Başlık yanıltmasın, yok öyle bir şey. Onun hikayesini yazının en sonunda anlatıcam.

Yoğun bir dönem geçirdik bu hafta reklam çekimleri ve canlı yayınlanan advertorial’lar sebebi ile. İsimlerini vermeyeceğim, fakat üşenmeyenlerin rahatlıkla bulabilecekleri birkaç kanala yoğun şekilde gidip geldik, içli dışlı olduk. Reklamların yayınlanacağı saatler doğrultusunda genellikle sabah ve öğle saatlerinde yapılan ve daha çok ev hanımlarının izlediği izdivaç ve kayıp-aranıyor tadındaki -CMYLMZ tabiri ile “gaynımbanagaydı” temalı- programlardaydık. Daha önceden de kanallara ve çekimlere gidip gelmiş olsak da, 3 günde 5 çekime gidip daha değişik kanal ve program ortamları görünce olayın iç yüzü üzerine biraz yazmak istedim -aslında çok fazla malzeme çıktı.

Genel görüşüm olarak Rock’çı Serpil olayından sonra izdivaç programlarına insanların kısmet aramak için geldiklerini kesinlikle düşünmüyorum artık. “Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacak” sözünü haklı çıkartırcasına, o 15 dakikasını yaşamaya gelip, çeşitli atraksiyonlar yapıp mahallesine dönene kadar bir ünlü havasında takılmak ve deyim yerindeyse o havayı solumak, ego tatmin etmek olmuş öncelikli amaç. Kaldı ki Sweet Dreams çok da sevdiğim bir şarkıydı…

Çok samimi görünüyor izlendiğinde programlar. Sunucular çok şeker, katılımcılarla gayet sıcak ilişkiler içinde. Fakat gerçek hiç de öyle değil. Reklam arası verildiği anda kulise giden sunucu ve bir sonraki reklam arasına kadar gerekli ihtiyaçlarını karşılamak için stüdyodan koşa koşa çıkan insanlardan ibaret benim gözümde bu programlar artık. Büyük kanalların büyük stüdyoları dışında, küçük kanalların daha küçük, 15 20 kişilik stüdyolarına sığdırılmaya çalışan, o program sunucularından derman bulmaya çalışan 40-50 kişilik gruplar; ve bu insanlara yapılan muamele yüzüme tokat gibi çarptı adeta ve “bir nevi Türkiye gerçeği” dedim kendi kendime. Aklımda en çok kalan iki cümle ise elinde biskrem ile stüdyoya koşan teyzenin “Ayten koş! Başlıyor kaçırmayalım!”‘ı ve bir set amirinin “Haydi! Aday kalmasın dışarda!” nidası oldu.

Stüdyonun bir kısmında standımızı kurup, çekim hazırlıkları yaparken programa birinci ağızdan vakıf olduğumuz için daha geniş bir şekilde değerlendirmek mümkün oldu benim için ortamı ve gerçekten insanlara anlam veremediğimi düşünmeye başladım. İnsanların beklentileri saçma gelmekten öte bir hal aldı. Hayatında hiç görmediği bir insan kendisine talip oluyor ve evlilik söz konusu oluyor. Bir insanın oraya çıkmak için ne kadar çaresiz olabileceğini düşünmeye başladım sonra. En şık kıyafeterini giyip, mini mini etekleri, fönlü röfleli saçları ve bizim evin dış cephesi kadar bir makyaj ile oraya gelip talip aramak ne kadar büyük bir çaresizliği temsil edebilirdi ki? Sonuçta Facebook vardı, tanışmaya aç binlerce Türk insanı vardı (dişisi ile erkeği ile). O mini etekli resmini Facebook’a koysan zaten en az 10 tane talip denk gelir, ama en azından fotoğrafını görürsün. Zira kişinin birinci ağızdan verdiği bilgiden daha güvenilir oalbileceğini düşünüyorum Facebook üzerindeki bilgilerin ve hatta fotoğrafların (burada CRM’e bağlamak isterdim ama hiç modumda değilim).

Bir de insanlara yapılan kurbanlık muamelesi var ki onu bir görsel ile açıklamak istiyorum;

Tam olarak bu. Bu bilgiler ışığında bir fotoğrafın çekiliyor ve çağırılıyorsun ya da çağırılmıyorsun. Muhtemelen reyting potansiyeline göre. Bilemedim. Ama yaşanan çaresizliği suratıma yansıtmaya çalıştım. Böyle bir şey işte… Çaresizlik herkesin suratından okunuyor… Bir amca vardı, emekli başkomiser. Uzuncana muhabbet ettik kendisi ile. Arkadaşımıza “Bana bir tokat at da kendime geleyim, ben bile soruyorum kendime, benim ne işim var burada diye” deyişi bana tokat gibi geldi. Farkındalık ve çaresizlik bir arada. Feci. Türkiye gerçeği…

Ha, bir de başlığı açıklayalım. İzdivaç programlarından birinde advertorial çekimi için programın yan stüdyosunda hazırlık yapıyorduk. Yayını izleyebildiğimzi bir televizyon vardı yanımızda. Bir genç kız çıktı, taliplerimi arıyorum dedi ve sunucu kanalın numarasını vererek talip olanların arayabileceğini söyledi. O an cep telefonumdan arayıp “Bayan da kabul ederse kendisine talibim” demek geçti içimden. Akabinde “Çok da uzakta değilim, Ce-eeeeeeeeeeeee!” diye yan stüdyoya geçecektim. Sonra kameraman geldi, kadraj ayarlamaya başladık. Canım da deli gibi Türk Kahvesi istiyordu…