dakikalık, fakat hiç de yorucu olmayan bir yolculuk yaptık. İnanması güç olsa da, bu kadar yoğun bir hat üzerindeki otobüsler ve metrolar bile boştu. Muhtemelen keyfiyet faktöründen ziyade dakik olmalarından olsa gerek diye düşündüm. 30-40 dakikalık yolculuktan sonra National Museum’un hemen yanındaki duraktan çıkarak, müzenin bir paralel sokağında, mükemmel bir konuma sahip olan eve geçtik ve muhtemelen Ece’nin hayallerindeki evlerden biri ile karşılaştık.

Eski değil, daha çok tarihi kelimesinin anlatabileceği bu ev -aslında tüm binalar öyleydi- bir oda, bir salon olarak planlanmış olmasına rağmen, 6 metrelik tavan ev sahibine yeterli ilhamı vermiş olacak ki, tavanın 3. metresinden itibaren iki odaya da birer asma kat çıkarak evi 2,5+1 haline getirmiş. Tabii ki yamuk çatı ve ben bir araya gelince yine bir facia ortaya çıktı ve bizim odamızın yamuk kısmına attığım kafa doğrultusunda muhtemelen beyin zarımın bir kısmını bıraktım. Fakat o güzelliğe, bir kısmını daha bırakmayı tercih edebilirdim.

Bir Şekilde ‘Prag

 

Bu yazıda 4 gün boyunca Prag’da ne yaptığımızdan ziyade, Prag’î ve bende uyandırdığı izlenimi anlatmaya çalışacağım. O yüzden eğer “ne yapılır, nereler gezilir” sorularına yanıtı bu yazıda arıyorsanız, bir iki gün sonraki yazımı beklemeniz daha iyi olacaktır.

Benim görüdüğüm kadarı ile Prag öncelikli olarak yaşayan bir tarih. Şehrin baya dışına çıkana kadar (havalimanı yolu ve Budapeşte yolu) tek bir tane bile yeni bina görmedim. Hatta Utku’ya binaların nasıl bu kadar net şekilde korunduğunu, dünya savaşında neden hiç hasar görmediğini sorduğumda yeni bina yapımının yasak olduğunu ve ancak eski binaların restore edilebilmesine izin verildiğini söyledi. Dünya Savaşı konusunda ise şehir işgal edildiğinde direnmeyip direk şehrin anahtarını verdikleri için kafalarına bomba yemediklerini söyledi, fakat gerçek miydi, yoksa espri mi yapmıştı üzerine düşünemeyecek kadar yorgundum.

Yaşam inanılmaz düzenli. Düzen derken, gerçekten bir düzenden bahsediyorum. Trafikten, ulaşıma; insanların çalışma şeklinden, birbirine olan saygısına kadar. Hatta çok açık konuşmak gerekirse 1 haftatalık Prag – Budapeşte maceram boyunca bir kere bile araba kornası sesi duymamam, insanların ne kadar rahat olduğunu belki de anlatır cinsten. Trafik ışığı yansın-yanmasın, aracı kullanan kişi apaçi olsun-olmasın; yaya yola ayağını attığı anda herkesin durduğu bir trafik düşünün. Düşünmek zor, zira Türkiye’de bunu yapınca ani bir korna sesi, aile bireylerinin de içinde bulunduğu küfürler ile karşılaşmak ya da en kötüsü kendini kaporta üzerinde bulmak muhtemel. Ama böyle bir sistem var. Hatta öyle ki bir sürücünün bana yol veremediği için benden özür dilediğine şahit oldum ki adam bir sonraki ışıklarda yakalayıp elini öpecektim neredeyse. Ulaşımı araba ve yaya olarak sınırlamazsak, toplu taşımayı da bir kenara bırakırsak -şimdilik- bisiklet kullanımı inanılmaz şekilde yaygın. Çünkü imkanları var. “İstanbul’un en geniş caddelerinde…” diye başlayan cümlelere artık sadece gülüyorum, zira İstanbul’un en geniş caddelerinde bile bir bisiklet yolu düzeni olmamasına rağmen, insanların bisiklet ile Prag’dan çıkıp Bratislava’ya gittiğini gördüm. Bunu yaparken otobana paralel, özel bir bisiklet yolunu kullanıyorlardı. Hani “ne farkı var” diye soracak olanlara bu bile yeter diyorum aslında.

Toplu taşımaya dönersem -ki çok başarılı olduğunu anlatmıştım- ilginç bir konudan bahsetmek istiyorum. Aynen Utku’dan aldığım cümle ile giriyorum konuya; “Şansın varsa metroda, otobüste falan ömrün boyunca biletsiz gezebilirsin“. Yaşadım, gördüm, onayladım. Öncelikli olarak tramvay, metro ve otobüsler var. Bileti alıyorsun, otobüsün içinde şöförden tamamen bağımsız yerlerde bulunan makinelere okutuyorsun. Bu kadar. Kontrol mekanizması yok. Bazen, gerçekten şanssızsan, bilet konrol ediliyor ve biletin yoksa 30 euro gibi bir ceza ödemek zorunda kalıyorsun. Turist numarasını da yemediklerini birinci ağızdan gayet ingilizce yeminlerle ve yalvarmalarla duyduk, onayladık. Fakat ulaşım fiyatları, özellikle gezmek için gidenler için uygun. Günlük bilet 110 Kron, ki bu da yaklaşık 10-11 Lira’ya denk gelmekte. Tek basımlık 32 Kron. Bunlara ek olarak 30 dakika ve 90 dakikalık biletler de mevcut.

Prag’da Promil Sahibi Olmak

Gitmeden önce anlatmışlardı, inanmamıştım. Fakat gidince kendi gözlerimle gördüm. Su, biradan pahalı. Gerçekten. Fakat yine fiyatları Türkiye’ye endekslerince özellikle alkol ve yemek inanılmaz ucuz. 2,5 Lira’ya Pilsner Urquell 50 cl, 2,8 Lira’ya Kozel Dark içtim ve Türkiye’de içtiğim tüm biralardan ucuz olmasını bir yana koyuyorum, neredeyse hepsinden iyidi. Buna mukabil heryerde Becherovka ve Absinth bulunmakta. Becherovka’yı tavsiye etmiyorum, fakat Absinth denenmeli. Bir yandan da bunlara ek olarak çok fazla Jagermeister tüketimi ile karşılaştım, hatta o kadar fazla bir tüketim ki bira musluğu gibi Jager musluğu gördüm bir çok barda. Evime almak istedim, Ece izin vermedi. Bir de Jager-Bomb deneyin, pişman olmazsınız.

Turistik ve FUUU-Turistik Fiyatlar

Prag’dan kristal alınır dediler. Almadım. Almayın da. Hem pahalı, hem de uçakta taşımak gereksiz bir risk. Kukla alınır dediler. Almadım. Zira annem 3-4 yıl önce gittiğinde bir tane getirmişti. Ama bunu mümkünse alın. Ucuz yerleri araştırın ama yine de bir tane edinin. Özellikle futbol seven insanlarsanız ya da arkadaşlarınız varsa Barcelona’nın tüm takımının kuklalarını yapmışlar. Ben bir Messi sordum, 50 euro dedi. Çüş dedim, anlamadı. Matrulka vardı çok fazla. Almadım. Bunu da almayın. Tabi içinden 5 tane bebek çıkan bir matruşkaya 25 euro vermek size koymayacaksa aladabilirsiniz. Saygı duyarım. Fakat matruşkalardaki yaratıcılığa hayran oldum. Futbol takımlarının matruşkaları vardı ve açtıkça içinden başka bir futbolcu çıkıyordu. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor ve Bursaspor’un matruşkalarını gördüm Türk takımları arasından. Alsam onlardan alırdım muhtemelen, ama dediğim gibi 25 euro çok gereksiz. Özellikle Eminönü-karaköy taraflarına çok gidip geliyor ve oradaki fiyatları az çok biliyorsanız.

Peki ne alın? Magnet alın. Ama kazık yemeden alın. Özellikle saat kulesine (Orloj) giden yol üzerinde bir pazar var, her gün kurulur. Pazarın sağ tarafında magnetler 4-5euro civarında başlar, sola gidildikçe 2 euro’ya düşer, az daha gidilirse 5 alana 1 bedavaya dönüşür. Buna ek olarak heryerde görülebilen Manufuktura mağazalarından özel sabun, çay ve şarap karışımlarından alın. Fiyatları hem uygun, hem de gerçekten güzel şeyler. En azından biz öyle yaptık. Evde sabundan geçilmez oldu. Aynı markanın ahşap oyuncak/kukla tarzı ürünleri de olmasına karşın, daha önce bir çok kez belirttiğim gibi GEREKSİZ PAHALI.

Ne Yapın?

Bu yazıda son olarak söyleyebileceğim, bol bol gezin. Mümkün mertebe saat başlarında Orloj’a gidebildiğiniz kadar çok gidin, ilginç müzelerin listesini çıkarın (Young Art, Torture Museum, Sex Machines Museum, Chocolate Museum bizim görebildiklerimiz), bol bol bira için, zira o kadar ucuz ve kaliteli birayı Türkiye’de göremeyeceksiniz, Cafe Slavia’da bir şeyler yiyip içmeseniz de önünden geçin (Nazım Hikmet’in takıldığı mekan), ya da en olmadı biraz daha detaylı bir yazı okumak için birkaç gün sonra bloguma tekrar bir uğrayın. Bir aksilik çıkmazsa haftasonu Prag’daki turumuzu anlatan bir yazı daha eklemeyi planlıyorum.

Son söz : “Yaşanır ki burda!” – ben / 23.04.2012