Eleştiriye hep açık olmuşumdur. Zira eleştiriye açık olmak dediğin şey kendini geliştirmekle eş değer bi mevzu. Eleştiriyi ne kadar ciddiye alırsan o kadar kendine yeni bir şeyler katma şansın olur. İnancım bu yönde olmuştur hep. Sağolsun çevremde bu konuda yardımcı olan çok fazla sevdiğim insan var. Bugün kendimi bir şekilde geliştirebilmişsem, bu fikrine ve bilgisine güvendiğim arkadaşlarımın da payı çoktur.

Üniversitedeki ilk ekonomi dersinde hocamızın söylediği ilk cümleyi paylaşmak istiyorum konuya özet olması için; “Burada ekonomiyi öğreneceksiniz, fakat aslında hiçbir şey öğrenmeyeceksiniz. Çünkü Teori ve Gerçek birbirinden çok farklıdır”.  O zamanlar biz arz-talep eğrisinin orta noktasını bulmakla meşgul olup, tek amacımız finallerden geçer not almak olduğu için bunun üzerinde pek durmamıştık. Hatta Fundamentals of Management Sciences dersini bile hayatımın bir yerinde kullanabileceğime dair inancım vardı. Zira o finalden 97 almıştım. Eğer bir yerde kullanılabilecekse en iyi kullanacaklardan biri bendim. Fakat gerçek, güç bela geçtiğim İstatistik dersinin hayatta daha çok yeri olduğuydu ve ben rakamlardan o gerçeği farkettiğim gün daha da fazla tiksinmiştim.

Şu an ise rakamlardan son derece uzak bir işim var. Biraz psikoloji, biraz demografi, biraz da tüketici davranışının tahmini üzerine kurulu. Her zaman kafamdaki “yaratıcılğım sınırlandırılmasın, buzlu badem ile bile proje yapabilelim, kimse garipsemesin” düşüncesine uygun bir iş. Dışarıdan bakınca gerçekten çok durağan gözüküyor. Çünkü bütün gün bilgisayar başında oturup mail alıp gönderiyoruz, Facebook, Twitter ve diğer bir çok sosyal paylaşım sitesinde takılıyoruz. İşin dış yüzü kesinlikle bu. Peki ya iç yüzü?

Öncelikli olarak Serkan Mutlu (@serkmutlu)’nun zamanında attığı bir tweet ile başlamak isterim; “Bir günde kaç mail okuduğumu bilsen ağlarsın”. Bu sadece prologue. Evet, bir günde kaç mail okuduğumu bilseniz ağlarsınız. Kaçını yanıtladığımı bilseniz ise beni aziz ilan edebilirsiniz. Aslında sürekli yerimde oturup ekrana bakmam, kulağımda kulaklık olması müzik dinleyip bir şeyler okuduğumdan değil; etraftaki sesler beni rahatsız etmesin ve ben işimi en hızlı şekilde bitirerek sıradaki görevime başlayabileyim hissiyatından dolayıdır. Ve evet, çoğu zaman kulaklıkta müzik çalmamaktadır, çünkü şarkı bittiğinde ya yoğunluktan yeni listeye geçmeyi unuturum, ya da kendii işe kaptırdığım için müziğin bitmiş olduğunu farketmem. Shuffle ve Repear ALL’u hala keşfedememiş bir insan olduğumu düşünenlere de öpücükler gönderiyorum.

Bütün gün sosyal medyada takıldığımız gerçeği var. Yalan bir yanı yok. Takılıyoruz. Çünkü işimiz bu. Orada markalarımızı yönetmek, gerekli içerikleri sağlamak, gerektiğinde cevap verip yardımcı olmak ve 7/24 tarama ve takipte olmak. Bunlar asli görevlerimiz. Tahmin edebiliyorum, bir çok insan “aman canım ne var günde iki tane içerik giriyorsunuz” gibi bir imada bulunacaktır yazının burasında. Ama o iş öyle değil. O içerikler binbir emek harcanarak ilgili markanın o dönem izleyeceği strateji ve iletişim planına göre bir milyon tane ilgili konunun kombine edilmesi ile hazırlanıp onaya gidiyor ki bu bile “aman canım” cümlesine Counter Target Spell etkisi yapacaktır. Hele bir de bunun proje kısmı var ki en meşakatli kısmı denebilir. Çünkü ne yaparsan yap, beğenmeyecek olan bir kesim vardır her zaman, olmaya da devam edecektir. Bir gün dünyanın en iyi insanıyken, diğer gün sebebini anlayamayacağın bir şekilde sana ve projene sanki dünyanın en basit işiymiş ve sen bunu becerememişsin gibi isim ver(e)meden laf atanlar olacaktır. Bu işi yapan herkes bunu kabul etmiştir zaten. Doğrusu da odur…

Benim hayatımda en büyük hedefim hep iyibir kariyer sahibi olup, kendi alanımda fikir lideri konumuna gelmek oldu. Şu yaşıma kadar gelememiş olmam ileride gelmeyecek olmam anlamına gelmez. Yine de yaptıklarım bu kariyer hedefi için belki bir başlangıç sayılabilir. Karakter olarak ise kimseye gidip “ben işimde çok iyiyim, işimi çok iyi biliyorum, herkes de beni çok sever, takdir eder” dememişimdir. Çünkü ben işimde ne kadar iyi olsam da insanlara bunu benim söylemem hep antipatik olacaktır. Dolayısı ile bunu ben değil, işimi iyi yaparak memnun ettiğim işverenlerimin ve müşterilerimin söylemesini sağlamışımdır. Hiçbir zaman, hiçbir ortamda kendimi önplana çıkartma ihtiyacı hissetmemişimdir, çünkü benim beraber çalıştığım kişiler kimin ne yaptığını bilmekte ve gerektiğinde takdirlerini bildirerek gerek benim antipatik olmamamı sağlamakta, gerekse kendini önplana çıkatmak isteyen insanlara selam çakmaktadır. Ama eğer illa ki duyulması ve bilinmesi gerekiyorsa ben işimi iyi yaparım. Sosyal medyada iki iş yapmış olup, kendine sosyal medya uzmanı diyenlerin aksine, ben kendime sosyal medya ve marka yöneticisi demeyi tercih ederim. Çünkü piyasada belli insanlar varken kendimi uzman olarak görmem gibi bir yalanı kendime bile söyleyemem. İleride uzman olabilirim, ama şu an değilim. Gerçekçi olmak da güzeldir bu bağlamda.

Çekemediğim ve sinirlendiğim nokta ve bu yazının özeti ise şu; kendini uzman ve yaratıcı zanneden bir çok insanın; aslında içyüzüne dair hiçbir fikri olmadığı şeylere kişisel sorunları sebebi ile başk şeyleri bahane ederek saldırması. Ben kimseden beni takdir etmesini istemiyorum, ihtiyacım yok. Egomanyak değilim. Fakat yapabildiğiniz en yaratıcı iş ortada insanların gözünün önündeyken başkalarının belirlenmiş koşullar ve kısıtlar içerisinde, gecesini gündüzüne katıp yarattığı şeylere saldırmayın. İşte o zaman bu yazının belirli yerlerinde bahsedilmiş olan o antipatik tanımından hiçbir farkınız kalmıyor. Gerektiğinde hakkın verin, gerektiği kadar eleştirin. Eleştirin ki kendimizi geliştirelim, daha iyisini yapalım. Ama eleştiriniz bok atma sınırına asla gelmesin. Sizden istenen bir Artı Rep ya da Like değil, dürüstçe fikir beyanı. Fakat o kadar kompleksliyiz ki olayı kişiselleştirdiğimiz anda dürüstlüğün ortadan kalktığını bile anlayamıyoruz. Belki de oyunun kuralı budur. Katılım şartlarını da okumak gerek…