Daha fazla fotoğraf için; instagram.com/nactarum

Daha fazla fotoğraf için; instagram.com/nactarum

Hollanda sağolsun, Nisan ayındaki gezimiz için vize başvurusu yaptığımızda bizi kırmadı ve 6 aylık vize vermişti. Pasaport elimize geldiği gün o vizenin dibine vurmaya karar vermiştik zaten. İşte o dibe vurmanın ilk adımları Amsterdam, Brüksel ve Brugge’da atıldıktan sonra ikinci adımı da yakın zamanda Türk’lerin tatil cenneti olan Chios (Sakız Adası)’ta atıldı.

Tüm olay aslında Antalya-Çeşme arasında gidip gelirken bir arkadaşın “SİZ MANYAK MISINIZ?” diye araya girmesi ile başladı. Bu cümleden sonra gelişen olaylar, iki günlük kısa bir süre içinde uçak bileti, feribot bileti, otel rezervasyonu ve araba kiralama adımlarının atılmasına sebep oldu ve bir şekilde aşırı hızlı bir şekilde Sakız Adası’nda bayram tatilini geçirmeye karar vermiş olduk. 16 – 19 Temmuz tarihleri arasında Sakız’daydık. İyi gittik, keşke dönmeseydik. Bu yazı, onun yazısı.

1. Gün: İstanbul – İzmir – Çeşme – Chios – Lithi – Kataraktis – Karfas

Gün kaybetmemek adına Pegasus’un 06:10 İzmir uçağına bilet almıştık. 09:30’da Çeşme’den feribotumuz vardı ve bu da bize İzmir-Çeşme arasını da hesaplayınca bir aksilik olmazsa 45-60 dakikalık bir süre bırakıyordu. Bu bağlamda 30-60 dakikalık bir rötarı kaldırabilecek durumdaydık, zira bayram arefesiydi ve rötar olmaması mümkün değildi.

Sabiha Gökçen’e gitmek için Acıbadem’den saat 04:00’te çıktık. Normal şartlarda 20-25 dakika süren bir yol kendisi bilmeyenler için. Aslında her şey gişelere kadar çok iyi gitmişti. Fakat sonrasında her şey ne kadar kötü gidebilirse o kadar kötü gitmeye başladı. Önce trafik durma noktasına geldi, sonra durdu. 20 dakikalık yolu 1 saat 15 dakikada giderek hayatımızda ilk defa arabayı valeye bıraktıktan sonraki 15. dakikada uçaktaydık. Burada Türk insanının tatile arabayla gitme aşkı ve bunu gerçekten rahatlık/lüks sanması üzerine ili paragraf yazı yazabilirim; ama yazmayacağım. Sadece büyük gereksizlik olduğunu söylemekle geçiştireceğim.

Uçağımız korktuğumuz kadar olmasa da -rötar olarak geçmedi- 20 dakika geç bir şekilde 06:30’da kalktı. Zaten gece 3’te kalkmış olmanın da verdiği kafa ile uçuştan hatırladığım tek şey deli gibi aç olduğum -zira planımıza göre Wings Lounge’da kahvaltı edecektik, fakat trafikten dolayı olmamıştı- ve pilotun inişe geçtiğimizi bildiren anonsu. Saat 07:20’de İzmir Adnan Menderes’e inmiştik. Buradan bizi, daha önceden ayarladığım ATS Transfer alarak Çeşme’ye götürecekti. Bu bağlamda ATS Transfer’i tavsiye ederim. Detayları Google’dan küçük bir arama ile bulmak mümkün, zira yazmak sıkıntı yaratabilir. Tek altını çizeceğim nokta, İstanbul’da Über’den aldığım hizmet kalitesinde bir hizmet aldım ve ilerleyen dönemde tekrar gittiğimde kendileri ile çalışacağım. Uçmadan, stres yapmadan, aşırı sakin bir yolculuktan sonra saat 08:40’da feribotumuzun kalkacağı Çeşme Ulusoy Marina’ya geldik.

Biletlerimizi adadaki arabamı da kiraladığım şirket olan Chios Sunrise Tours’dan almıştım. Yanılmıyorsam 20€ gibi bir ücreti vardı biletlerin. Biletleri alır almaz scan edilmiş hallerini zaten mail olarak göndermişlerdi. Fiziksel biletlerimizi almak ve check-in yapmak için iskelenin hemen yanındaki gişelerine uğradık ve pasaportlarımız ile 5 dakika içinde check-in’imizi yaparak biletlerimizi aldık. Sunrise Tours’un hemen yanında Ertürk Line’ın da gişesi bulunmakta, fakat orada inanılmaz bir sıra vardı. Bu bağlamda tercihimden ne kadar memnun kaldığımı düşünüyordum ki pasaport kontrolü sırasını gördük. Sıra -özellikle bayram ve resmi tatillerde- inanılmaz uzun oluyor(muş). Yaklaşık 20 dakikalık bir süre sonrasında pasaport kontrolünü geçerek Duty Free alanına geçmeyi başardık. Tabi bu süre içerisinde “amma da türk var ha, şimdi gitsek alırız adayı aslında ehe ehe ehe” seviyesindeki esprilere birden fazla kez maruz kaldık. Türk insanları olarak sabahın 9’unda Duty Free’de alış veriş yapacak enerjiyi nereden buluruz diye sorgulayarak direkt olarak iskele alanına çıktık ve San Nicolas feribotunu beklemeye başladık. Sorunca gösteriyorlar ama bilgi olması açısından hemen kafeteryanın karşısına yanaşıyor San Nicolas. Mavi-Beyaz, iki araba alabilen çok da büyük olmayan bir feribot. 15 dakika gecikme ile geldi ve 9:45’te kalkarak 45 dakikalık yolculuk sonrası bizi 10:30’da adada indirdi. Buraya kadar her şey çok güzel. Buradan sonra ikinci faz pasaport kontrolü kısmı vardı, ki Türk insanı yine kendini göstererek dünyanın en huzurlu yerlerinden birinde birden fazla kez kavga çıkartmayı, sabahın 10 buçuğunda sesini yükseltmeyi başardı. Malesef gerçekten kendimizi fazla önemli gören bir milletiz. Neyse… Saat 11:00 civarında pasaport kontrolünü geçmiş ve iskeleye 100 metre mesafede bulunan Sunrise Tours ofisinin yönlendirdiği Europe Car’dan arabamızı almıştık. Sağolsunlar, bize güzel bir Nissan Micra ayarlamışlar. Zaten adadaki arabaların %80’i bu sınıf. Geri kalanlarda genellikle Nissan Navarra tadında büyük araçlar. İlk durağımız Karfas’taki otelimiz olan Hotel Erytha Resort olacaktı. Henüz odalarımızın hazır olmayacağını düşünerek yola çıktık. Adanın Çeşme’ye bakan kısımlarında Turkcell çektiği için Google Maps ile rahat bir şekilde otelimizi bulduk. Resepsiyonda bekleyen 4-5 ailenin aksine bizim odamız hazırdı. Ama daha ilginci herkesin Türk olmasıydı. Burada bilgi olarak, Karfas Türk’lerin çok fazla tercih ettiği bir yer(miş), zira merkeze en yakın plajlardan biri. Güzel de bir plaj. Ama hem talepten dolayı çok kalabalık, hem de gerçekten o kadar fazla Türk var ki Caddebostan Sahil’den bir farkı kalmıyor. O yüzden biz tatilimiz süresince burayı hiç tercih etmedik.

Odamız otelin yeni yapılan binalarındaydı ve Çeşme’ye bakıyordu. Ek olarak bulunduğu yamacın tam kenarında olduğu için balkonumuz ve deniz infinite pool tadında bir görüntü oluşturuyordu. Fiyat olarak adadaki bir çok otelden -muhtemelen- daha pahalı olmasına rağmen verdiğimiz parayı sonuna kadar hak etti açıkçası. Kahvaltı dahil gecelik 100€ ödedik kendisine. Dediğim gibi gecelik 20-30€ civarında oteller/odalar bulmak da mümkün, bu otel tamamen bizim kişisel tercihimizdi. Fiyat olarak yüksek olsa da lokasyon olarak hem merkeze, hem de ana yollara yakın olmasından dolayı inanılmaz işimizi de gördü… Mükemmel manzaralı odamıza yerleştikten sonra ikinci durağımız olan Agia Fotini (Fotini Plajı)’ye doğru yola çıktık.

Agia Fotini, Karfas’tan 15 dakika mesafede, yine Türk’lerin çok tercih ettiği plajlardan birisi. Plaja inen yolun hemen sonunda ücretsiz bir otopark alanı var. Plaja yakın olan kısımdaki ücretliye girmek gereksiz. Arabamızı park ettikten sonra hemen plaja inen merdivenlerde Erdem ile buluştuk. Sabah saat 03:00’ten beri yaklaşık 9 saatlik bir açlık yaşıyorduk ve ilk işimiz bunun üzerine gitmek olacaktı. Bu bağlamda daha plaja inmeden adını unuttuğum ama tam köşedeki marketin yanında bulunan tavern/cafe’ye oturduk. Adaya henüz yabancı olduğumuz için Erdem siparişleri koordine etti (ada değil, Battlestar). Burada bir kere yazayım, sonra her seferinde yazmak durumunda kalmayayım; porsiyonlar çok büyük, fiyatlar inanılmaz ucuz. Euro bazında ödememize rağmen deli ucuz. Neredeyse bir tencere, içi mini ve jumbo karides dolu bir makarna; Greek Salad, 2 adet toplamda 500-600 gr etten oluşan özel sosis ve kalamar; yanında da biralar, kolalar… 40€ hesap ödedik, ki adam başı 10€’a denk gelen bu hesap henüz başlangıçtı… Yemekler ve fiyatlar üzerine yazının en sonunda biraz daha detay vereceğim unutmazsam… Yemek sonrası saat 13:00’e geliyordu ve artık denize girmek gerekiyordu. Erdem’lerin sonraki gün adadan ayrılacak olmasından dolayı değişiklik yapma kararı alıp adanın ters tarafında kalan Lithi’ye gitmeye karar verdik.

Lithi’ye Fotini’den ulaşmamız yaklaşık 30-40 dakika sürdü. Eski Kaş-Kalkan yolu gibi hafif sakat bir yol olsa da inanılmaz manzaralar yakalamak mümkün. Gözümüz bayram ederek Lithi’ye ulaştığımızda saat 14:00’e yaklaşıyordu. Arabamızı Galera Tavern’in otoparkına bırakarak hemen önündeki şezlonglara geçtik. Bu plaj şehirden uzak ve gelmek zor olduğu için genellikle yerellerin geldiği bir yer. Dolayısı ile günü olan herkesin görmesi gereken bir plaj. Tek bir taş yok, kumsal. Denizi hafif dalgalı, ama tertemiz. Hemen arkamızda bulunan Galera da, TripAdvisor’da tavsiye edilen mekanlardan birisi. Plaja da servis yapıyorlar. Burada geçirdiğimiz 4 saat boyunca plajdaki masamıza getirilmek sureti ile bol bol bira, kalamar ve patates kızartması gibi bir tatilin değişmez unsurlarını tükettik. Ek olarak Yunanistan’ın resmi içeceği olan Frappe’den içmeyi de ihmal etmedik. Bunun karşılığında ise dört kişilik ekip 15€ ödedik. Burada da bir kere yazayım, sonra yazının sonuna kadar tekrar yazmak zorunda kalmayayım. Plajlardaki şezlong ve şemsiyeler tavern/cafe’lere ait. Bunlara oturduğunuzda hemen yanınızda “Kalimera!” diyen birisi beliriyor. Akabinde kendisine sipariş verdiğiniz anda şezlong ücreti alınmıyor. Yani 60TL’ye dört kişi hem yemek yiyip alkol alabiliyor, hem de plajın en güzel şezlonguna sahip olabiliyorsunuz. Bu İstanbul’da bir plaja kişi başı giriş ücreti, Çeşme’de ise muhtemelen otopark ücreti… Yazımın sonunda genel bir değerlendirme yaparken bunları -unutmazsam- yazacağım, ek olarak hangi plajlarda, hangi tavern/cafe’lerde vakit geçirdiğimizi de özetleyeceğim ki amme hizmeti olsun.

Saat 18:00 civarlarında akşam programımızda bulunan Roussiki’de rezevasyon yapmak üzere yola çıktık. Zaten yolumuzun üzerinde olduğu için kapıdan uğrayıp rezervasyon yaparız diyorduk ki adanın en güzel restoranlarından birinin kapandığını öğrendik. Bu sebeple aslında bir sonraki akşam planımızda olan bir diğer altenatifimiz; Kataraktis’te bulunan Meltemakis’i arayarak saat 21:00’e rezervasyon yaptık. Geç gibi gözükse de adada genellikle yemekler bu saatte yeniyor. Akabinde önce Erdem’leri, sonra kendimizi otele atarak saat 20:30 gibi otelden tekrar çıktık. Yüklü miktar rakı (uzo) içileceği ve yaklaşık 18 saattir uyanık olduğumuz için araba yerine taksi ile çıkmaya karar verdik. Taksiler genel olarak Türkiye ile yakın fiyatlarda -çok az daha pahalı, fakat mesafeler uzun olduğu için biraz fazla ödeniyor. Karfas – Fotini – Kataraktis arasını 30€’a gittik. Tabi bunda taksimizin otele gelirken -artık nereden geldiyse- çoktan 9€ yazmış olmasının da etkisi büyük. 21:00’de Meltemakis’e vardığımızda hayat aşırı güzeldi.

Meltemakis, Kataraktis’in -ki nispeten daha sakin bir lokasyon- hemen sahilinde bulunan salaş bir taverna. Masaların neredeyse hepsi deniz kenarında ve masanın yanından 1 metre genişliğinde bir kumsala inmek mümkün. Genel olarak her yerde olduğu gibi buranın da servisi gayet hızlı. Sipariş vermek biraz uzun sürse de 20 dakika içerisinde tüm yemekler geliyor. Özellikle deniz ürünleri müthiş olan bu mekanda Greek Salad, ahtapot ızgara, kalamar ızgara, tuzlanmış/sun-dried fish ve tabii ki Tzaziki yedik. Tzaziki aslında temelinde cacık, ama daha iyisi. Bence biz bırakalım, onlar sahiplensin… İçecek olarak 3 adet 20’lik uzo içildi. Denize nazır bir şekilde geçirdiğimiz 2-3 saatten sonra gelen hesap -trajikomik bir şekilde- adam başı 15€’du. Bahşiş içinde. Türkiye ile karşılaştırdığımda, neredeyse bir büyük içilen bir masadan toplam 175TL’ye -bahşiş dahil- kalkmak çok acaip geldi; zira burada o büyük rakıyı 140’tan açıyorlar. Velhasıl mükemmel bir yemeği, çok acaip bir fiyata yedikten sonra mekan sahipleri bize bir taksi çağırdı ve Fotini-Karfas hattını geri giderek 20 saatlik uyanıklık süresini sonlandırdık. Bu bağlamda Meltemakis hakkında bir iki şey söylemek gerekirse, adanın çok da uğranmayan bir bölgesinde olduğu için genellikle daha az Türk turist geliyor. Kalabalık değil, sessiz. Sadece deniz ve dalga sesi ile rakı/uzo içmek mümkün. Sahipleri bir aile. Zaten siz deniz kenarında içerken onlar da içeride kendi uzo sofralarında takılırken size hizmet ediyorlar. Cana yakın ve güzel insanlar. Merkeze uzak da olsa gidilmesi gereken bir yer. Özellikle insan içine çıkmaktan kaçınanlar ve gürültüden koşarak uzaklaşanlar için ideal. İlk gecemizde böyle güzel bir ortamı, güzel arkadaşlarla yaşamak müthişti. Ortam olarak gittiğimiz en iyi restorandı diyebilirim hiç çekinmeden.

Otele döndüğümüzde… Direkt sızdık. Ölü gibi.

2. Gün: Komi – Mavra Volia – Fotini – Keramia (Agira Restaurant) – Karfas

İlk günün yorgunluğuna aldırmadan 09:00’da uyanmayı başardık. Kahvaltımızı otelde ederken, bir yandan da rotamızı çiziyorduk. Tam Komi’ye nasıl gideceğimizi hesaplarken arka masadan da Komi övülmeye başlandı ilginç bir şekilde. Velhasıl adadaki yoğun tatilci nüfusundan dolayı 10:30’da hazır kıta olarak otelden Komi’ye doğru yola çıkmayı başardık.

Komi, Lithi’den yakın, Fotini’den uzak. Ulaşmak yaklaşık 25-30 dakika sürüyor. Yollar Lithi’ninki kadar manzaralı olmasa da gayet güzel. Ömerli-Şile yolunu hatırlattı bana. Komi’ye saat 11:00 gibi vardığımızda plajda neredeyse kimse yoktu. Arabamızı yine ücretsiz olan geniş bir alana bıraktıktan sonra kumsala indik. Arabaların genel olarak park edildiği büyük alandan plaja inince sağ taraf daha eğlenceli gibi gözükse de biz sol tarafta Karavela’nın önünü tercih ettik. Hem daha sessizdi, hem de Erdem gitmeden önce bize Karavela övmüştü. Denizin hemen önündeki şezlonglarımıza yerleştiğimizde yine o tanıdık “Kalimera” sesini duyduk ve iki frappe sipariş ederek şezlonglara bir şey ödememe adımını attık. Komi’nin denizi hafif dalgalı, kum/taş aralığında ama daha çok taşlık ve hızlıca derinleşen temiz bir deniz. Güneş tüm gün tam tepede olduğu için “ay güneşim gitti” demek mümkün değil. Deniz ve plajda uyumalı, kitap okumalı bir süre geçirdikten sonra saat 13:00 gibi Karavela’da yemek yemeye karar verdik. Burası da her plajda bulunan tavern/cafe’lerden. Deniz ürünleri taze ve lezzetli. Greek Salad, ızgara kalamar, patates kızartması ve bol biralı (Fresh Chios Beer) bir yemekten sonra Frappe’lerimiz ile birlikte 30€’luk bir hesap ödedik. Gayet tatminkardı.

Yemek sonrası plajın tam ortasından olmamızdan sebep, baştan sona bir yürümeye karar verdik. Önce sol tarafa, daha sessiz ve halk plajı gibi duran kısma gittik. Bu tarafta başka tavern/cafe yok. Daha çok evler var ve ev sahipleri plaja inerek takılıyor. Daha halk plajı kıvamında, sessiz; keyifli. Sağ taraf ise bol bol tavern/cafe barındıran taraf. Hatta bir barlar sokağı bile vardı sanırım, ama girmedik. Daha gençlerin geldiği, su sporları yapılabilen (kano, board, windsurf…) nispeten gürültülü kısım. Türkler genellikle bu tarafta oluyor. Terciih tamamen beklentiye göre yapılabilir, biz sessizlik istediğimiz için (çok yaşlıyız ya) diğer tarafı tercih ettik, pişman da olmadık…

Saat 14:30 gibi Komi dolmaya başladı ve hem daha sakin bir yere geçmek, hem de değişik bir plaj görmek için Mavra Volia’ya geçmeye karar verdik. Yaklaşık 15 dakika sonra arabamızı park etmiş, sahile doğru yürüyorduk.

Mavra Volia, diğer plajlardan değişik olarak volkanik kayalardan oluşan bir plaj. Park yeri bulmak, diğer plajlardaki gibi rahat olmasa da şans eseri tam biz geldiğimizde çıkan bir arabanın yerine girdik ve plaja indik. Sahil şeridinden plaja inince kalabalık gözükebilir, fakat hemen sağ tarafta kayalıkların üzerine çıkan merdivenler var ve buradan yukarı çıkınca hem plajın mükemmel bir fotoğrafını çekmek, hem de kayalıkların diğer tarafında bulunan, nispeten daha gölgeli ve sakin tarafına geçmek mümkün. Biz de öyle yaparak büyük kayalıkların gölgesine eşyalarımızı attık. Buranın denizi de hızlıca derinleşiyor. Özellikle denizin dibi de, plaj gibi volkanik kayalardan oluştuğu için ayağa batma etme derdi yok. Plajın etrafı kayalıklarla çevrili olduğu için çok fazla rüzgar almasa da deniz hafif dalgalı. Özellikle denizden çıkınca kayaların üzerine yatmak keyifli. İçi ısınıyor insanın. Buraya özellikle öğleden sonra gelinmesi daha doğru, zira sabah saatlerinde güneşi karşıdan aldığı için gölge alan bulmak mümkün değil ve sıcak bunalmak, deli gibi yanmak muhtemel. Turkcell çok verimli olmasa da çekiyor. Yine özellikle gençlerin tercih ettiği bu plajda da 16:45’e kadar vakit geçirdikten sonra son durak olarak hem otelimize de yakın olduğu için Agia Fotini’ye doğru yola çıktık. Yola çıkmadan önce Turkcell’i yakaladığımız ilk yerden de akşamki durağımız olan ünlü Agira Tavern’da -zor da olsa- rezervasyon yaptırdık.

Saat 17:15 gibi Agia Fotini’ye vardığımızda artık orası bizim evimiz gibiydi. Daha önce bir kere gelmiş olmamıza rağmen avucumuzun içi gibi biliyorduk. Arabamızı yine aynı yere park ettik, plaja indik. Çok kalabalık olduğu için sol tarafta bulunan şezlongsuz halk plajı kısmına serildik. Deniz burada diğer plajlara rağmen çok sakin; atanamamış Ölüdeniz gibi. Saat 18:30’a kadar arkadan da olsa güneş alıyor; Turkcell çekiyor. İçimizde kalan son kurtları da burada döktükten sonra sahil yolundan otelimize dönerek herkesin önerdiği Agira Tavern tecrübemiz için hazırlanmaya başladık. Rezervasyonumuz saat 21’deydi…

Saat 20:50’de Agira Meyhanesi’in hemen ilerisinde arabamızı park etmiştik. 5 dakika sonrasında ise dışarıdaki iki kişilik masalardan birisinde oturuyorduk. Agira Meyhanesi, ne hikmetse Türk’lerin uğrak mekanı. Gittiğimiz akşam 21:30 civarında tüm masalar doluydu ve bu masaların 90%’ı Türk’tü. Bize Erdem ve abisinin tavsiyesi ile gelmişti bu mekan. Sahibi Yorgo dost canlısı, ilgili bir adam. Siparişleri kendisi alıyor, yardımcı oluyor. Bu bağlamda siparişimizi verirken kendisine Erdem ve abisinin selamını da ilettik. Siparişimiz her zamanki gibi Greek Salad, grilled mastello cheese (hellim gibi, ama daha az tuzlu ve tavada değil, grill’de), haşlanmış ahtapot (biz ızgara istedik, ama Yorgo haşlanmış almamız konusunda ısrar etti), kalamar ve kalamari special dedikleri özel kalamarından aldık. Yanında ekmek ve dip sos ile bir de 20’lik uzo almayı ihmal etmedik. Servis yine her zamanki gibi çok hızlı. Ne kadar kalabalık olursa olsun, adamlar bir şekilde çözmüşler ve yaklaşık 20-30 dakika içinde tüm siparişler eksiksiz ve taze olarak masaya geliyor. Tüm yemekler inanılmaz leziz. Gerçekten Sakız Adası’nda yediğimiz en iyi yemekti diyebilirim. Bu bağlamda yediklerimizden öner çıkan Kalamari Special oldu. Bunu özellikle yazıyorum, zira orada yaptığım bir tespitin sonucudur. Swarm/Foursquare’e girdiğinizde bu ürünün önerildiğini göremiyorsunuz, zira müşteri kitlesinin 90%’ının Türk olduğu bir restoranda içinde domuz bacon bulunan bir ürünün önerilmemesi şaşılacak bir şey değil. Sosyal medya kullanımımız bile helal öneri/helal tweet şeklinde… Velhasıl bu yemek özel bir sos içinde pişirilmiş kalamarlar ve domuz bacon ile geliyor. Benim orada yediğim en lezzetli şeydi. Kesinlikle denenmesi gerekiyor. Bundan sonra da ikinci sıraya haşlanmış ahtapot koyarım. Hesap olarak kişi başı 15-20€’dan fazla çıkmak mümkün değil. Biz de bahşiş dahil bir şekilde toplam 40€ ödedik. Hesapla birlikte Yorgo Bey’in ikramı olarak da dondurma geldi. Sağolsun. Tekrar görüşmek dileklerimizle tavernadan ayrıldığımızda saat 22:30’a geliyordu.

Sahil yolundan Karfas’a dönerek otele gitmek yerine arabayı sahile bıraktık ve bir de Karfas’ın gece hayatını görelim dedik. Velhasıl Karfas da atanamamış bir Fethiye Hisarönü ya da Çalış Plajı tadında, bir çok barın yanyana bulunduğu, genellikle kötü müzik çalan ama güzel hizmet alınabilecek bir yer. Fiyatlar yine tabii ki çok ucuz. Bir Greek Coffee (baya Türk Kahvesi aslında), bir Frappe ve bir de nutellalı aşırı büyük waffle’a -iki kişi zorlanarak bitirdiğimiz bir boyutta- toplam 10€ gibi bir para verdik, ama buradaki tespit çok ilginç. Sipariş verirken bir Frappe bir de su istedim. Kadın bana Frappe’nin yanında zaten su getirdiklerini ve ücretsiz olarak vereceklerini söyledi. Greek Coffee’nin yanında suyu anlarım, ama Frappe’nin yanında suyu bedava verince bir garipsedim. Türkiye’de olsa bana o Frappe’yi shot bardağında getirirler, 30TL yazarlar, su için de ekstra 7 TL çakarlar. Yunan’ın ise böyle bir derdi yok. Ha böyle böyle mi battı tartışılır, ama sen çak geç Yunan baba; vur o suyu 1€’dan, kimse gıkını çıkartmaz…

Saat 00:30 civarı odamıza döndüğümüzde waffle ağırlığını koymuştu. Biz de hakkını verecek şekilde uyuduk.

3. Gün: Aphotiki – Mesta – Pyrgi – Komi – Chios

Son tam günümüzdü. Aşırı mutsuzduk.

Bugünkü hedefimiz çok da turistik olmayan ve pek kimsenin gitmediği Aphotiki Plajı olduğu için 10:00 gibi uyandık. Nasıl olsa yolu da farklıydı, hem zaten kimse de oraya gitmeyecekti. 11:00 gibi yola çıkabildik. Giderken 4 kere kaybolduk. Bunda gerek çekmeyen telefonun, gerekse Ece’nin haritayı fazla zoom’lu kullanmasının etkisi olsa da çok net kaybolduk. Mesta Köyü’ne gelmeden hemen önce girdiğimiz yol önce bizi saçma sapan bir sahil kasabasına indirdi. Akabinde “sağ dön” dediği yer, Nissan Micra’nın giremeyeceği kadar off-road olduğu için farklı yoldan gitmeye karar verdik. Sonra Mesta’nın içinden de bir hatalı tur attıktan sonra off-road yola girerek şansımızı denedik ki bu yolun bizi Mesta’yı hemen geçtikten sonraki sapağa çıkartması ile dünyamız yıkıldı-ki sapağı görüp gideceğimiz yerin o olmadığını söylemişti Ece. Velhasıl maceralı bir 45 dakika sonrasında doğru yola girmiştik. Ben buraya yazayım, bizim hatamızı başkası yapmasın. Mesta’yı geçtikten hemen sonra ana yoldan sola küçük bir ayrım var. Yunanca yazıyor ama baş harfi A. Oradan girin. Yine çok manzaralı ve baya sakat bir yolda 15 dakika gittikten sonra Aphotiki Plajı’na varmıştık. Arabayı plaj kenarındaki taşlıklara bırakmak yerine hemen plajın tepesindeki kafeye çıktık. Oraya çıkan yol da baya dik ve tek arabanın geçebileceği bir yokuş. Ama manzarası mükemmel. Zaten bu plajdaki tek mekan. O yüzden arabayı aşağı da bıraksanız bir şeyler yemek/içmek isterseniz merdivenlerden buraya çıkmak zorundasınız. Aşağı inmeden birer Frappe sipariş ettik ki hazırlanana kadar mükemmel manzaranın fotoğrafını çekebilelim dedik. Gerçekten de en güzel fotoğraflardan bazıları orada çekildi.

Aphotiki gerçekten çok alakasız -Amarigalıların deyişi ile remote- bir yerde, aşırı “bakir” bir koy. Muhtemelen 1-2 km uzunluğunda. 6-7 tane şemsiye var. Az sayıda insan gelse de şemsiye sayısı da az olduğu için hep dolu oluyor. Güneş deli tepemizdeyken şemsiye bulamayarak ilk yarım saatimizi taşların üzerinde geçirmiştik ki hemen bir tane boşalınca oraya geçtik. Burası da tüm gün güneş alan, denizi temiz, hemen derinleşen ve kayalıklardan oluşan bir plaj. Çok sakin değil rüzgar açısından. Genellikle dalgalı. İnsandan kaçmak için birebir lokasyon arayanlar için ideal. Yukarıda bulunan kafe çok fazla çeşit olmasa da güzel bir hizmet veriyor. Fiyatlar Sakız Adası geneline göre çok daha uygun. Daha önce dediğim gibi sürekli güneş aldığı için tüm günü geçirmeye müsait. Biz sabahtan gittik, fakat üşenmeyenler için daha merkezi plajlar kalabalıklaşınca öğleden sonra kaçmak için daha ideal bir yer. Sadece yolu biraz sıkıntılı olduğu için geç saatte dönmek zor olabilir…

Öğlene kadar Aphotiki’de kaldıktan sonra bir süre turistik takılmak adına Mesta ve Pyrgi köylerine gitmeye karar verdik. İlk durağımız 15 dakika mesafedeki Mesta oldu. Yaz mevsiminde denize girmek yerine buraya gelen ne kadar fazla insan olduğunu görünce ben açıkçası baya şaşırdım. 30+ derece sıcaklıkta turistik gezi yapan herkese saygım sonsuz… Arabamızı hemen Mesta’nın girişindeki meydana park ettik. Zaten köyün içine araba ile girmek mümkün değil. Mesta, mükemmel mimaride taş evlerden oluşuyor. Sokakların her biri tünel kıvamında. Köyün merkezine girmek için de kale gibi, surların arasındaki küçük bir tünelden geçerek bir meydana gidiliyor ve bu dar sokaklarda kaybola kaybola ilerleniyor. Fotoğraf çekmeyi sevenler için ideal bir lokasyon. Köyün hemen meydanında bir kilise var. Bu kilisenin yanında da bir çok restoran/kafe bulunmakta. Fiyatlar ada geneline göre daha turistik olsa da fiyat/performans açısından yine Türkiye’deki ortalama bir tatil yöresinden çok daha ucuz. Türk yemeklerine benzeyen yöresel yemeklerden yiyip toplamda 15€ hesap ödemek mümkün. Biz öyle yaptık. Yemek sonrası yine bol fotoğraflı bir yürüyüşün ardından arabamıza ulaştık ve Pyrgi için yola çıktık…

15 dakika sonra Pyrgi sınırlarına girmiş olsak da köye araba ile nasıl gireceğimizi kestiremediğimiz için içine giremedik. Sakız’daki en çaresiz anımız sanırım buydu. Bu bağlamda köyün etrafından dolaşarak arabadan çektiğimiz fotoğraflar ile yetinmek zorunda kaldık. Mimari olarak Mesta ile benzerlikler taşısa da kullanılan taşlar açısından iki köy birbirinden farklı. Birisi volkanik taşlardan yapılmışken, diğer taşların oyulması ile yapılmış. Benim buradaki önerim arabanızı köyün girişine park edip yürüyerek gezmek. En fazla 45 dakika alır muhtemelen, ama o daracık sokaklarda telef olmazsınız. Sıcağın da tepemize vurması ile birlikte yükselen deniz ihtiyacımızı karşılamak üzere Pyrgi sonrası en yakın ve sevdiğimiz plajlardan olan Komi’ye giderek yine Karavela’da Frappe eşliğinde 2 saatlik bir deniz sefası yaptık. Güneş yavaştan batmaya başlarken yine Karfas yollarına düşerek akşamki maceramız için hazırlanmaya başlamaya karar verdik.

Karfas’tan Chios merkeze 10 dakikalık bir yolculuk sonrası saat 20:00 civarında vardık. Bilmeyenler ve ne yaparız diye düşünenler için, o saatlerde merkez nispeten ferah ve arabayı feribot iskelesinin otoparkına ücretsiz olarak park etmek mümkün oluyor. Biz de aynen öyle yaptık. Daha önceden merkezde nerelerde yemek yiyebiliriz araştırmamız sonucunda Το Λαδαδικο isimli tavern/restorana gittik. Marinanın karşısındaki barların hemen iki arka sırasında, sahil yolunu kesen sokaklardan birisinde bulunuyor. İlk başta kapıdan girdiğimizde boş olması çok güven vermedi. Menü olarak da bir Agira ya da Meltemakis değildi. Fakat yine yediğimiz her şey çok lezizdi ve yine adam başı 10€’ya alkollü bir yemek yeme başarısına ulaştık. Yemekten sonra ikram edilen tatlı da bonus oldu. Tam ikinci durağımız olan Kubrick’e gitmek için kalkmıştık ki mekanın boş olmasının aslında yemeğe erken geldiğimizden kaynaklandığını anladık, zira saat 20:45’ten itibaren mekan dolmaya başlamıştı. 21:00’de ise boş masa yoktu. Burada da diğer yerlerde olduğu gibi Greek Salad, Kalamar ve Grilled/Fried Mastello gayet lezzetliydi.

Pub crawl tadında başladığımız gecede ikinci durağımız, yemek yediğimiz mekanın hemen bir alt sokağında bulunan Kubrick oldu. Kubrick, adından da anlaşılacağı gibi Stanley Kubrick filmi konseptine sahip bir bar. İstanbul’a aşina olanlar için Zeplin ile Leman Kültür arasında bir ortama sahip. Geniş bir bira menüsüne ek olarak çok iyi bir kokteyl menüsü var. Menüdeki kokteyllerin isimleri tabii ki bol Kubrick göndermeli. Kokteyller alkol açısından eli bol şekilde yapılıyor, bardakları çok büyük ve gerçekten gurme denilebilecek kadar farklı ve lezzetli. Her kokteylin yanında -işte Yunan’ı batıran sebep- su, çerez ve Portekiz’deki tapas konseptinde mini-dürümler servis ediliyor. Çalışanlar genç, kitlesi de Kadıköy’ü andırıyor biraz. Fiyatlar ise her yerde olduğu gibi aşırı ucuz. İki adet neredeyse kova boyutundaki bardak ile servis edilen kokteyle -Space Odyssey- 14€ ödedik. Yanındaki ikramlar daha önce de dediğim gibi ücretsiz… Eğer başka bir durağımız daha olmasaydı burada kalıp 3-4 farklı çeşit daha denemek isterdim, fakat bir sonraki durağımız bizi beklediği için yaklaşık 1 saatlik bir süre sonrasında geceye devam etmek üzere mekandan ayrıldık.

Gecenin üçüncü ve son durağı adanın bir diğer hype mekanlarından Oz oldu. Burası da Kubrick gibi kokteyl açısından çok geniş olan bir bar olsa da, konsept olarak daha çok İstanbul’daki pahalı barları andırıyor ve kokteyller üzerine uzmanlaşmışlar. Mekana kapıdan girerken “adam başı 30€’dan aşağı çıkamayız” izlenimi tamamen İstanbul’da yaşadığımız için… Mekan Kubrick’ten çıkınca hemen sola döndüğünüzde 50 metre kadar ileride bir pasajın içinde. Uzun ve ince bir alanı var. Basık gibi gözükse de aslında baya geniş ve üzeri açılabildiği için ferahlıktan ödün vermiyor. Mekan iki kardeş tarafından işletiliyor. Kardeşlerden birisi mekanın ana işletmecisi, diğeri ise -muhtemelen- barda görebileceğiniz, barmenlik adı altında sanat yapan eleman. İki adet birbirinden farklı kokteyl içtik ve muhtemelen 32 yıllık hayatım boyunca gittiğim en iyi kokteyl bar burasıydı diyebilirim. Gerçekten işinde üst düzey bir barmen tarafından özenle yapılan ve hepsi birbirinden farklı konseptte servis edilen geniş bir kokteyl menüsü bulunmakta. Fiyatlar 6€ ile 8€ arasında değişiyor ve yine kokteyllerin yanında oturur oturmaz su, çerez ve tapas mahayetinde lezzetli bir şeyler ikram ediliyor. Özellikle barmenin işini nasıl yaptığını daha iyi izleyebilmek adına masalar yerine bara oturmayı tercih ettik ve oturduğumuz süre boyunca birbirinden farklı 8 adet kokteylin nasıl özenle yapıldığına şahit olduk. Ağzımız açık kaldı desem yeridir. Burası aslında adanın yerlilerinin pub crawl’larda sondan bir önceki durağı oluyormuş genelde. Buradan sonra genellikle Suenos’a ya da plaj partilerine geçilirmiş. Fakat biz sonraki gün erkenden otelden ayrılmamız gerektiği için malesef kös kös otelimize geri dönmek durumunda kaldık. Eğer Sakız Adası’nda merkezde bir gece geçirilecekse bu üç barı peşpeşe dizip bir pub crawl yapmak mükemmel bir aktivite… Önermiyorum, altını çiziyorum.

4. Gün: Fotini – Çeşme – İstanbul

“Her şey başladığı yerde bitsin” diyerek uyandığımızda son günümüzü Fotini’de geçirmeye karar verdik. Kahvaltımızı ettik, otelle vedalaştık, arabamıza binip Fotini’ye geçtik. Pazar olduğu için nispeten daha kalabalık olsa da sabahın erken saatleri olmasından dolayı ilk gün yemek yediğimiz tavern’in şezlonglarında rahatlıkla yer bulduk, birer Frappe içerek plaja giriş ücretimiz olan toplam 5€’u aradan çıkarttık.

Ada ile kısa ama güzel olan münasebetimizin bitecek olmasının hüznünü silmek adına Fotini’de geçirdiğimiz 3 saatin her saniyesinden keyif almaya çalışarak bir plaj günü yaşadık. Sonrasında ilk yemeğimizi yediğimiz tavern’de son yemeğimizi yiyerek Chios’a -merkez- doğru yola çıktık. Son yemeğimiz yine adam başı 10€ ve içkiliydi…

Kiralık araç varsa en çok merak edilen konu benzindir. Biz 4 günlük süre boyunca yaklaşık 450km yol yaptık. Bu da bize 37€’luk bir benzin masrafına mal oldu. Nissan Micra’mız yarım depodan biraz fazla benzin tüketmişti bu süre boyunca ve halen 300+km mesafe göstermekteydi. Bu bağlamda buraya gelip araç kiralayacaklara fazlası ile öneririm. Özellikle yine altını çizmek isterim ki delikanlılık yapıp düz vites falan kullanmaya kalkmayın. Çok virajlı, rampalı ve sakat yol var. 5€ fazla verip otomatik alın, huzur bulun.

Merkeze inip arabayı teslim ettikten sonra bavullarımızı bir süreliğine Europe Car’a emanet ederek ufak tefek gezindik. İlk işimiz feribot biletlerimizin check-in’ini yapmaktı, fakat Sunrise’ın ofisinin kapalı olması ile kısa süreli bir panik yaşadık. Sonrasında Çeşme ofisini arayarak öğrendik ki bilet check-in’ler iskelede binerken yapılıyormuş. Boşuna panik yapmayın diye yazıyorum bunu. Pazar günü saat 16:00’da her yer kapalıydı. Açık olan 3 yer gördüm, 3’ünün de işletmecisi Türk’tü. Tesadüf olamaz muhtemelen, ama bir mantık ki Pazar günü saat 17:30’da feribot var, iskeleye 300 metre mesafedesin, bir zahmet dükkanını kapatma be arkadaş. Bak batıyorsun sonra… Açıkçası bir çok turistik zerzevat var satın alınacak. Sakızlı bir milyon tane yiyecek vardır belki. Biz sadece yemeklere katmak için bir paket sakız aldık. Adadır, kesin vardır diyerek yola çıktığım bileklik avında karşıma çıkan tüm bilekliklerin DealExtreme’de 0,2$’a satılan şeyler olduğunu görmemle yıkılsam da en son bir dükkanda Made in Greece tandanslı bileklikler gördüm ve aldım. Başka da bir şey almadık. Çok ilginç bir şekilde dükkandan çıktığımızda gayet normal insan görünümlü birisi bizi durdurup vergi denetçisi olduğunu ve dükkanın bize fiş verip vermediğini sordu. Her Türk’ün yapacağı gibi fişi alır almaz çöpe atmıştım, fakat kendisini bir şekilde fiş verdiklerine inandırabildim. Zaten adam Türk olduğumu anlayınca çöpe attığıma inanmamazlık etmedi. Tanımışlar bizi…

Sonrası ise 17:30’da kalkan bir feribot, 2 saate yakın rötar yiyen bir uçak ve bir şekilde eve dönüş. Bahsine bile gerek yok… Hoşbulduk canım (!) ülkem.

Özet:

  • Merkezden uzak plajlara gidin.
  • Araba kirlayın. Toplu taşıma yok.
  • Yemekler çok lezzetli, bol bol yiyin.
  • Süt ürünleri çok kaliteli, onları da bol bol deneyin.
  • İlla bir bira içecekseniz Chios Fresh Beer için.
  • Uzo rakıdan daha hafif, ama abanın. Öldürmüyor.
  • Mesta ve Pyrgi’yi ihmal etmeyin. Uzak ama çok güzel.
  • Çeşme’ye ya da Bodrum’a gitmek yerine buraya gidin, zira çok daha ucuz.
  • Bir üst madeye ithafen vergilerin 30%’a çıkma durumu konuşuluyor. Bu olmadan gidin. Zira ÇOK UCUZ.

Aklıma başka bir şey gelirse buraya ekleyeceğim. yazı çok uzadığı için kafamdakilerin bir kısmını unutmuş olabilirim. Velhasıl gidin, görün, mümkünse gelmeyin.