Diğer fotoğraflar için http://instagram.com/nactarum

Diğer fotoğraflar için http://instagram.com/nactarum

“Nereden gelir, nereye gidersin en yolcu?” sorusuna cevap olarak ilk yazıya şuradan link vereyim…

1. Gün: Old Market – Brussels Central

Amsterdam’dan 13:30 gibi -ve her zamanki gibi dakik- kalkan gerçek hızlı trenimiz 300 km/h ortalama ile 15:00 civarı Brüksel’e ulaştı ve bizi Midi istasyonunda bıraktı. Sanırım Amsterdam’da Zuid’e denk gelen istasyon bu. Otelimiz Central’a yakın olduğundan metro ile bir geçiş yapmamız gerekiyordu; fakat en büyük sorun Brüksel’de konuşulan iki ana dilin (Flemenkçe ve Fransızca) ikisini de bilmiyor olmamızdı. Yine de tabelalar yardımı ile Central’a kadar gelebildik. Fakat yine drama, Central’ın 3 adet çıkışı var ve biz hangisinden çıkacağımızı bilmiyoruz. Burada her kim ki demişse “Hacı Fransızlar şöyle dallama, kendi dilleri dışında konuşmazlar, yardım etmezler” diye onlara el sallıyorum; bir Fransız “May I help you?” diye gelip baya baya bize otelimizi tarif etti. 10 dakikalık bir yürüyüş sonrası otelimiz olan MotelOne’a giriş yapmıştık. Amsterdam’daki inanılmaz konseptin üzerine “la bu bildiğin otelmiş?” dedirtse de otelde çok vakit geçirmediğimiz için pek üzmedi. Zaten Brüksel’de kalınabilecek en iyi fiyat/performans mekanlarından birisi burası. Fransa – Avrupa Birliği Temsilciliği’nin hemen yanında ve görülmesi gereken her yere -zerre abartmıyorum- 5 dakika yürüme mesafesinde.

Aslında hayalimiz trende öğlen yemeğimizi yemek olsa da, Amsterdam-Brüksel arasında kafeteryanın açılmayacağı, Brüksel-Paris arasında açılacağını anlamak için Fransızca bilmeye gerek yoktu, zira insanların anons sonrası yüzündeki mutsuzluk yeterince açıktı. Bu bağlamda Brüksel’e vardığımızda baya aç olduğumuzu söyleme ihtiyacı hissetmiyorum. İşte bu açlık sebebi ile otel çıkışı ilk durağımız, Brüksel’de Trip Advisor’ın tüm kategorilerinde 1 numara olan Tonton Garby oldu. Tonton Garby, Central Station’ın yokuşa bakan kapısından çıkınca 100 metre kadar ileride (daha detayını isteyenler Trip Advisor’dan bakabilir, aklımda kalan bu). Sadece sandviç üzerine çalışıyor ve ağırlıklı olarak ürünleri peynirler. Ama peynir derken bakkaldan yaptırdığımızz 2 liralık kaşar ekmekten bahsetmiyorum, Avrupa’nın göbeğinde bulunabilecek en iyi peynirler ve kendi yaptığı baget ekmekler. Her müşterisi ile özel olarak ilgileniyor, ki kapıdan girdiğimizde Amerika’dan gelen bir turist çift ile ilgileniyordu. Sıra bize gelince tüm ilgisini bize yöneltti. Menünün Fransızca olmasından sebep “ne yapsak tonton?” dediğimizde bizzat kendisi yardımcı oldu. Buraya gidecek insanlar için -ki gitmemek büyük kayıp olur- menüde dükkanın kendi ürünlerine ek olarak, sayfalardan birinde müşterilerin yaptığı kendi karışımlardan Garby’nin beğenerek menüsüne ekledikleri var. Ben kurutulmuş yabanmersinli keçi peyniri ve chorizo (sucuğa benzeyen baharatlı et) karışımı bir sandviç aldım. Ece ise sanırım camembert peyniri aldı. Türkiye’den kalan alışkanlık, baget arasına iki dilim peynir beklerken her iki sandviçin arasına da 300 gram kadar peynir ve benimkine 100 150 gram kadar da chorizo koydu sağolsun. Abartmıyorum, hayatımda yediğim en iyi sandviçti. Bu sandviçlerin hazırlığı esnasında nereden geldiğimizi öğrendiğine “abi nasılsın?” sorusunu sordu. “Teşekkürler, sen nasılsın?” dediğimde “seni gördüm daha iyi oldum” diyerek beni dumurlardan dumurlara sürükledi ve gerçekten Trip Advisor’da neden 1 numara olduğunu gösterdi. “If you’e happy, then I’m happy” felsefesi doğrultusunda kendisine “dayı bizim günah ne kadar?” diye sorduğunuzda “10 euros if you’re happy. if not no pay” cevabını alacağınız bu müthiş dükkan sabah 8:00’de açıyor. O saatlerde biraz kalabalık olsa da gün ortasında ferah vakitlerde kesinlikle gidilmesi, denenmesi, muhabbet edilmesi gereken bir yer. Sandviçlerimizi yedikten sonra tekrar görüşmek üzere dükkandan ayrıldık. Tonton Garby biraz fazla konuşsa da biz bir şekilde kendimizi kurtardık. Bu arada Tonton, bizim dilimize geçmiş olan “çok tonton bir adam” cümlesindeki tonton ve “amca” anlamına geliyor. Genelde de Garby’e sürekli giden müşterileri Tonton diye hitap ediyor…

Ekmek arası kaşarın Avrupa’lı versiyonunu da yedikten sonra Brüksel’in turistik kısımlarını keşfetme turuna başladık. Tabii ki ilk durağımız Old Market oldu. Burası bir zamanlar -bir sonraki gün Walking Tour’da öğreneceğimiz üzere- sadece Brüksel’in değil, Avrupa’nın da merkeziymiş. Şu an ise birbirinden güzel tarihi binaların yanyana bulunduğu, turların başlangıç noktası olarak kullanılan ve her turistin bol bol fotoğraf çektiği büyük bir meydan… Biz meydanın sağ tarafındaki çıkıştan yürümeye devam ederek Royal Galleries’in önüne çıktık -eskaza bir şekilde. Tabii ki ne olduğunu bilmeden “e hadi madem” diyerek içeri girdik ve diğer tarafından çıktık. İçerisi dükkanlarla dolu, fakat bunların da detaylarını sonraki gün öğrenecektik. Royal Galleries’in çıktığımız tarafı Scott’s isimli pub’ın hemen karşısındaydı. Burası da ilerleyen günlerde bizim için önemli bir nokta olacaktı, fakat henüz farkında değildik. Biz soldan aşağı inmeye devam ettik ve her Brüksel turistinin yapacağı gibi waffle yemeye karar verdik. Aldığımız waffle gayet tatminkardı, fakat sonralardan öğrendiğimiz üzere waffle alırken dikkat edilmesi gereken en önemli şey, waffle’ların hazır olmaması ve pişirme alanına yakın hamur olup olmadığı. Eğer hamur varsa waffle’lar taze oluyor ve beklemiş kötü waffle yemiyorsunuz. Benim önerim sadece pudra şekeri ile yemek, fakat üzerine hafif bir krema atınca da fena olmuyor. Kremalar bizim buradaki gibi ağır değil… Waffle konusuna daha sonra tekrar döneceğim, zira waffle’ın zirvesini Brugge’da yaptık…

Öğle yemeğimizi yemiştik, tatlımızı yemiştik ve turistik yerlerin kapanmasına çok kısa bir süre kalmıştı. Bu süreyi en iyi değerlendirebileceğimiz yerin Primark olduğuna karar vererek 5 dakikalık bir yürüme sonrasında Brüksel – Primark’a gittik. Saat 19.00’da kapanacaktı ve yaklaşık 1 saatimiz vardı. Çok rahat çıkarız dedik, 19.05’te ancak çıkabildik. Dükkanı üzerimize kapatıyorlardı. Fakat yıllık geleneksel Primark ihtiyacımızı tamamen karşıladık. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde bulunan bu dükkanı herkese öneririm…

İlk gün yapmamız gerekenlerin hepsini yapmıştık ve plana uygun ilerliyorduk. Planımızda ilk akşam Hard Rock Cafe ve tabii ki Delirium vardı. Aldıklarımızı otele bıraktık ve saat 20.00 civarında Old Market’ta bulunan Hard Rock Cafe Brüksel’e gittik. Çok büyük olmasa da güzel bir şekilde dekore edilmiş burası da. Muhtemelen Hard Rock Cafe’lerdekis son yemeğimi burada yedim -zira zorunlu kalmadıkça daha yemeyi düşünmüyorum ve Brüksel’in en ünlü mekanlarından birisi olan Delirium’a doğru yola çıktık.

Brüksel’in turistik alanları çok da büyük bir yüzölçümüne yayılmadığı için her yer yürüyerek gitmek mümkün. Bu bağlamda Hard Rock’tan Delirium’a gitmemiz yine 5 dakikamızı aldı. Delirium, Brüksel’in ve Avrupa’nın en ünlü barlarından birisi. Delirium Village/Town/District olarak adlandırılan bir sokakta yanyana bulunan üç farklı mekanları var; Delirium Tremens, Delirium Monasterium ve Delirium Cafe/Pub. Hatta burada Brüksel’in ünlü Manneken Piss heykelinin bir çakması olarak Jannekin Shits heykeli bulunuyor. Tamamen bir PR çalışması aslında, fakat Manneken Piss’in “sıçan kız” versiyonu. Öte yandan işe yaramış ki önünde fotoğraf çeken çok fazla insan vardı… Biz ilk gece Monasterium’da daha hafif bir gece geçirmeyi tercih ettik. Hafta içi olmasından dolayı da muhtemelen daha tenhaydı. Yüzlerce çeşit bira arasından -CAHİLCESİNE- Delirium Red’in meyveli versiyonunu denedik. Aslında gayet iyi güzel bir tadı olmasına rağmen Monaco isimli Bira/Gazoz/Grenadine kokteyline benziyordu. İlk gün yorgunluğu ile çok da sağlıklı yorum yapamayacağımı düşünerek sadece içmeye odaklandık ve bir kaç bira sonra otelimize dönerek ilk günü noktaladık. Zira Brüksel’de kaldığımız her akşam Delirium’a gelecektik, erken sonlanan bir gece bize çok şey kaybettirmezdi. Ettirmedi de…

2. Gün: Walking Tour – Beer Tour/Pub Crawl – Delirium Pub

Yorgunduk, ama henüz ölmemiştik. Ve bu daha günün başlangıcıydı. Walking Tour saat 11:00’de Old Market’tan başlayacaktı. Bu da bize kahvaltı ve tura katılım için 1 saatlik bir süre bırakıyordu. Otelimizin kahvaltısı nasıldı bir fikrimiz yoktu, fakat internetteki yorumlar iyidi. Yorumları dikkate alarak kahvaltı için restoran katına gittik, fakat son dakikada vazgeçerek otelimizin hemen karşısında bulunan Paul’den bir şeyler alarak meydanda kahvaltı etmeyi tercih ettik. Bu bağlamda vaktimizin de olmasından dolayı farklı bir yoldan meydana inerken Brüksel’in farklı lokasyonlarına serpiştirilmiş Comic Mural’lardan ilkini gördük. Belçika’nın çizgi roman kültürüne yaptığı büyük katkıları taçlandırmak adına çeşitli sanatçıların Belçika’nın çeşitli yerlerine yaptığı çizgi roman karakterlerinden oluşan duvar resimlerine rastlamak mümkün. Yanılmıyorsam 16 tane varmış, biz 5 tanesine denk gelebildik. Vakti olanlar için internette Brussels Mural Map bulunuyor.

Yürür şekilde ettiğimiz kahvaltı sonrasında Old Market’ta yine Sandemans/New Europe Tours ekibinin Free Walking Tour’una katılmak üzere ekibi beklemeye başladık. 10:30 gibi geldiler, daha önce internetten yaptığımız kaydı onaylattık ve tur saatine kadar Starbucks’ta birer kahve içtik. 11:00’de tur rehberimiz Mick İrlanda aksanlı İngilizcesi ile bizi toplayarak turu başlattı (Aslında ben bu yazıyı yazıp bitirmiştim, fakat bilgisayarımın kafasına göre kendini restart etmesi ve WordPress’in otomatik kayıt özelliğinin bir şekilde çalışmamasından dolayı buradan ikinci kez yazıyorum. İmla hatası olursa sinirimden dolayı hızlı yazdığımdandır). Toplam 3 saat süren turun ilk 1,5 saatlik kısmında Old Market (Grote Markt) hakkında genel bilgi, buradaki binalar ve mimariler hakkında kısaca bilgi sahibi olduk. Akabinde yürüyüş rotasına başlayarak Manneken Piss başta olmak üzere Brüksel’deki turistik noktaları gezmeye başladık. Özellikle akşam detaylarını öğreneceğimiz -henüz o kısma gelmedim- bira mevzuları ve rahiplerin yaptığı Trappist biraları ile ilgili kısımlar gayet tatminkardı. Özellikle grupta Almanya’dan kimsenin olmaması sebebi ile Mick Belçika’nın dünyanın en iyi biralarını yaptığı konusunda rahat rahat atıp tutsa da, grupta Alman olsa muhtemelen onlar da bu gerçeği kabul edebilirlerdi, zira savları çok ikna ediciydi… Turun ilk kısmı, bir önceki akşam eskaza denk geldiğimiz Scott’s’ta yarım saatlik bir mola ile tamamlandı. Bu mola esnasında Sandemans ekibi, akşam saat 17:00’de başlayacak ve 3 saat sürecek olan Pub Crawl tadında bir bira tadım aktivitesi olduğunu ve isteyenlerin 17 Euro karşılığında bilet alabileceğini söyledi. Turu Mick’in yapacağını öğrendikten sonra bir İrlanda’lı ile bira içmekten daha iyi olabilecek tek şeyin bir İrlanda’lı ile Belçika’da bira içmek olduğuna karar verdik ve iki adet bilet aldık. Yarım saatlik mola bittiğinde turumuzun ikinci kısmına kaldığımız yerden devam ettik. Bir önceki gün içinden geçtiğimiz Royal Galleries hakkında detaylı bilgi sahibi olduktan sonra otelimize yakın kısımlara ilerleyerek bir çok tarihi binanın mimarisi ve aslında çok da bilinmeyen bir kısım Belçika’nın karanlık tarafı hakkında bilgi sahibi olduktan sonra turumuz 3 saat sonunda Mont Des Arts’da sona erdi. Saat 14:00’ı geçmişti ve akşamki bira turundan önce 3 saatlik bir zamanımız vardı. 17:00’de Scott’s’da buluşmak üzere ayrıldık ve yürüyüş turu esnasında gördüğümüz bir kaç yere uğramak üzere yine merkeze doğru yola çıktık. Bu turu özellikle yapmanızı öneririm, zira rehber olarak çalışan insanlar ağırlıklı olarak bir şekilde Belçika’ya gelmiş ve sonrasına burada kalarak bu işe başlamış yabancılar. Dolayısı ile “ülkesinin imajı için eksik/yanlış bilgi vermek” gibi bir durumları yok. Ne biliyorlarsa anlatıyorlar, tarafsız bir gözle bakıyorlar ülkeye ve gerekli yorumu size bırakıyorlar. Adam başı 10 Euro verip Metrobüs’teki anons tadında bir rehberden standart bir tur almaktansa bu tura katılmak çok daha eğlenceli olacaktır.

Gruptan ayrıldıktan sonra bir kaç magnet satan dükkan, çikolatacı ve hediyelik eşya dükkanı gezdikten sonra üzerimizi değiştirmek için otele gittik ve 15 dakika sonra tekrar Grote Markt’taydık.

Bira turunun başlamasına yaklaşık 1 saat vardı ve biz sabah kahvaltısından sonra bir şey yememiştik. Yüklü miktarda içeceğimizi düşünerek artık bir şeyler yememiz gerektiğini fark ettik. Bu bağlamda da sabahki turda Mick’in bize önerdiği yolumuzun üzerinde olan Fritland’a gittik. Fritland aslında bizim Üsküdar/Kadıköy İskele’lerinde patso satan büfelerden çok da farklı değil. Tek farkı Belçika patatesinin gerçekten çok iyi olması. Patsonun Belçika versiyonu ve içeceklerimize 12 Euro gibi bir ücret ödedik. Bizim gibi Amsterdam’dan Brüksel’e geçeceklere yegane söyleyeceğim, Brüksel patateslerinin Amsterdam’ın o “ünlü” patateslerinden daha iyi olduğudur. Afiyet olsun…

Saat 16:30 gibi Scott’s’taydık, toktuk ve içmeye hazırlık. Sandemans ekibi orta masadaydı. Zaten orayı ofis tadında kullandıkları için her daim onlardan birine denk gelmek mümkün. Özellikle Fransız olan koordinatörlerine denk gelirseniz “Paralel bars, my speciallity” dedirterek Pembe Panter’deki Peter Sellers havası yakalamanız mümkün. Henüz yarım saatimiz olması ve 15-18 arası Happy Hour olmasından dolayı iki adet gayet iyi mojito’ya 10 Euro vererek bara oturduk ve beklemeye başladık. 5 dakika sonra Mick yanımıza gelerek turu kendisinin vereceğini sandığını, fakat daha fazla bilgi sahibi olmasından dolayı Charlie isimli başka bir rehberin vereceğini söyledi ve bu bağlamda bizden özür dileyerek Charlie’yi bizimle tanıştırdı. Şöyle ki, eğer Walking Tour için en iyi rehber Mick ise -ki bence öyle; Pub Crawl için de en iyi rehber Charlie’dir. Israrla isteyiniz.

Bira turumuz Scott’s’ın bizim için hazırlanmış olan üst katında başladı. İngilizce ve İspanyolca olmak üzere iki gruba ayrıldık ve hızlı bir tanışmadan sonra ilk biramız için seçenekleri dinledik; Chimay ve Westmalle. İkisi de Trappist -rahipler tarafından yapılan biralar-, Chimay blonde ale, Westmalle dark. Benim tercihim Westmalle oldu. Biralarımız gelene kadar Birleşmiş Milletler kıvamındaki ekip çoktan kaynaşmıştı. Hızlı bir “bira nasıl bardağa dökülür ve içilir?” seminerinden sonra %9 oranlı Belçika biraları kafamıza vururken biz Charlie’den Belçika ve rahiplerin bira kültürü hikayesinin detaylarını dinliyorduk… Biralarımız bittiğinde turun devamı için Moeder Lambic’e doğru yürüyerek yola çıktık. Aslında vakit kısıtımız yoktu, fakat Charlie İspanyol ekipten önce oraya giderek güzel bir yer bulmak adına biraz hızlı hareket etmeyi önermişti. İyi de oldu.

Moeder Lambic, Brüksel’in Bağdat Caddesi olarak nitelendirebileceğim Rou De Savoi üzerinde. Kendi biraları da olmak üzere çok geniş bir bira menüsüne sahipler. Bira sevenlerin uğraması gereken duraklardan biri kanımca. Gerçi Brüksel’de her yer “uğranması gereken bir durak” olduğu için çok ısrarcı olmaya da gerek yok. Burada 3 bira deneyecektik. Fakat ilk Westmalle o kadar güzel vurmuştu ki şu an ilk içtiğim iki taneyi hatırlayamıyorum. Ama ilk içtiğim güzeldi. En son biramız Charlie’nin dediği üzere herkesin sevemediği, daha yerel ve özel bir bira olan Lambic’ti. Yalan değil, ağız tadıma uymuyor; ama muhtemelen seveni çıkar. Gazsız, ekşi ve kısmen eski peynir kokusu/aroması olan bir bira. Sevme durumu olmasa da denenebilir değişik biralar denemiş olmak adına. Üçüncü biralarımızı içerken -içmeye çalışırken- Charlie’ye önceki gece Delirium’da içtiğimiz Delirium Red’i ve bira kültürünün neresinde olduğunu sorduğumda aldığım yanıt “o kültürde yeri olmadığı” ydı. Zira Delirium Red, Gazoz/Bira/Grenadine’den oluşan Monaco adlı kokteylin kötü bir kopyasıymış ve çok fazla kimyasal içermekteymiş söylediğine göre. Fakat iyi bir tur rehberi olarak bu sorumuz üzerine bize gerçek bir meyve birası ısmarladı. Gerçek meyve birası ile Delirium Red arasındaki fark, öksürük şurubu ile meyve suyu arasındaki kadar bariz bir farklı. Bu bağlamda altını çizerek önereceğim şey Delirium Red yerine Lambic’te ya da herhangi başka bir brewery’de gerçek bir meyve birası içmeniz olur. Biz öyle yaptık, pişman olmadık. Herkes biralarını bitirdiğinde turumuzun sonlanacağı Delirium Tremens’e yürümeye başladık ve 10 dakikalık bir yürüyüş sonrası kendisine ulaştık. Charlie kendisinin bir bira alıp shot bar’ın üst katında olacağını söyledi. Turun raconu bu şekilde muhtemelen. Birer bira aldıktan sonra 15 kişilik grup asma katta bir büyük masada bir arada oturmuş ve hafif kaymış gözler ile hiçbirini hatırlamadığım farklı konular hakkında tartışıyorduk. İkinci biradan sonra Charlie kız arkadaşı ile Chelsea maçını izleyeceğini ve gitmesi gerektiğini söyleyip kalktığında biz Brezilya’lı bir çift ile yine hatırlamadığım bir muhabbeti devam ettirirken sabahki rehberimiz Mick aramıza katıldı. Sanırım bir ya da iki bira süresince de onunla muhabbet ettik. Zira bir yerden sonra dakika tutmaktansa bira tutmak daha sağlıklı oluyor. Biz de öyle yaptık. Mick’in hikayesini dinledik, sonra politika tartıştık, sonra din tartıştık, en sonunda yeterince sarhoş olduğumuzu ve bir şeyler yersek çok iyi olacağını fark ederek Delirium’a o akşamlık veda ettik. Brezilya’lı çiftimiz ile (ben diyeyim Kaka & Pato, siz diyin Romario & Bebeto) saatin de geç olmasından dolayı hiç turistik restoranlara bulaşmayıp Quick Burger’e girdik. Açıkçası yediğim Bacon & Cheeseburger yediğim en iyi fast food’lardan birisiydi. Tam yemeğimizi beklerken telefonumdan Premier League maçlarını kontrol ettiğim esnada arkadan gelen bol ingiliz aksanlı bir kadının “Excuse me, are you checking the Chelsea game?” sorusu, hemen akabinde kapıdan giren Charlie, sonrasında “Do you know him?” soruları kafamda kurduğum yaratıcı senaryolar mıydı, yoksa gerçekten yaşandı mı emin değilim; ama sanırım yemeğimizi beklerken bira dostumuz Charlie ve kız arkadaşı ile karşılaştık. Yüksek miktarda ayılmamızı sağlayan yemeğimizi yedikten sonra, sabah erkenden Brugge yolcusu olacağımızı düşünerek otelimize dönmeye karar verdik. Tesadüf ki Kaka & Pato da bizim oteldelermiş. 5 dakikalık yol boyunca biraz daha hatırlamadığımız konulardan konuşarak otele döndüğümüzde saat 1’e yaklaşıyordu, 8 saat sonra trenimiz vardı ve biz diş fırçasını tuvalet fırçasından ayıramayacak durumdaydık. Ayıramamış da olabiliriz, emin değilim.

Kişisel görüşüm olarak bu akşam katıldığımız bira turu, Brüksel’deki en eğlenceli akşamımız, hatta zamanımızdı. 17 Euro’ya 4 bira ve anlatılan onca bilgi gerçekten çok ucuz, fakat o turda tanışılan insanlarla edilen muhabbet ve geçirilen zaman gerçekten 17 Euro’dan çok daha fazlasına değer. Kesinlikle yapılmalı, son durak olan Delirium’da da iki üç bira içmeden gece sonlandırılmamalı…

3. Gün: Brugge

Belçika’daki üçüncü ve kısmen son günümüzü Brugge’a ayırmıştık. Biletler online olarak 2 ay öncesinden alınabildiği için biletlerimizi çoktan almış, planlarımızı da yapmıştık. Önemli bilgi olarak, Brüksel-Brugge arası tren 45 dakika kadar sürüyor. Tren biletleri tek ya da çift yönden ziyade günlük olarak satılıyor. Yani bileti alıp tren ve saat gözetmeksizin gün içinde deli gibi 10 kere gidip gelebilirsiniz iki lokasyon arasında.

Saat 10:30’da Brüksel Central’dan kalkacak tren ile gitmeye karar vermiştik. Bu bağlamda önceki gecenin yorgunluğu ile kahvaltı için erken kalkmak yerine, kahvaltıyı trende etmek daha mantıklı gözüküyordu. Kahvaltı için en güvenilir lokasyon olan ve daha önce de aşırı memnun kaldığım Tonton Garby’e tekrar uğradık. Sabah olmasından dolayı biraz yoğun olsa da Garby sıra bize geldiğinde “Abi nasılsın?” diyerek bizi karşıladı. CRM’de adeta bir dünya markası… Taze çıkmış bagetlerin arasına yine müthiş peynirler ile birer sandviç aldıktan sonra Central’daki Starbucks’tan da kahvelerimizi alarak trenimize bindik ve yola çıktık. 45 dakika sürmesi gereken yolculuğumuz, trenimizin Gent’de bozulması ve bir sonraki treni beklememiz sebebiyle 60 dakika kadar sürmüş olsa da 11:30 gibi Brugge’a varmıştık. Brugge’daki istasyondan çıktıktan sonra merkeze inmek için istasyonu arkanıza aldığınızda sağ tarafa doğru gideceksiniz. Bunu yazıyorum, çünkü Google Maps’in azizliğine uğradık ve bizi bir süreliğine ters yöne götürdü. İstasyondan bisiklet kiralamak mümkün. Fakat yollar biraz taşlı olduğu için -arnavut kaldırımı tadında- sürmek biraz zor oluyor.

Brugge’a ilk adımımızı attığımız andan itibaren şehrin atmosferi etrafımızı sardı ve gerek tarih, gerek mimari, gerekse şehrin kendisi kaptı götürdü bizi. Planımıza göre saat 14:00’te In Brugge filminin çekildiği bazı mekanları da kapsayan ve yine free olan bir yürüyüş turuna katılacaktık. Bu da bize gezmek ve turun başlayacağı hostele gitmek için yaklaşık 2 saatlik bir süre veriyordu. Bu süreyi değerlendirmek için tam da ara sokaklarda kaybola kaybola kendimizi merkeze atmıştık ki yağmur başladı ve en azından hafifleyene kadar bir süreliğine hediyelik eşya dükkanlarında takılarak daha sonra yapmayı planladığımız işleri önceden hallettik. Yegane önerim, çok güzel Tenten oyuncakları var, fakat hiçbirini buradan almayın. Zira Brüksel ve duty free’de üçte biri fiyatlara almak mümkün.

Bol bol fotoğraf çekmeli ve ara sokaklarda kaybolmalı geçen 1,5 saatten sonra hemen meydanda kulenin dibindeki büfelerde bir şeyler atıştırıp üzerine de birer waffle gömdükten sonra turumuzun başlayacağı hostele gittik. Tur ekibi kısa bir süre sonra geldi. muhtemelen 20-21 yaşlarında iki genç kız. Turun başlaması için en az 5 kişi gerekiyordu ve biz henüz sadece iki kişiydik. Tam turdan vazgeçip birer bira içmeye ve Brugge haritası üzerinden gidilecek yerlere bakmaya karar vermiştik ki 4 kişilik bir grup daha geldi ve tura başladık.

Tur daha önce de dediğim gibi Brugge’un tarihi ve önemli yerlerini, mimarisini, kapsıyor. Buna ek olarak In Brugge filminin çekildiği çeşitli yerlerde de film ile ilgili bilgiler bağlantılı bir şekilde veriliyor. Tur yaklaşık 3 saat sürüyor. Fakat altını çizmem gerekir ki Amsterdam ve Brüksel’de katıldığımız Sandemans’ın performansının yanına bile yaklaşamıyor. Özellikle tur tam iptal olacakken sonradan gelen 4 kişilik ekip ile iptal olmaması sanki rehberimizi üzmüş gibiydi. Öğretici, fakat önceki tecrübelerimiz kadar eğlenceli değildi… Yine de 3 saat boyunca bir kısmını daha önceden gezdiğimiz sokaklarda gezmek ve yeni şeyler öğrenmek güzeldi. Turun bize en büyük iki katkısı uzun zamandır nesilden nesile devam eden bir yerel çikolata dükkanına uğramamız ve buradan çikolata almamız ile Liege Waffle’ını keşfetmemiz oldu. Geleneksel waffle’dan farklı olarak bunun hamuruna toz şeker koyuyorlar ve pişme esnasında bu şeker karamelize olarak inanılmaz bir lezzet katıyor. Üzerine sadece toz şeker atarak yemek mümkün. Kokainman gibi oluyor insan yerken, ama değiyor. Saat 17:30 gibi Brüksel’e geri dönmek üzere istasyona gittik ve trenimizi beklemeye koyulduk. Bu bağlamda Brugge hakkında bir iki şey paylaşmak isterim. Gerçekten çok fotojenik bir yer. Mimarisi olsun, tarihi olsun, hikayeleri olsun inanılmaz bir şehir. Kartpostal dedikleri şehir gerçekten Brugge. Fakat eğer 40 yaş ve üzerinde değilseniz burada kalmanızı gerektirecek bir sebep yok. Günü birlik gelmek için ideal. Zira Brüksel’in gece hayatı ve sundukları çok daha fazla. Brugge, bir Belçika gezisinin en güzel fotoğraflarını verebilecek bir yer. Fakat bu güzelliğinin farkında olsa gerek ki aşırı pahalı. Özellikle hediyelik eşya dükkanları -Mainstraat üzerinde olanlar- Brüksel’deki en turistik dükkandan bile daha pahalı fiyat veriyor. Bir magnetten fazlasını almaya gerek yok.

Brüksel’e geri döndüğümüzde saat 18:30’a yaklaşıyordu. Yorulmuştuk, ama henüz bitmemiştik. Zira son gecemizdi. Otelimize gidip biraz kendimize geldikten sonra saat 20:00 civarında kendimizi tekrar dışarı attık. Bu sefer farklı yollardan, yürümediğimiz yollardan gitmek üzere önce Grote Markt’a gittik. Değişik yollarda kaybolmadan önce bir çok kişi tarafından önerilen Leonidas’a girerek Belçika çikolatası alışverişimizi yaptık. Zira Brüksel’e gittiğimizi bilen herkesin bizden beklentisi buydu. Dükkan önerileri boşa çıkartmadı ve fiyat/performans olarak gayet iyi bir çikolata alışverişi yaptık. Öneriyorum. Sonrasında ilk gün bir şeyler yediğimiz Fritland’a doğru yürürken Mick’in ileride çok güzel yerler olduğunu söylediği aklımıza geldi ve o tarafa doğru yürümeye başladık. Gerçekten çok güzel meydanlar ve restoranların bulunduğu bir yürüyüş sonrası listemizde olan bir yerin yakınında mıyız acaba diye Maps’e bakarken bir arkadaşın önerdiği L’Huitiere adlı restorana yakın olduğumuzu gördük ve oraya gitmeye karar verdik. L’Huitiere, hem steakhouse hem de deniz ürünleri satan bir restoran. Özellikle deniz ürünleri çok öneriliyor. Temelinde Türkiye’de çok rastlamadığımız sabit fiyatlı alternatif menüler sunan bir konsepti var ve fiyatlar “biraz” yüksek. Ben 40€’ya soğuk aperatif (hatalı seçim sebebi ile istiridye), sıcak aperatif (karidesli bir şeyler), ana yemek (NY Steak) ve tatlı (krem brule) menüsü aldım. Açıkçası benim için özelliği olan bir yemek değildi. Belki aynı fiyata çok daha iyi şeyler yemek mümkündür. Biz “beceremeyiz lan” diye ıstakoz yemedik, ama becerebilecekler için öneririm; fakat standart menüler göründüğü kadar iyi değil…

Son gecemize yakışmayan bir yemek yedikten sonra son gecemize yakışır bir hareket yapmak adına tekrar Delirium Tremens’e gitmeye karar verdik. Cuma gecesi olmasından dolayı çok kalabalıktı. Uzaktan gelen müzik sesini takip ederek alt kattaki sahnenin önüne indiğimizde Fransız aksanlı bir arkadaşın “havawij havawij yuvöhie” şeklinde Pink Floyd çaldığını görünce daha fazla dayanamadık ve geze geze otelimize geri dönerek yolculuğumuz öncesi bavulları tekrar kontrol ederek “bayıldık”.

4. Gün: Brüksel – İstanbul

Neredeyse bir haftalık iki ülke, üç şehirden oluşan yolculuğumuzun son gününe erkenden uyanmıştık. Günlerden Cumartesi’ydi, uçağımız 18:15’teydi. Takribi olarak 15:30-16:00 civarında havaalanında olmamız gerekiyordu ve 15:00’te daha önceden ayarladığımız havaalanı transferi bizi otelimizden alacaktı. Havaalanı çok uzak olmamasına rağmen daha planlı olmak adına bunu önceden ayarlamıştık. Google’dan basit bir arama ile bir çok transfer yapan şirkete ulaşmak mümkün. Fiyatları değişiklik gösterse de biz iki kişi 39 Euro’ya ayarladık. Son dakikalarınız stresli olmasın isterseniz öneririm.

Kahvaltımızı Grote Markt’ın hemen bir paralelinde yerel bir pastane/kafede yaptık. Kahve ve kruvasandan oluşan kahvaltımızdan sonra ilk olarak son güne bıraktığımız Çizgi Roman Müzesi’ne doğru yola çıktık. Çizgi Roman dünyasına Tenten başta olmak üzere bir çok mükemmel eseri kazandıran Belçika’nın bu sektörü sahiplenip bir müze haline getirmemesi zaten ayıp olurdu. Dört kattan oluşan müzenin her bölümünde farklı çizgi romanlar hakkında bilgi edinmek mümkün. Biz özellikle Torgal, Tenten ve Şirinler başta olmak üzere daha popüler kahramanların bölümlerini gezsek de, çeşitlilik dibimizi düşürmedi değil. Müzenin içindeki çizgi roman/oyuncak dükkanı ise Türkiye’de bulunamayacak kadar çok çeşit sunuyor. Çizgi roman fiyatları biraz yüksek olsa da, özellikle Tenten figürleri Türkiye ile büyük fiyat farkına sahip. Örnek olarak burada 200-250TL aralığında satılan “scene” figürlerini orada 19 Euro’ya bulmak mümkün; bu fiyat havaalanındaki duty free’nin oyuncak kısmına 4-5 Euro daha düşüyor. Bir detay daha olması amacı ile müzede free wi-fi bulunmakta. Müzeyi hakkını vererek gezmek en azından 1-2 saat alır. Fakat bizim o kadar vaktimiz olmadığından 45 dakikada hızlı bir tur atmak durumunda kaldık. Brüksel’e gelip görmeden gidilmemesi gereken mekanlardan birisi.

Müzeden çıktıktan sonra yürüyerek bol kaybolmalı bir yürüyüş turu yaptık ve bol bol fotoğraf çektik. Hazır bir kısım vaktimiz varken, ilk günkü Walking Tour esnasında gördüğümüz bir plak dükkanı aklımıza geldi. Hemen Fritland’ın karşısında olduğundan ulaşması da çok kolaydı. Yer olarak Grote Markt’ın iki alt paraleli. Buradan sonrası plak severler için. Sevmeyenler sonraki paragrafa geçebilir. Dükkana gittiğimizde hafif yaşlıcana bir adam muhtemelen yeni açmış ve günlük rutin düzenlemelerini yapıyordu. Üst kat caz, giriş katı ise Rock/Pop arşivinden oluşmakta ve alfabetik olarak sıralanmış, baya da düzenli. Genellikle ikinci el albümlerin satıldığı bu dükkanda aradığım yeni grupları bulamayacağımı anlayıp direkt olarak Pink Floyd’ların olduğu yere gittim ki yakın zamanda Londra’dan sonra gördüğüm en iyi Pink Floyd arşivi ile karşılaştım. Özellikle Wish You Were Here ve Animals’ın demo kayıtlarının bulunduğu Wish Animals Were Here adlı 2014 basımı bir double LP bulmuştum ki -muhtemelen gerizekalı olduğum için- 30 Euro’luk fiyatı pahalı geldi ve almadım. Fakat orada dinleme fırsatı buldum ve Abbey Road’da stüyoda geçen muhabbetlerin bir kısmını duymak bile bu albümü almak için değeceğini dükkandan çıktıktan bir saat sonra geri dönüş mümkün olmayan bir anda anladım. Velhasıl eğer müzik seviyorsanız, plak seviyorsanız, eski bir şeyler görmek istiyorsanız buraya uğrayın. Fiyatlar genel olarak yüksek değil, ben gerizekalıyım…

Plakçıdan çıktıktan sonra otele dönmeden önce yaklaşık 1,5 saat kadar bir süremiz kalmıştı ve açıkçası bu süreyi yemek yiyerek değerlendirmek zekice olacaktı. Hemen plakçının karşısında -Fritland’ın yanında bulunan- Old West isimli, adından da anlaşılacağı gibi Western konseptli steakhouse’a gitmeye karar verdik. Zaten listemizde olan bu restoranı bir şekilde son güne kadar sallamıştık. Menüleri biraz daha Amerikan’a yakın olsa da , kullandıkları ürünler -peynir, et…- ile lokal bir lezzet katmayı başarmışlar. Burger (patates ile) ve içecekten oluşan bir menüye 15-20 Euro arasında ödeyerek çıkmak mümkün. Türkiye standartlarında pahalı gözükse de, içinde bulunan et miktarı, büyüklük ve kalite açısından gayet tatminkar bir fiyattı. Muhtemelen akşamları daha “Old West” bir havası olduğundan daha keyifli oluyordur. “Ne yesek?” diye düşünürken karşınıza çıkarsa tereddüt etmeden girilebilecek bir mekan. Free wi-fi da bulunuyor.

Avrupa-Amerika kırması öğlen yemeğimizi de yedikten sonra yarım saate yakın bir süremiz vardı ve bunun 15 dakikası otele dönmekle geçecekti. Bu bağlamda ağır ağır, fotoğraf çekerek, biraz da farklı sokaklar kullanarak yaklaşık 25 dakikalık bir yürüyüş ile otelimize döndük. Bavullarımızı alıp lobide beklemeye başlamıştık ki kapıya gelen siyah Mercedes Vito’nun bizim için geldiği tahminim beni yanıltmadı. Son derece dakik gelen şöförümüz bizi alarak 15 dakikalık -baya hızlı- bir yolculuk ile havaalanına götürdü. Açıkçası aldığımız hizmet, buradaki ÜberXL kalitesindeydi. Bu bağlamda “Airport Taxi” adlı hizmeti öneririm. Fiyat daha önce de dediğim gibi 39 Euro.

Brüksel Havaalanı, Avrupa’nın tüm kentlerinde olduğu gibi girmesi/çıkması rahat bir havaalanı. Girdik, check-in yaptık, bavulları verdik, pasaport kontrolünden geçtik. Tam geçişten sonra Tax Free’lerimizi onaylatmayı unuttuğumuzu fark ettik. Bunu siz unutmayın diye yazıyorum. Tax Free’lerin onaylanması pasaport kontrolü öncesi, ödemesinin alınması sonrası. Pasaport kontrolünden geçer geçmez IKEA-vari bir yol ile tüm dükkanların içinden geçerek Gate’lere bağlanıyorsunuz, ki bu hem duty free, hem de turistler için zekice; zira hem satış artarken hem de “şu dükkan neredeydi” diye aramak zorunda kalmıyorsunuz. Sıra ile içki, parfüm, oyuncak, çikolata olarak tüm standlardan geçiyorsunuz. Bir kısım daha çikolata, tütün ürünü, alkol ve oyuncak reyonunda kalan tüm Tenten mini-figürlerini aldıktan sonra (Brugge’dan almayın dediklerim bunlar işte) üzerimizde kalan son bozukları harcamak ve biraz da vakit geçirmek adına cafe’de oturarak soğuk bir şeyler içtik. Boarding saatimiz yaklaşıyordu ki kapıya gitmeye karar verdik ve o an Facebook’ta yazdığım, kelimesine dokunmadan aşağıya copy-paste yapacağım olay yaşandı;

Bruksel Havaalani’nda iki Turk’un konusmasi (su an hemen arkamda):

– ama caldigi kadar da calisiyor.

– ever oncekiler calip calismiyordu da.

– hem metrobus yapti. en faydali sey.

– evet evet, biz de biniyoruz.

(Biri Gent’de, digeri Bruksel’de yasiyor)

Son cumle vurucu: “Cok takip etmiyoruz, ama iste hep ona veriyoruz. Calisiyor”.

Cahillik malesef icimizde var, bunlar da kaniti. Iste Avrupa’ya bakan yuzlerimiz.

Bu bağlamda Avrupa’da yaşayan Türk’ler hakkında da derinlemesine bir fikir edindiğimi düşünürken tam olarak edinemediğimi bana hemen arkasından gelen;

– peygamber efendimizin doğumgünü için cup cake yapmıştım.

cümlesi ile pekiştirdim. Kültürlerin sentezlenmesi böyle bir şey heralde. Bu arada bu din/inanç/siyaset meselesinden bağımsız olarak eklemek isterim ki Avrupa’da yaşayan Türk’lerin büyük çoğunluğu gerçekten cahil ve hanzonun önde gideni. Zira boarding esnasında uçağa önce engelliler, çocuklu aileler; sonra Business Class ve sonrasında da kategorilere göre sıra ile A, B,  C, D şeklinde alım yapılırken ve biz A sırasında beklerken önümüze geçip “e biz de A’yız, yürseydin ya işte” diye zivziv yapan 20 yaşındaki kezban ve annesi bunun ayaklı kanıtı. Bu insanlar zamanında babaları bir şekilde oraya kapak attığı için pasaport sahibi olup orada yaşıyor; ben burada hala erkek halimle metrobüse binerken götümü ellemesinler diye uğraşıyor, üstüne bir de yurtdışına çıkmak için vize peşinde koşturuyorsam burada çok büyük sıkıntılar vardır. Ben, ki ayrımcılıktan nefret eden bir insanım; gerçekten bazen “kazanılan hakkın belirli şartlar altında geri alınması” gerekliliğini o gün orada gördüm. Gerçekten batıya bayan yüzlerimiz bunlarsa, Türk dendiğinde “ha bizim Esma’lar var Türk işte” diye bunlar akla geliyorsa kimse “Do you ride camels?” diye sorduklarında şaşırmasın, kınamasın. Zira o insanlar arasında 15 dakika geçirdikten sonra ben bile deveye binip binmediğim konusunda kendimden şüphe ettim… Neyse, az kaldı; sonuna geldim.

4 saate yakın -rötarsız kalktık baya baya- benim geleneksel olarak uçuş içi eğlence sisteminde Star Trek, Ece’nin -nasıl katlandı bilmiyorum- Boyhood izlediği bir uçuş ile İstanbul Atatürk Havalimanı’na saat 23:30 civarı indik. Hızlı bir duty free ve bavul alma şeysinden sonra eve gitmek üzere havaalanından çıktığım anda yaptığım ilk iş kapıdan çıkar çıkmaz bana korna ile “Ne tarafa gidiyorsunuz, atayım eve kadar?” demeye çalışan taksiciye küfür etmek oldu. Evet, ülkemi özlemiştim. Bizi almaya gelen ailemizin arabasına binerek normal şartlarda 20 dakika sürecek olan yolu, trafik yüzünden 45 dakikada giderek evimize ulaştığımızda saat 01:00’e geliyordu. Bavulları indirdik, eve girdik. Tek tesellimiz kedimizin bizi kapıda karşılamasıydı. Zaten dönmek için başka da geçerli sebep -hala- bulamıyorum…

Bütün yazının özeti olarak; Brüksel sıkıcıdır diyenlere kulak asmayın; gidin, görün. Özellikle Amsterdam’dan sonra ne kadar içseniz de, gezseniz de Brüksel size kaplıca gibi gelecektir. Ha eğer imkanınız varsa mümkün mertebe dönmeyin.