Bir çok kişi Nissan Juke üzerine yazdığım yazının akabinde görgüsüzlük ile suçladı beni. Hani “görmemişin arabası olmuş…” hesabı. Asıl görgüsüzlüğü izninizle şimdi yapacağım. Benim her zaman arabam vardı, fakat üzerine yazı yazabileceğim bir blogum yoktu. Kaldı ki araba incelemesi üzerine uzman o kadar insan varken yazmak benim haddime değil tabii ki, fakat aldığım araç üzerine bir kaç görüşümü yazmak da beni görgüsüz yapacaksa varsın görgüsüz olalım. Ama en azından hakkını vererek olayım; bundan önceki arabam da Volvo S40’dı. İyi kaçıyodu, anadın mı? Neyse konu tabii ki bu değil.

Geçen haftasonu Zarakol İletişim Hizmet’lerinin bir toplantısı oldu. Sosyal ve dijital medya üzerine 2.0 ekibi olarak sunumlar yaptık. Benim sunumum Sony Ericsson tarafından geçen ay başarı hikayesi olarak yayınlanan bir Facebook projesi üzerineydi. Sunum hakkında detayları vermeye gerek yok, zira konu o da değil. Sunumum bittikten hemen sonra bir soru geldi; “Peki Facebook’ta bu kadar takipçimiz varken bunları nasıl satışa dönüştürüyoruz?”. Cevabım basitti. “Dönüştürmüyoruz”.

Çok basit bir mantıktır aslında sosyal medya. Öncelikli hedef hiçbir zaman satış değildir. Müşteriye dokunmak, markanın iletişimini sağlamak, en çocukca tabir ile “iletişmek”. İşte burada sadece Facebook üzerinde değil, sosyal medya üzerinde izlenen stratejilerin, ilk paragrafta bahsettiğim araba satın alma olayına bağlanmasını anlatmaya çalışacağım.

 

Aslında Nissan’ı sevmem

Yıllar yılı Nissan aslında en uzak olduğum markalardan birisiydi. Genel kanının aksine Micra’yı ikinci neslinden beri hiç sevmedim. Altima modeli ile “konuşan araba” olarak aklımda kalmış, fakat Lada, Skoda ve Renault gibi markalar ile birlikte kafama uzak durmam gerekliliği kazınmış markalardan birisiydi benim için. Bunda muhtemelen Renault ile aynı üretim bandını kullanıyor olması ve benim zamanında Renault ile yaşadığım pek de hoş olmayan tecrübelerin etkisi de vardır (kesinlikle yeni araçlarını kastetmiyorum). Nissan’ın aklımda yeren eden ve sempati duyduğum yegane modeli Sunny’di, ki onun da EX’ini değil, GL ve GLS’sini severdim, zira camları otomatikti.

 

 

Değişim ve Etkileşim

Geçmişi kurcaladıktan ve çocukluk travmalarımı geçtikten sonra günümüze dönüyorum. Üst paragrafta bahsettiğim konuların üzerinden temiz bir 15 yıl geçmiştir. İşte o 15 yıl içinde ben evlendim, iş-güç sahibi oldum ve gün geldi ya, yeni bir arabaya ihtiyacım oldu. Tesadüf bu ya, o ara Nissan Juke diye bir model çıkarttı. Kimisine göre bir Love-Deisgn, kimine göre ise Hate-Design. Bu bir gerçek. Ben olayın Love tarafındayım (şu anda). Açıkçası lansman fiyatı olarak da, tasarım olarak da ilgimi çekmişti. Zira “Şehrin Haylazı” temalı reklamlar, benim bir arabada aradığım “karakter” özelliğini kesinlikle karşılıyordu. Çok detaylı olmadan bir araştırma aptım internette. Aracın teknik özelliklerinin motor kısmında “1.5 dCi” görür görmez gözümün önünde bir Renault amblemi belirdi. Zaten Qashqai ile Koleos’un da aynı şasiyi kullandığını bildiğimden, bu aracın da Renault ile aynı banttan çıktığından artık neredeyse emindim ve açıkçası geçmiş tecrübelerim kesinlikle bana uzak olmamı işaret ediyordu. Ben de uzak durdum (bir süre).

Günlerden Cuma’ydı. Arkadaşlarla Kadıköy’de buluşmuştuk. Gece sonunda otoparka doğru giderken Onur Nissaan Juke ile geldiğini söyledi. Aracın sadece şöför koltuğuna oturdum. Motoru açmadım bile. O an iç tasarımı beni ikna etmeye yetmişti. Kesinlikle uzak durmam gereken aracı test etmem gerekiyordu. Bir gün sonra aracı test ettim, 1 ay sonra ise istediğim araç gelince satın aldım. Peki bunun sosyal medya ile ilgisi-alakası ne?

Hep söylerim, bazı insanlar ürün sattırma potansiyeline sahiptir. Bazı ürünler ise kendini sattırır. İşte bu bağlamda markalar ürün sattırma potansiyeline sahip insanlara test ürünleri gönderir. Gerek onların incelemesinden gelecek değerli fikirler, gerekse bu incelemenin ulaşacağı büyük network düşünüldüğünde, gazetenin 15. sayfasında kimin okuduğu belli olmayan bir reklamdan çok daha isabetli ve ölçümlenebilir bir harekettir bu yapılan. Bazı ürünler ise dediğim gibi kendini sattırır. Tek yapman gereken o ürünü doğru yerde ya da doğru zamanda görmendir. Bu olay ile bağlantı kurmak gerekirse, ben kesinlikle kendi önyargılarım ve geçmiş tecrübelerimi baz alarak (istatistik genellikle yanılmaz) Nissan’ın herhangi bir aracını test etmeye gitmezdim. Dolayısı ile bu aracı da satın almazdım normal şartlarda. Fakat Nissan’ın Olcayto ve dolaylı yoldan Onur’a test aracı vermesi ve benim doğru zamanda bu aracı görmem (bu etkileşim kısmı), test etmem ve gerçekten markanın değişimini görmem, beni bu aracı almaya ikna etti ve aldım.

Aslında Sosyal Medya Ürün Sattırır

Şimdi toplantıda bana sorulan soruya dönüyorum. Sosyal medya aslında ürün sattırır. Belki Facebook sayfanızdaki 25.000 kişiye değil, fakat onların çevresindeki ya da sizin içeriğinizi bir şekilde görmüş olan farklı X miktardaki kişiye. Dediğim gibi, bu direkt bir satış değildir kesinlikle. Fakat dolaylı bir satıştır. Tıpkı Olcayto ve Onur’un test için aldığı aracı görüp benim ürünü satın almam gibi. Tabii bir de şöyle bir gerçek var. Ürün kalitesi ve ihtiyaç da bu satın alım kararını etkileyen iki önemli faktör. Ama şu bir gerçek, ürün gerçekten kaliteli ve gerçekten de bir ihtiyaç varsa ürün ister 1.000 TL’lik telefon olsun, ister 50.000 TL’lik araba olsun; tüketici bir şekilde kendini ikna edip o ürünü alır.

Kendimden biliyorum.