18 Temmuz 2005’te yazmışım blogumdaki ilk yazımı. Bir gün önce ölen dedem hakkındaymış. Bugünse 21 Ocak 2015. Neredeyse 10 yıl geçmiş. 5 gün önce o yazının diğer kahramanı olan anneannem öldü. Bu yazı da O’nun hakkında olacak. Okusa beğenirdi muhtemelen, zira okumayı severdi rahmetli.

Yıllarca subay olan dede ile tüm Türkiye’yi gezmiş, 3 çocuk ve 3 de torun büyütmüş bir Kızıltoprak sakiniydi anneannem. Çocukluk dönemimin en baskın ve etkili karakterlerinden biriydi; zira 12 yaşıma kadar neredeyse her günümü onunla geçirdim. Bana 27 yıl önce tavla oynamayı öğreten de oydu, ilkokula başladığım gün beni kapıda bekleyen de, yazın basketbol okulunda beni bekleyen de, bugün çikolata yemememin sebebi de (bu çok başka bir hikaye, hiç girmeye gerek yok).

Hükümet gibi kadın değildi. Bir dönem öyle olmuşsa da biz göremeden düşmüş o hükümet. Benim dönemimde mercimek, börek, tavla, ajans, kulaklık (kulakları ağır işittiğinden televizyonu izlerken takardı), bulgur pilavı, Kalamış Parkı, Kızıltoprak, Fenerbahçe, orduevi gibi keywordlerin tanımladığı bir kadındı anneannem. Üç çocuğundan birisi halen Berlin’de yaşayan, birisi uzun süre Viyana’da yaşamış ve uzun yıllar önce dönmüş, diğeri ise ülkesinde kalmayı tercih etmiş bir kadın…

Yanılmıyorsam 2013’ün 15 Nisan’ıydı ilk rahatsızlanması. Sarılık geçiriyordu ve demansın da verdiği unutma/hatırlayamama ile rengini gördükçe sürekli şaşırıyordu. 16 Nisan’da ise gelen test sonuçları hastalığın sarılık değil, yüzbinde bir görülen safra kesesi kanseri olduğunu söylüyordu. Zaten O’na da o yakışırdı, zira koskoca anneannem boktan bir kalp krizinden ölecek değildi. Hastalığı bile yüzbinde bir görülen bir şey olmalıydı. 17 Nisan’da -Ece’nin doğumgününde- kısmen başarılı bir operasyon geçirdi ve aslında hastalığın düşünülenden daha ileri bir safhada olduğu fark edildi. Doktor o gün sonbaharı göremeyeceğini ve en fazla 3 ay yaşayacağını söyledi.

Aradan yaklaşık 2 yıl geçti. 2013’te sonbaharı görmesi zor olan anneannem geçen hafta Cumartesi sabahı vefat etti. Demans yüzünden farkında olmasa bile kısmen kanserle iyi bir şekilde savaşarak. Zaten ne o farkındaydı hastalığının, ne de biz ona fark ettirme çabasında. Çok uzun süre acı çekti. Kendisini ölmeden bir hafta önce gördüğümde aklıma gelen ilk şey, dedem öldüğünde söylediği cümleydi;

“bu kadar iyi bir insan… bu kadar cok aci… hic haketmedigi seyleri yasadi… acisiz , huzurlu gitti sonunda… kurtuldu…” – anneanne.

Bu kadar iyi bir insan… Bu kadar çok acı… Huzurlu gidip gitmediği kısmını bilemiyorum, fakat kurtulduğu konusunda ilk telefon geldiğinden beri kararım net. “Kurtuldu”.

Bir çok açıdan şanslı kadındı anneannem; iki torununun evliliğini gördü, birinin çocuğunu gördü, az daha kalsa muhtemelen üçüncünün de evliliğini görecekti; gerçi görse de hatırlamazdı ama neyse.

Kendi açımdan malesef son 3 ay ben kendisini göremedim. Zira her gördüğümde o çocukluğumun büyük bir kısmını kaplayan kadının erimesine şahit olmak benim için kaldırılabilecek bir şey değildi. Zaten görmediği sürece beni hatırlamıyor, dolayısı ile sormuyordu. Zaten ben de annemlere olur da beni sorarsa “az önce buradaydı, şimdi gitti ya” gibilerinden bir şeyler söylemelerini rica etmiştim. Bir açıdan “Teşekkürler demans”.

18 Ocak’ta Zühtüpaşa Camii’nden kaldırdık anneannemin cenazesini. Dedemle aynı yerden. Yenimahalle Mezarlığı’nda defnettik aynı gün. Dedemin yanına. Uzun süredir beklediğimden mi bilmiyorum, ama düşündüğüm kadar bir duygu yoğunluğu ya da patlaması yaşamadım. Hatta annemden ilk telefon geldiğinde belki onun da sesinin iyi ve rahatlamış gelmesinden dolayı sesim bile titremedi. Üzüldüm mü, sevindim mi; onun bile farkında değilim, çünkü durum gerçekten bu iki duygunun arasında kalınmasını gerektirecek bir kıvamdaydı son birkaç aydır. Ama iki yüzlülük olmaması adına kurtuduğu için sevincimin daha fazla olduğunu da belirtmem gerekiyor. Zira aksini söylersem yalan söylemiş olurum.

17 Ocak’ta anneannem öldü. Yaklaşık 2 yıldır yaşadığımız “bekleyiş” ve hayatımızın her anında etkili olan “ya bir şey olursa” süreci sona erdi. Zaten 2005’te dedem öldükten sonra 2007’de de Kızıltoprak’ta benim büyüdüğüm evi de yıkmışlardı. Bu bağlamda çocukluğuma dair hatıraların en büyük kısmının da 17 Ocak itibari ile öldüğünü söylersem yalan olmaz. Belki tekrar çikolata yemeye bile başlarım.

Güle güle Müjgan Kaya, bulmacalarla tavla bana emanet.