Sağlık konusunda rutine sahip bir insanımdır. Yılda iki kere grip olur ve bunları ağır geçiririm. Bir de bahar döneminde alerjik saman nezlesi tadında bir hastalığa yakalanırım, antihistaminik ilaçlar ve çeşitli burun spreyleri ile o da bir hafta içerisinde falan geçer. Ender olarak sağlığımı pek sallamadığım dönemlerde de faranjit olurum, ki bir yıl içinde geçireceğim en ağır hastalıktır kendisi (4 gündür geçiriyorum, ordan aşinayım).

Benim için korku hastalık değil aslında. Çünkü az çok hangi hastalığa yakalandığımı bildiğim için, hangi ilacı alacağımı kestirebiliyorum. Fakat reçete denen mereti yazdırmak ve dozajları öğrenmek için bir doktora muayene olma ihtiyacım her daim oluyor. 9-6 çalışan bir insan olduğum ve ev dolaylarına en erken 7 sularında ulaşabildiğim için genellikle doktordan randevu almak gibi bir şansım olmuyor ve ACİL’den giriş yapıyorum hastanelere. İşte, bu paragrafın ilk cümlesinde yazdığım; hastalık olmayan korkunun ortaya çıkışı orada başlıyor.

<flashback>

5 ya da 6 yaşındaydım. Ya da süt dişleri hangi yaşta düşmeye başlıyorsa o yaşta. Alt ön dişlerim sallanıyordu. Yeni dişler çıkmış, öndekileri ittiriyor; fakat öndekiler düşmediği için iki sıra olarak duruyorlar; annemi rahatsız ederken, beni ise adeta bir Predator havasına sokuyorlardı. Tabii ki Predator o zamanlar o kadar bilindik değildi.

Annemin kuzeni Nazan Abla’nın bir arkadaşına gidiyoruz diyerek çıktık evden. 87 model yeşil Serçe ile Minibüs Caddesi’nde bir süre gittik. Bu gidiş esnasında bana bu arkadaşın akvaryumu olduğu, çok güzel balıkları olduğu, belki bir tane de bana verebileceği anlatıldı durdu. Pazarlama ile ilk tanışmamdır bu. Bildiğin, kadının ne kadar ulvi bir insan olduğunu anlata anlata adeta bana güvenini pazarlamaya çalışıyorlardı. Tabii ki benim o zaman düşündüğüm “ehe” ve “balık” oldu.

Eve ulaşınca aslında evin ev olmadığını farketmem çok da geç olmamıştı. Zira Haydarpaşa Numune’deki tahlillerimin korkusu hala tazeydi -ki orada da annem ve Nazan Abla başroldedir; fakat o günün hatıraları başka yazıda yer alacaktır muhtemelen. Bu araya bir cümle sıkıştırarak, nedense büyük travma, korku ve hayal kırıklıklarımın (tabii ki sevinçlerim ve mutluluklarımın da) neredeyse hepsinde annemin başrolde olmasını şu an farkettim. Üzerine biraz düşünebilirim boş bir vaktimde. Neyse. Adını hatırlayamadığım arkadaş beyaz bir önlük giyiyordu. Salon diye geçtiğimiz odanın sol tarafındaki koltuk ise kesinlikle televizyon koltuğu değildi -dişçi koltuğu olduğunu bir gün sonra öğrenecektim. Bahsi geçen akvaryumu gördüm. Çok büyüktü. İçinde sayamadığım kadar çok balık vardı. Tanışma faslından sonra adını hatırlayamadığım arkadaş (bundan sonra Dişçi olarak anılacaktır) bana balıkları anlatmaya başladı;

“Bu çöpçü balık, pislikleri yiyerek beslenir, akvaryumu temizler. Bunlar bilmemne balıkları, yavrularını yer. Bunlar bambaşka balıklar, hamile eşinin karnındaki çocuğu yer, ikisini de öldürür”

Mükemmel bed-side manner. O yaştaki çocuğa verdiğin bilgiye bak. Travma. Ondan sonra “gel bana güven”. Çok güzel.

O gün bende yeterince güven uyandıramadıklarını düşünmüş olacaklar ki evimize döndük, bir sonraki gün tekrar görüşmek üzere.

Sonraki gün minör değişiklikler olmak ile birlikte yine aynı şekilde gelişti. Fakat bu sefer konular daha farklıydı. Bir çok şey için artık iğneye bile gerek olmadığı, uyuşturucu sprey ile halledilebildiğiydi. Muhabbetin gittiği yerden anlamadıysam da, annem ve Nazan Abla’nın “bak iğne de yapmıyorlarmış artık” sözlerindenortada bir puştluk olduğunu çıkartmalıydım, ama çıkartamadım. Sonra yine bir sürelik balık ve mükemmel bed-side manner muhabbetinden sonra artık insanların sabrı taşmış olacak ki işler biraz sertleşti.

Nazan Abla bir kolumda, annem bir kolumda; karşıdan gelen dişçinin bir elinde kerpeten gibi bir alet, bir elinde bir sprey. Ben “bu kadın balıklarla çok içli dışlı olmuş, beni de yavrusu sandı, yemeye çalışıcak” diye düşünürken, dişçi önce spreyi sıktı, sonra kerpeteni ağzıma soktu ve bir süre debelendikten sonra “bittiiiiiiiiiiiiğ” diyerek geri çekildi. O ara ben baya bir terör estirmiş olmalıyım ki bağırmaktan sesim kısılmış, ağlamaktan gözlerim şişmiş. Dikkat çekmek istediğim nokta; 15 saniye içinde oluyor bütün bunlar. Sonra “balık” dedim. Anlamadılar. “Bana balık vericektin” dedim. Balıkları akvaryumdan çıkartırken kullandığı ağ yırtıkmış. “Yenisini aldığımda veririm” dedi, ben de yedim. Gittik. İki dişim eksik olarak gittik.

</flashback>

Geçenlerde bir dönem yine alerjim ağır bastı ve işten izin alamadığım için hastaneye ACİL’den giriş yaptım. Doktor gelene kadar hemşire ateş ve tansiyonumu ölçeceğini söyledi. Korktum. Zira alerji için gelip kalp hastası olarak çıkmak gibi ütopik bir mevzuya takılmıştı kafam. “Ateşiniz yok” dedi o ara. Kafamı salladım. “Fakat tansiyonunuz baya yüksek” dedi. 16-9’muş. “Doktor korkusundandır, hastane ortamı beni geriyor” dedim. Güldü. Sonra doktor geldi ve bir şekilde onu da boğaz kontrolü yaparken kullandığı çubuğu gırtlağıma kadar sokmaması konusunda ikna ettim. Nasıl oldu bilmiyorum, fakat çaresiz kalınca ya da korkunca çok daha ikna edici olabildiğimi o gün farkettim.

(Eğer üşenmeyip buraya kadar okuyabilen varsa) ben hastalıktan değil, doktordan korkarım. Zaten ağır hastalık geçirmemin yegane sebebi de budur, çünkü artık dayanamayacak duruma gelmeden “belki geçer” diyerek doktordan olduğunca uzak durmaya çalışırım. Başarı oranım sıfır.

Ha bir de annem… Geçenlerde göğsüm ağrıyor dedim, anında kalp hastası oldum, kalp krizi geçirdim, by-pass oldum. mazallah öldüm. Bu kadar mükemmel ihtimaller bana anlatıldığında ben nasıl doktora gideyim? Faranjitmişim. Ölmicem.