Prag – İstanbul – Acıbadem
Yazının ilk iki kısmına buradan ve buradan ulaşılabilir.
28.04 – Prag
EC 273 her zamanki gibi dakik bir şekilde 9:32′de kalmak üzere Budapest-Keleti istasyonunda bizi bekliyordu. Giderken kullandığımız trenden farklı olarak, bu tren kompartmanlıydı. Trene binmeden önce üzerimizde kalan son Forint’leri de harcamak için “mükellef” bir kahvaltı ve öğlen yemeği alışverişi yaptık. İhityacımız olanı aldıktan sonra üzerimizde kalan 20 TL karşılığı Forint’i harcayabilmek için Ginger Ale, Cherry Coke, Haribo gibi yolda bizi meşgul edicek türlü abur cuburlar aldıktan sonra trenimize bindik (Cherry coke is overrated).
Altı kişilik kompartmanda yanımıza dört kişilik bir Alman ekip geldi. Hiç muhabbet etmedik. Hem beş gündür gezmenin yorgunluğu ile her boş anı dinlenmek için kullanmak amacı ile, hem de pek konuşkan ya da kafa dengi bir ekibe benzemedikleri için çok da büyük bir kayıp olmadı bizim için. Tren her zamanki gibi dakik olarak 9:32′de kalktı ve biz yine e-mail çıktılarımızı bilet şeklinde kullanarak yolculuğumuza başladık. Tren Budapeşte – Bratislava – Brno – Prag – Berlin hattında çalışıyordu ve biz Prag’da indikten sonra yaklaşık altı saatlik daha yolu vardı. Kendi yolculuğumuza ait altı saat içinde Ece, Hugh Laurie’nin Silah Tüccarı’nı (sonunda), ben de Neil Gaiman’ın Amerikan Tanrıları’nı (buna da sonunda) bitirdik. Yolun buradan sonrasına Ece iPod ile, ben Murat Menteş’ten Dublörün Dilemması ile devam edecektik.
Prag’a vardığımızda saat 15 civarlarıydı. Yolculuğumuzun ilk ayağında istasyondaki bir “outlet” mağazasının ne kadar “outlet” olduğunu görmek için girdiğimde gerçekten “outlet” olduğunu 20€’ya New Balance, 40€’ya Vans satıldığını görünce farketmiştim. “Affetmem!” nidaları ile eve gitmeden önce dükkana uğradık, fakat 20€’ya da olsa içime sinen bir model göremediğim için hüzünlü bir şekilde evin yolunu tuttuk -yine de bu dükkana bakılmasını tavsiye ediyorum. Prag Tren İstasyonu’nda hemen içeride, kapının yanında.
Prag’daki evde dört gün geçirmiş ve sadece iki gün ayrı kalmış olmamıza rağmen, eve girdiğimizde yuvama dönmüş gibi hissettim. Bir bağ oluşmuştu Prag ile aramızda. Bir – iki saatlik dinlence ve çanta boşaltımından sonra tekrar Prag sokaklarına vurduk kendimizi. Budapeşte’ye geçmeden önce Utku, Charles Bridge’in karşı tarafında küçük ve daha az kalabalık meydanlar ve buraların baya huzurlu olduğundan bahsetmişti. Çıktıktan sonra saat kulesi üzerinden Charles Bridge’e, oradan da karşıya geçerek bu meydanlara yürümeye başladık. Yol üstünde Utku akşam için güzel bir Meksika Restoranı’nda rezervasyon yaptı (Cantina) ve akşam yemeği planlarımız da bu bağlamda tamamlanmış oldu.
Köprünün karşı tarafı daha Anadolu Yakası kıvamındaydı. Daha az turistik, daha az kalabalık, daha huzurlu. Çoğu mekanın fiyatları halen turistik olmasına rağmen Bağdat Caddesi’nin sokak olanı izlenimini uyandırıyordu. Uzuncana bir süre boyunca yürüdük, gezdik, dünyanın en dar sokağını gördük -ama girmedik, zira hakkaten çok dardı ve girmeyi bekleyen çok fazla insan vardı, Urquell Pilsener mağazına girerek ufak tefek de olsa hatıralar aldık ve nehir kıyısına inerek yürüyüşümüze oradan devam ettik, zira akşam olmuş, rezervasyon saatimiz neredeyse gelmişti.
Cantina’ya rezervasyon saatimizden yarım saat kadar önce gittik. Hem turistler, hem de Prag’ın yerlileri tarafından baya sevilen bir mekan olsa gerek ki çok kalabalıktı, fakat kaliteli olduğu her yerinden belli oluyordu. Masamız hazırlanana kadar bizi bara aldılar ve bugüne kadar içtiğim en güzel Mojito’lardan birini içtim. Cantina’ya gidecekler için yegane tavsiye olarak “ÇOK SICAK” tanımını yapmam yeterli olacaktır. Restoranın içi gerçekten çok sıcak. üzerine içtiğimiz bol buzlu Mojito’lar ve soğuk içecekler de o akşam benim hasta olmamdaki en büyük etkenlerdi hatta. Kişisel tecrübe olarak bunu da paylaşmak istedim. Ve ek olarak, yanınızda kesinlikle bir grip ilacı bulundurun. Nachos, Fajitas ve kırmızı etten oluşan güzel bir yemek yedik. Yanında da bol bol içtik. Fiyatlar turistik olmasına rağmen, İstanbul’un turistik fiyatlarının yanında bahşiş gibi kaldı ve iki kişi toplam 120 TL gibi komik bir rakam ödedik diye hatırlıyorum -140 da olabilir, yalan olmasın. Daha sonra yine geldiğimiz yoldan Charles Bridge ve saat kulesinin önünden geçerek nehrin diğer kıyısında takılmak üzere yola çıktık.
Günlerden Cumartesi olmasından dolayı Prag’a, özellikle Almanya’dan çok fazla turist gelmişti ve turistik mekanlardaki o kalabalık adeta bölünerek çoğalmıştı. Oturacak mekanlarda yer bulamadığımız için nehir kıyısında aslında olmayan bir bankta yarım saat kadar takıldık, muhabbet ettik. O süre içinde Avrupa’lı insanın rahatlığına, önümüzden yalpalayarak geçen sarhoş bir turistin, Kadıköy Meydanı’na tekabül eden bir kalabalık içinde ağacın dibine işemesi ile şahit olduk, takdir ettik, ağacın etrafından dolaşarak yolumuza devam ettik. Hedef olarak EV belirlediğimiz son akşam yürüyüşümüz esnasında Hægen Dasz’da ufak bir dondurma molası vermeyi de ihmal etmedik. O an farkettim ki benim için dondurma dediğin Magnum ve Baylan’daki kuplar. O kadar şahane süslenmiş dondurmayı yerden bile sıkıldım, ama güzel olduğu gerçeğini değiştirmez.
Eve geldikten sonra bir haftada geleneksel hale getirdiğimiz Family Guy – Star Wars izlemeyi, Something Something Something Dark Side ile devam ettirdik. İşte o ara başlayan boğaz ağrım ve hafiften çıkan ateş beni mutsuzluktan mutsuzluğa sürüklese de Prag’daydım ve daha yarım günümüz vardı. Bu düşünceler ağır bastı ve ateşim düştü (acaba?).
Son sabahımızın bir Pazar sabahı olmasından ötürü biraz daha geleneksel takılmaya karar verdik. Şahane bir menemen ve ezine peyniri ile desteklediğimiz otel jargonunda continantel kahvaltımıza, Utku ile Paul’den aldığımız Trabzon Usulü Prag ekmeğimiz de ekstra bir güzellik kattı. Tabi ekmeği alırken ne zamandır içimizde ukte kalmış olan macaronlardan da almayı ihmal etmedik. Ama onları son keyif adı altında saat kulesinin orada yemek için saklıyorduk.
Kahvaltıdan sonra bavullarımızı topladık, gitmeye hazır hale geldik ve her şeyin tamamlandığından emin olduktan sonra macaronlarımızı da alıp saat kulesine doğru yürümeye başladık -yine. Saat kulesi meydanının hemen dibinde, stratejik olarak mükemmel yere konumlanmış olan Starbucks’tan kahvelerimizi aldıktan sonra neredeyse 30 derece olan havanın da etkisi ile gölge bir yere oturarak Prag’daki son saatlerimizi kahve-macaron-muhabbet üçlüsü ile geçirdik. Bitmeseydi güzeldi, ama malesef o da bitti.
(bundan sonrasının bir kısmını fastforward şeklinde anlatıcam, zira turistik ve Prag ile ilgili kayda değer bir şey yok)
<ffwd>Evden çıktık, metroya bindik, metrodan indik, otobüse bindik, havaalanına geldik otobüsten indik.</ffwd>
Havaalanına vardığımızda uçağımızın kalkmasına 2,5 saat kadar vardı. Check-in yaparak bavullarımızı verdik. Gelirken 20kg gelen bavulumun, dönerken sadece 5kg alarak 25kg gelmesi beni şaşırtsa da, aslında aldığım bir çok şeyin (plaklar, kitaplar…vs) sırt çantamda olduğunu hatırlayınca şaşkınlığım bir nebze de olsa azaldı. Utku ile vedalaştıktan sonra -ki hayatımın en duygusal olmayan vedalaşması muhtemelen buydu- pasaport kontrolünden geçerek kendimizi her Türk’ün yapacağı gibi Free Shop bölgesine attık.
Free Shop’lar ile ilgili olarak çok kişi tarafından bilinmeyen bir bilgiyi burada paylaşmak istiyorum, zira en çok bu soru ile karşılaştık. Bir ülkeden çıkış yaparken, diğer ülkeye de giriş yaparken; iki ülkenin free shop’undan da alışveriş yapabiliyorsunuz ve bu ikisinden yaptığınız alışverişlerin limitleri birbirini etkilemiyor. Şahane dimi? Faydalanmamak olmazdı. İlk aşamada Prag’dan Captain Morgan Black, Jagermeister ve Erdem için Stolinchnaya aldık ve uçağımızı beklemeye koyulduk. Tam o saatlerde Fenerbahçe-Beşiktaş maçı başlamıştı. Havaalanının yarım saatlik ücretsiz wireless’ını tükettiğimde zaten bzi uçağa almaya başlamışlardı ve maç 0-0′dı.
Uçak, THY’den beklenmeyecek şekilde sıfır rötar ile kalktı. Aslında her şey şahaneydi, fakat burada sadece bir “mantıksızlık” var ki onu da paylaşmak isterim -belki bu yazı THY’nin tarama sistemine falan takılır da görürler. THY’nin uzun uçuşlardaki menüleri gerçekten şahane ve yemekler gerçekten lezzetli. Fakat dönerkenki menüdeki seçenekler şu şekildeydi;
- Izgra Köfte ve Tavuk ya da Köz Patlıcanlı Penne
- Patlıcan Salatası
- Beyaz Peynir
Şimdi burada bir sıkıntı var. Biz uçağın ortasında olmamıza rağmen malesef çok tercih edildiği için Köfte ve Tavuklu anayemek kalmamıştı. Neden iki eti de aynı menüde servis ettiklerini hiç anlayamadık. Buna ek olarak, zaten patlıcan salatasının olduğu bir menüye, patlıcanlı penne koymaları da “artan patlıcanlarla ne yapacağımızı bilemedik” izlenimi uyandırdı bende. Kesinlikle hizmet ve lezzet konusunda bir sıkıntım yok, fakat sadece bu bana mantıksız geldi. Bence köfte ve tavuğu ayrı ayrı servis etselerdi, yanında da penne’yi verselerdi hem tercih olarak çok daha verimli olacak, hem de vejeteryanlar için de bir seçenek sunmuş olacaklardı (önceden belirtmeyen kısım). Şikayet değil, tamamen görüş/öneri.
Nispeten çabuk geçen bir uçuşun ardından İstanbul’a gelmiş ve İAH’a deniz tarafındaki pistten inmeye başlamıştık. Bense hala “acaba bu yükseklikten tura çıkmış arabaları seçebilir miyim?” diye bakıyor, fakat bir sonuç elde edemiyordum. Sonuçta tekerlekler yere kondu, park alanına taksi yapıldı ve uçaktan iner inmez ilk işim daha annemleri aramadan NTVSpor’a bakmak oldu, ki maçı kazanmıştık -ha sonra devamı gelmedi ama olsun.
Kalabalıkçana bir pasaport kontrolünden sonra kendimizi Free Shop Madness Part II için hazırlamıştık. Ece bavulları beklerken ben Free Shop’un altını üstüne getiriyordum. Bavulların gecikmesi ile o da bana katıldı. İkinci aşamada da Red Label, Gentemen’s Jack, Smirnoff Mojito ve Cosmopolitan ile yüklü miktarda Martini’den, Djarum Black’ten ve bol bol çikolatadan oluşan “kendimize” kısmını tamamlamıştık. Şimdi sıra bavullarımızın peşine düşmekte ve akabinde özel siparişler konulu Part III’e geçmekteydi. Çok uzun sürmedi, bavullar geldi, siparişleri aldık, terminalden çıktık ve korna sesleri eşliğinde artık İstanbul’da olduğumuz kafamıza güçlü bir şekilde DANK etti.
Yaklaşık yarım saat sonra evdeydik. Kedimiz bizi özlemişti. her şeyi bir kenara bırakıp ilk onla ilgilendik. Sonra bavullar, içkiler… İki gün daha tatilimiz vardı, ama sonra iş…
Çok güzeldi, ama bir şekilde geçti gitti… Bizi deli gibi özleyen kedimiz ile avunduk.
Budapeşte – Prag – İstanbul
Yazının Prag ile ilgili ilk kısmına buradan ulaşılabilir.
26.04 / Prag – Brno – Bratislava – Budapeşte
Önceki günlerden kalan yorgunluklarımızı bir kenara bırakarak hazırlandık yola çıkmaya. Saat 07:42′deydi trenimiz ve ben hala “Neden 42?” diye soruyordum kendime, sanki o kadar dakik olabileceklermiş gibi. Evimizden yürüyerek 10 dakikaydı tren istasyonu. Tren istasyonu dediğime bakmayın. Havaalanından hallice. Saat 07:15′te evden çıktık, 10 dakikayı bile bulmadan istasyona varmıştık. Kafeini yüksek bir kahvaltı ve bize yolda da yetecek kadar büyük birer sandviç aldıktan sonra trene bindik. Elimizde sadece e-mail ile gelen konfirmasyon print out’u vardı ve hiçbir sorun çıkmadan koltuklarımıza oturduk.
07:42′de tren kalktı -evet o kadar dakiklermiş. Kondüktör biletlerimizi kontrol ettikten sonra bize trenin duraklarını gösteren bir broşür verdi. Trenin saat kaçta, hangi duraklarda olacağı yazmaktaydı. İlginçtir ki tüm durakları dakikası dakikasına tutturan bir performans sergilediler. Bir dakika bile gecikme olmadı. Buna ek olarak, İstanbul-Ankara arasında 80km’nin üzerine çıkınca asabiyet yapan trenlere selam olsun, 162km ile giderken tek bir ses cikartmayan, sarsinti yaratmayan bir tren ile yolculuk yaptık. Bu tren yolculuğunda da ilginç kısımlar vardı, fakat onu muhtemelen başka bir yazıda anlatmak daha doğru olacaktır.
14:23′te Budapeşte’ye vardık. Google Maps sağolsun, bir iki tutukluk yapsa da dümdüz yürürsek bize otelimize ulaşacağımızı söyledi. Biz de öyle yapmak üzere tren istasyonundan çıktık ki Weathercast’ın bize attığı en büyük kazık ile karşılaştık. Daha düne kadar 18-6 derece gösterilen hava sıcaklığı en az 25 dereceydi ve bizim üstümüzde kot-sweatshirt-deri ceket-bot/çizmeden oluşan bir set vardı. Cayır cayırın sözlük anlamını yaşayarak sırtımızda çantalarımızla Boscolo Luxury Residence’a ulaştık. Tam gelmeden önce de internetten araştırırken bulduğum Lion Sport mağazasını buldum. Puskas ve MTK formasını buradan alacaktım.
15:00 sularında otele check in yaptığımızda havada en küçük bir serinleme işareti yoktu. Bense Vans’lerimi Prag’da bırakıp her ihtimale karşı Timberland’lerimi yanıma aldığım için kendime sövüyordum. Boscolo Hotels aslında Budapeşte’nin tarihi binalarından. Sightseeing turlar Boscolo New York Hotel’in önünden başlıyor. Luxury Residence ise hemen bir arka sokağında bulunan 1+1 ve 2+1 evlerden oluşan residansları. Muhtemelen yoğunluktan olacak ki rezervasyonumuzu ücretsiz olarak upgrade ettiklerini ve bizi normal residanstan delux residans olasına aldıklarını bildirdiler. Odamız gayet güzel 1+1 bir odaydı. Salon, banyo, mutfak ve yatak odasından oluşmakta ve bir bekar evinin barındırabileceği tüm konforlara sahipti.
Otele yerleşip üzerimizi değiştirdikten sonra saat 16:30 gibi otelden çıkabildik. İlk hedefimiz geç kalmış bir öğlen yemeğiydi. Ece’nin yine önceden yaptığı araştırmalar sonucunda, hemen Oktogon’un aşağısındaki Klassz’ı hedef olarak belirleyerek otelimizden çıktık. Yürüyerek Oktogon’a yaklaşık 1km uzaklıkta olan otelimizden çıkarak yola koyulduk. Tahmini yürüme süresi 10 dakikaydı ve bu 10 dakika boyunca etrafa bakarak çeşitli dükkanları keşfetme şansımız olacaktı. Bu şansı iyi değerlendirerek “LP/Vinyl” yazan bir mağazaya kafamda pin drop ederek Klassz’a ulaştık.
Klassz bir gurme mekan olmasa da, turistler tarafından çok tutulan ve özellikle akşamları yer bulunması zor bir mekan. Saat 17:00′de gittiğimiz için yer bulmak sorun olmadı. Menü zengin değil, fakat tüm yemekler inanılmaz lezzetli. Hatta bir adım ileri gidip, hayatımda içtiğim en iyi çorbayı (Köz patlıcanlı kremalı soğan çorbası) burada içtiğimi söyleyebilirim. Çorbasından tatlısına, alkol de aldığımız yemeğe, bahşiş dahil iki kişi 90 TL ödedim. Fiyat-performans oranına hayran kaldığım mekanı tekrar gelmek üzere terkettiğimde, aslında tekrar gelemeyeceğimden henüz haberim yoktu.
Yemekten sonra ilk hedefimiz Museum of Terror’du, fakat saatten dolayı tam kapanırken yakaladık kendisini. Biz de fırsattan istifade ederek Heroes Square’e yürüdük. Hani belki öküzlük olacak, ama büyük bir meydan Heroes Square. Budapeşte’nin Suadiye’si tadında, Bağdat Caddesi’nin başlangıcına tekabül ediyor. Aslında hemen arkasındaki National Park’ta hayvanat bahçesi ve kaplıcalar varken kısıtlı zamanımızı burada harcamak istemediğimizden dolayı buraları “bu seferlik” es geçmek zorunda kaldık ve otele doğru dönüşe geçtik. Bu dönüş esnasında pin drop ettiğim plakçıya da uğramayı ihmal etmedik. Abartmak gibi olmasın, çay ocağından hallice, bir apartmanın girişinde bulunan küçücük bir dükkandı burası. Fakat her yer plak, dvd, cd ve kaset ile doluydu. Özellikle Pink Floyd, The Beatles, Queen ve Led Zepelin plaklarını sordum dükkan sahibine. Elindeki fena sayılmayacak seçenekler arasından üç adet Pink Floyd (Meddle, A Nice Pair 2LP, The Final Cut), iki adet The Beatles (A Hard Day’s Night, With The Beatles) ve bir adet de Queen (konser albümü) aldım. Macaristan basımı olmalarına rağmen, altı adet plağa verdiğim toplam 75 TL’yi sevinç gözyaşları ile kutlarken, dükkan sahibi muhtemelen bana çok feci bir kazık attığını ve o yüzden ağladığımı düşünüyordu. Öte yandan da ben Ece’ye adamın anlamayacağı garanti olduğu için Türkçe adamı nasıl kazıkladığımızı anlatıyordum. Hakkaten adama attığım kazığa üzülerek, fakat bir o kadar da sevinerek dükkandan çıkarak otele geçtik.
İlk akşam için son planımız Ece’nin 1,5 ay boyunca adeta içime işlediği Sir Lancelot’tu. Dinner & A Show. Bir orta çağ konseptli restoran. Tamamen şato şeklinde dekore edilmiş. Budapeşte’nin ünlü turistik mekanlarından, fakat muhtemelen daha iyi akşamları olmuştur. Zira garson kızın “sizi buraya alıyoruz, ama kalabalık olursa yanınıza birileri gelebilir” cümlesini takiben kapıdan kimsenin girmemesi bu sözümü doğrular nitelikteydi. Çatal-bıçak yok, tamamen orta çağ tadında, kendi imkanların ile yemek yediğin bir mekan Sir Lancelot. Arada mini şovlar yapılıyor. Bir dansöz (ya kavun yutmuştu ya da hamileydi, ama göbeği olduğu kesindi) ve şövalyelerin ara ara gelip yaptığı şovlar eşliğinde, kendimizi etobur hissettiren bir yemek yedik. Buranın altını çizmek istiyorum, zira gidilmesi gereken yerlerden birisi Sir Lancelot. Yine altını çizerek iki kişi alkollü ve deli gibi et dolu bir yemege toplam bahşiş dahil 120 TL hesap ödedik. Türkiye standartlarına göre “BEDAVA” nitelendirilebilecek bir fiyattı. Akabinde kırmızı etin verdiği huzur ile otelimize dönüp ve bir sonraki gün için enerji toplamaya karar verdik. Öyle de oldu.
27.04 – Budapeşte
Çok geç olmayan bir saatte kalktıktan sonra otelimizden en fazla 500 metre uzaklıktaki Starbucks’ta kahvaltı etmeye gittik. Gidecekler için bilgi olması amacı ile yazıyorum, Starbucks Türkiye’ye göre pahalı. Ama kalitesinden ve standart hizmetinden ödün vermemesi tanıdık ve bilindik tatlar almak isteyenler için ideal. Kahvaltımız esnasında da gün içindeki rotamızı belirledik. İlk hedefimiz önceki gün gidemediğimiz Museum of Terror olacaktı. Akabinde Budapeşte Kalesi, sonrasında da otelimize dönerek gündüz kısmını tamamlayacaktık.
Museum of Terror’a gitmeden hemen önce araya sıkıştırdığım bir Lion Sport gezisi yaptık. Buradan MTK Budapest ve Puskas forması alacaktım. Fakat MTK küme düştüğü için forması yoktu. Tişörtüne de 120 TL vermek abes kaçacaktı. Buna rağmen Puskas formaları mevcuttu, fakat normal T-Shirt üzerine basılan forma desenli ürüne 120 TL vermek yine abes kaçacağı için ondan da vazgeçtim. İki adet fincan ve magnet ile ortamdan ayrılarak Museum of Terror’e doğru yola çıktık.
Museum of Terror yıllarca Türkiye’de yapılmasını arzulayıp da hala yapılmadığını gördüğüm yegane interaktif müzelerden. Sovyetlerin Macaristan’ı işgal ettiğinde genel merkez olarak kullandığı bina, orjinaline sadık kalarak düzenlenmiş ve tek kelime ile mükemmel bir müze haline getirilmiş. Ülkemizde biz hala Arkeoloji Müzesi’ni 18. kez geze duralım, teknoloji ve tarihin bir arada kullanılması ile ortaya çıkan bu müze, o günkü şartları ve tarihi inanılmaz bir şekilde yansıtmaktaydı. Buraya gidenin de 10 TL’sine kıyıp bir hatıra magnet alması farzdır.
Müzeden çıktıktan sonra ikinci hedefimiz olan kaleye yöneldik. Önce meşhur Chain Bridge’i yürüyerek geçtik. Köprüyü yapan arkadaş, tepedeki aslan heykellerinin dillerini yapmayı unuttuğu için kendini köprüden atmış. Yaptığı evler yıkılıp içindeki herkes ölen müteahitlerin rahatlığını düşününce “Gereksizmiş” dedirtti. Siklo denen yatay teleferik/asansör kırması bir aletle kaleye çıkılıyordu ve tabii ki turistik olduğu için ne Budapeşte Kart ne de başka bir günlük/haftalık ulaşım bileti bu araçta geçmiyordu -bu bağlamda turist olarak gidecekseniz kesinlikle Budapeşte Kart almaya gerek yok, zira her yer yürüme mesafesinde olduğundan dolayı toplu taşıma kullanımı çok fazla ihtiyaç duyulan bir şey değil. Kaleye çıkar çıkmaz yaptığım ilk iş, o en tepedeki panoramik fotoğrafı çekmek oldu. Manzara gerçekten inanılmazdı. Kalenin içine girince gezinin uzun süreceğini hesaplayarak önce yemek yemeye karar verdik ve bir haftalık gezimiz boyunca yediğimiz tek kazığı orada yiyerek bunun üzerine bir daha hiç konuşmama kararı aldık. Fakat öneri olarak, kalenin içi dahil, kaleye yakın hiçbir yerde yemek yemeyin.
Kalenin içi o zamanın havasını yansıtan evler, küçük müzeler ve bol bol kiliseler ile dolu. Muhtemelen Chain Bridge’i yapan arkadaştan ders alınmış olacak ki, buradaki aslan heykellerinin hepsinin ağzı kapalıydı. Kale güzel, tarih kokan bir yer, fakat işin en ilginç yanı hiçbirinin orjinal halini koruyamamış olması ve tabii ki bunda Türk’lerin parmağı var. Tüm turistik dökümanlarda “15xx yılında Osmanlı işgali esnasında burası camiye çevrilmiştir” notlarını okuduktan sonra Budapeşte’nin bir süre boyunca Sultanahmet tadında takıldığı zamanlar canlandı gözümde. Ama minare olmaması büyük gelişme tabii ki. Bir de koskoca Budapeşte Kalesi’ni cephanelik ve atların konaklaması için kullanmış olmamız içimi acıttı. Ben olsam oraya at sokmazdım, yaşardım orada.
Değişik ve güzel bir hatıra sahibi olmak isteyenler için kalenin üst çıkışında bir Archery bulunmakta ve 500 forint’e (5 TL) Robin Hood’culuk oynamak mümkün. Ben varolan yeteneğimle daha çok bir Men in Tights imajı çizmiş ,olayı çözene kadar kolumu morartmış ve 5′te5 ıskalamış olsam da inanılmaz eğlenceli. Turistlerin yeteneksizliğime rağmen beni alkışlamasına ben de onları selamlayarak karşılık verdim ve Ece’ye “yay bozuk olmasaydı eyidi” diyerek olayı örtbas etmeye çalıştım. Yay dahil kimse bunu yemedi.
Kaleden yürüyerek inerek merkez tramvay istasyonuna ulaşarak 6 numaralı tramvay ile tam otelimizin önünde inmeyi planlıyorduk ki bir durak fazla gittiğimizi fark ettik. Bu bizim için iyi miydi, kötü müydi bilemedim, ama otelimizin 100 metre önünde bir H&M olması havanın 30 dereceye yaklaşan sıcağı ile birleşince alışveriş mode : ON’a çekti kendini ve gayet şort, tişört, rahat ayakkabı gibi yazlık kıyafetlerden oluşan bir alışveriş yaparak kendimizi akşama hazırlamak üzere otelimize döndük.
Akşam planımızı Ece yapmış da olsa, araya benim eklentilerim vardı. Öncelikli olarak iki adet daha plakçıya gidecektik ve bu plakçılar akşam yemeğine gideceğimiz Menza Restoran’a çok yakındı. Saat altı buçuk sularında ulaştık ilkine. Fakat benim bahtsızlığımdan kaynaklanıyor olsa gerek, Dub Step, DnB ve Trance üzerine olan bu mekanda tek bir Rock plağı bile yoktu. Dükkan sahibine elinde hiç rock albümü olup olmadığını sorduğumda “Fuuuuu… No…” karşılığını aldım ve 9GAG’a selam çaktım. Akabinde bana Google Maps üzerinden gidebileceğim iki plakçıyı gösterdi, fakat açık olup olmadıkları konusunda net bir bilgi vermedi. İşte o anı takip eden 20. dakikada Budapeşte’deki en acı dakikalarımı yaşadım, zira şehrin en büyük iki plakçısını kapandıktan sadece 20 dakika sonra bulmuştum. Son gecemizdi, trenimiz 9:30′daydi ve aksi gibi bir sonraki gün dükkanlar 11′de açılacaklardı. Bir dahaki sefere diyerek Menza’ya doğru yola koyulduk, fakat vitrindeki Led Zepelin setinin duruşu hala gözümün önündeydi… Hala da öyle…
Menza, İstanbul’daki Midpoint’e tekabül eden bir yer. Tek farkı başka şubesinin olmaması. Menüsü yemekler açısından diğer tüm restoranlar gibi az ama kaliteli ve lezzetli yemekler içerirken, alkol ve kokteyl menüsü baya geniş seçenekler sunmakta. Red Bull Mojito ve bol kırmızı etli bir yemek yedikten sonra yine şaka gibi bir hesap ödeyerek (adam başı 50 TL) hala nasıl okunduğunu bilmediğim Vatci Utca’ya gitmek üzere yola koyulduk.
Vatci Utca -böyle mi yazılıyordu onu da hatırlamıyorum- tam olarak bizim İstiklal Caddesi. Öyle ki havaya ışıklı top atıp tutanından, sokak müzisyenine kadar hepsi var. Tam metro çıkışının olduğu meydanda Hard Rock Cafe – Budapeşte var. Kendisini Prag’da ziyaret ettiğimiz için girme ihtiyacı hissetmedik, fakat kapıdaki görevliye Pink FLoyd ya da The Beatles gitarları olup olmadığını, varsa fotoğraflarını çekmek istediğimi söylediğimde güzel bir The Beatles köşeleri olduğunu ve fotoğraf çekebileceğimi söyledi. Paul McCartney’in akustik gitarı başta olmak üzere, çeşitli aksesuarlardan oluşan köşenin fotoğrafını çektikten sonra yürümeye koyulduk.
Vatci Utca üzerinde çok fazla hediyelik eşya satan yer var. Fakat fiyatlar Prag’a göre çok pahalı. Prag’da 10€’ya 6 tane magnet alırken burada bir magnet 3€’dan başlıyor. Yine de almış olmak için aldık birer tane. Muhtemelen gündüz gelseydik dükkanlar açık ve daha eğlenceli bir ortam olacaktı. Fakat gittiğimiz saat itibarı ile daha çok “buyrun, çok güzel yemeklerimiz var, buyrun buyrun” tadında bizi davet eden restoran çalışanlarından fazlasına denk gelemedik. Cadde bittiğinde Tuna Nehri kıyısına inerek yürümeye karar verdik.
Nehir kıyısında üç-dört tane büyük gemi var. Tuna’da nehir turu ve yemek eşliğinde gezmek mümkün bunlarla. O ara Pronto Tur ve Jolly Tur’un otobüslerini ve gemilerden otobüslere y önelen Türk’leri görünce Ece’ye “yazık, 20€’luk tura kimbilir ne kadar ödediler” diye sordum. Türkiye’ye dönünce yaptığımız araştırmalar sonucunda 40-45€ ödediklerini görünce yazık kelimesini büyük harflerle yazmaya karar verdim.
Budapeşte’de son gecemizdi, Tuna nehri kıyısındaydık, trenimiz erkendi, ama otele dönmek istemiyorduk. Kahve içmeye karar verdik ve Chain Bridge’e doğru yürümeye karar verdik. Gandalf, Yüzüklerin Efendisi – Yüzük Kardeşliği’nde Moria Madenleri’ndeyken bir kararsızlık anı yaşıyorsan ya da yol ayrımına geldiysen burnuna güvenmen gerektiğini söyler. Ben ise böyle bir durumda kulaklarıma güvenmeyi tercih ettim ve uzaktan gelen blues sesini takip ederek iki adet sokak müzisyeninin hemen karşısındaki kafede en ön masada yerimi aldım. Belki de Budapeşte’deki en iyi 2,5 saatimi o kafede geçirdiğimi söylersem yalan olmaz diye düşünüyorum. Tuna Nehri kıyısında, Budapeşte Kalesi’nin hemen karşısında mükemmel bir havada iki adet mükemmel müzisyenin çaldığı şarkıları dinlemek tüm yorgunluğumu almıştı. Sokak müzisyeni denince akla gelen imajı silmek açısından belirteyim, bir elektro akustik ve bir elektro gitar ile (ikisi de Gibson) Dire Straits, Santana, Billy Idol (oha dedim ona) ve daha nicelerini çalarak gecemizi şenlendirdiler. Ara verdiklerinde yanlarına giderek biraz muhabbet ettim ve laf arasında Pink Floyd ya da The Beatles çalıp çalamayacaklarını sordum. Özellikle Wish You Were Here ve While My Guitar Genltly Weeps isteklerimi kırmayarak inanılmaz bir performans ile ikisini de arka arkaya çalarak “This is for our Turkish friend” diyerek de beni onore ettiler. Wish You Were Here’ı telefona kaydetmiş olmama rağmen, While My Guitar Gently Weeps’i kaydetmediğim için ne kadar üzüldüğümü ise şurada anlatmam mümkün değil. Son şarkılarından sonra kendilerine tekrar teşekkür ederek Santana’dan Put Your Lights On çalsalardı ne kadar şahane olacağını söylediğimde sonraki gece gelmemi söylediklerinde malesef ki son gecem olduğunu belirterek kendilerine tekrar ve kaçıncı kez olduğunu hatırlamadığım şekilde teşekkür ederek otelimize doğru yola koyulduk.
Ufak bir sorun olmasına rağmen bir kahve diye oturduğumuz masada 2,5 saat vakit geçirince son metroyu kaçırdığımızı görmek, otelimize 20 dakika mesafede olduğumuzu görmem ile yapacağımız potansiyel akşam yürüyüşü sayesinde eğlenceye dönüştü. Yürüdüğümüz yol Kadıköy Barlar Sokağı’nın tüm Kadıköy’e yayılmış kadar büyük bir halinden geçiyordu. Saat 01:00 civarı olmasına rağmen her yer cıvıl cıvıldı. Hatta bir içki dükkanının önünde aylık akbil dolumu yapmak isteyen insanlar kadar sıra vardı. Budapeşte bu açıdan gerçekten yaşayan bir şehir. Prag’da yaşıyor olsam, her haftasonu Budapeşte’ye gelmek isteyebilirim net bir şekilde.
Otelimize ulaştıktan sonra bir sonraki gün Prag’a dönüş için hazırlıklarımızı yapmaya başladık. Çantalar toplantdı, alınan hediyelik eşyalar yerleştirildi, sabah 9:32′deki DAKİK ÖTESİ trenimize yetişmek için 02:00 sularında Budapeşte’ye iyi geceler dedik ve şehri bitirdik. Fakat Kale’deki içine dilek parası atanların Budapeşte’ye tekrar geldiği havuza attığım paraya güvenerek, tekrar geleceğimi bildiğim için huzurlu bir şekilde uykuya daldım.
Yazının son ve Prag – İstanbul kısmını muhtemelen bir iki gün içinde toparlayarak yazmayı planlıyorum. Nasip kısmet…
Prag – Budapeşte – İstanbul
Önceki yazımda hafif bir giriş yapmıştım. O yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Bu yazıda ise daha spesifik olarak gittiğim yerlerden ve önereceklerimden bahsetmeye çalışacağım -aklımda kaldığınca. Bunu yaparken de önce şehir şehir, daha sonra da gün gün ayırmak daha verimli olacaktır diye düşündüm. En azından kişisel bilgi indexleme sistemim açısından daha faydalı olacaktır. Fotoğrafları ise en kısa sürede edit’leyerek gerekli albümleri hazırlayıp bu yazının sonuna link olarak eklemeyi planlıyorum.
23.04 / Prag :
İlk geldiğimiz gün. Daha önceki yazımda yazdığım gibi Utku ve Ayça ile ahaalanında buluştuktan sonra sadece toplu taşıma kullanarak tıkış tıkış olmayan bir şekilde National Museum’un hemen yanındaki evimize ulaştık. Zaten eve ulaştığımızda saat 6-7 arasıydı ve o saatten sonra müze gezmek çok da mümkün değildi. Biz de bundan faydalanarak Prag’ın o meşhur heykellerinin olduğu caddeden aşağı, Orloj ve Charles Bridge’e doğru yürümeye başladık.
İlk akşamımız daha çok etrafı keşfetmek ve şehrin düzenini öğrenmek üzerineydi. Saat kulesi meydanı ve Charles Bridge’de kısa bir süre takıldıktan sonra ilk akşam yemeğimizi Hard Rock Cafe – Prag’da yedik. Bilmiyorum, Hard Rock Cafe’nin bir İstanbul şubesi olsa fiyatlar nasıl olurdu, fakat bugüne kadar yediğim en iyi burgerlerden birini ve içtiğim en güzel biralardan birini içtim (Urquell Pilsener). Utku bana “Burada yemek ve içki çok ucuz” dediğinde kafamda oluşan soru işaretleri, o akşam ödediğim hesap ile birlikte kayboldu gitti. İki adet ayı doyuracak kadar büyük ve içinde türlü türlü etler ve peynirleri barındıran burger ve iki -ya da üç burada net değilim- biraya Hard Rock Cafe gibi bir mekanda toplam 80 TL ödedik. Gerçekten yemek ve bira ucuzdu. Ama tabii ki bu kadar değildi, daha ucuzu da vardı ve biz onu bulacaktık.
Ayça’nın son gecesi olması sebebi ile Hard Rock Cafe’den çıktıktan sonra biraz yürüyerek Tritter’s adlı bir kokteyl barına girdik. Saatin 24′ü geçmiş olması ve günün de 24.04′e gelmiş olması sebebi ile birer Gentlemen Jack ile gurbet ellerde ilk kez bir doğumgünü kutlama şerefine eriştim ve kadehlerimizi 29′a kaldırdık. Moralim bozulmuş olacak ki ya bardak boş gelmişti ya da ben dbini fazla hızlı görmüştüm. 10 cl Gentlemen Jack’e de 10 TL verdiğimizi belirtmeden geçemeyeceğim.
Eve giderken Ece’nin özel isteği ile Agharta Jazz Club’ı bulduk. Canlı müzik bitmişti, kapatmak üzereydiler. Ama en azından içine girip birkaç kare fotoğraf çekmemiz mümkün oldu. Bu fotoğraf da Ece’ye güzel bir hatıra kaldı (bilmeyenler için not : Ece’nin uzun süre boyunca kullandığı nickname agharta’dır).
24.04 / Prag
Prag’da ilk kahvaltımızı evde, Türkiye’den hatta daha spesifik olarak Kayseri’den gelen sucuklarımız ve çeşitli çek peynirleri eşliğinde, otel jargonunda continantel breakfast şeklinde ettik. Hemen sonrasında da @5posta’nın “hergün bakıcam, hala orda mısın” tepkisini verdiği saat kulesi ve Charles Bridge’i dünya gözü ile görmek için evden çıktık. Fakat bu sefer farklı bir yol izleyerek, zamanında Nazım Hikmet’in de sk sık takıldığı Cafe Slavia’nın önünden geçerek gittik. Orada bir kahve içemesek de ben en azından fotoğrafını çektim.
Charles Bridge’de Ece’nin bize verdiği heykeller hakkındaki brief’leri takiben Paul isimli pastane/cafe kırması mekanda öğlen yemeğimizi yedik. Sandviçleri inanılmaz başarılı ve bir çok yerde şubeleri var. Özellikle salamlı/turşulu sandviçleri denenmesi gereken yegane ürünlerinden birisi.
Yemeği takiben Ayça uçağa yetişmek üzere Utku ile bizden ayrıldı. Biz de günün geri kalanında Prag’ı biraz daha keşfetmeye başladık. İlk aşamada @masisus’un önerdiği bir fotoğrafçıyı aramaya koyulduk. Aldığım bilgi doğrultusunda eski ve ucuz fotoğraf makinaları bulmak mümkündü. Fakat yine @masisus’un son verdiği bilgi dahilinde eskisinden daha popüler olmuş ve eskisi gibi ucuz makinalar bulma ihtimali azalmıştı. Benim de 100€’ya Leica hayalim bu son bilgi ve dükkanı bulmam ile birlikte suya düşmüştü. Evet, dükkan gerçekten bir sanat eseriydi, fakat sadece vitrinden bakmak ile yetindik.
Sırada önce Ece’nin çok methettiği yahudi Mahallesini, sonra da o muhteşem saat kulesinin bir de tepesine çıkıp Prag’ı oradan görmek vardı. Aynen öyle yaptık. Kafka Sokak’tan başlayan Yahudi Mahallesi gezimiz çeşitli sinegoglar ve mezarlıklar ile sürdü. Akabinde saat kulesine sıra geldi. Bu konu hakkında yazacak tek bir kelimem bile yok. Gidilip görülmesi gerek. Fakat bir fotoğraf ile elimden geldiğince durumu anlatabilirim belki; buyrun. Bu muhteşem manzaradan sonra hemen oradan görülen kilisenin altındaki Cafe Italia’da bir kahve molası verdik. Yan masadaki turistin garsona “is this the famous clock?” şeklindeki sorusu, aslında ortalama 40 Kronluk kahvenin neden 95 Kron olduğu düşünülmeden sorulmuş diye düşündüm. Akabinde yabancı bir ülkede olmanın verdiği rahatlıkla gayet dış sesimle de dile getirdim. Kadın hala garsoun anlattıklarını dinliyor gibiydi. Ama hala kahve fiyatı ile bir doğru orantı kuramamış olduğu suratındaki “WTF?” ifadesinden anlaşılıyordu.
Aslında bu geziyi birebir Ece planlamıştı. Tüm rezervasyonlar, gezilecek yerler, tur programı vesaire… Fakat benim tek katkım -ki o da eskaza oldu- Ekşi Sözlük’te Prag başlığını okurken kuleden görülen kilise ile ilgiliydi. Kilisenin girişinin kapalı olduğu, fakat yan sokakta bir müzik dükkanının içinden geçilerek çıkılan avludan girmenin mümkün olduğunu okumuştum. Elimle koymuş gibi buldum önce dükkanı, sonra da avluyu. Fotoğraf çekmek malesef yasaktı, ama hayatımda gördüğüm en inanılmaz mimarilerden birisiydi, ki bu İstanbul’da yaşayan bir insan olarak söylüyorum.
Saat 7 buçuk gibi Utku havaalanından dönmüştü. Kulenin hemen altında buluştuk (adeta bir Beşiktaş İskelesi muadili buluşma konusunda). Yemek için Cafe Slavia’dan 200 metre kadar gerideki Atmosphere’e gitmeye karar verdik. Karar verdik derken, Utku önerdi, biz onayladık. Zira orada yaşayan bir insanın önerilerine uymak, yapılacak en zekice hareketlerden birisidir diye düşünüyorum.
Kesme patates, bol bol kırmızı et ve bol bol biradan oluşan mükemmel bir akşam yemeğine yine ikikişi 50-60 TL civarında bir para ödedikten sonra eve döndük. Fakat 2,5 TL’ye içtiğim 50cl’lik Kozel Dark’ın tadı hala damağımda kaldı.
Memleketten çok da kopmamak adına eve gidince bir Game of Thrones patlattık ki, Prag’a adaptasyon sürecimi o an bitirmiş, yerlisi olmuştum. Gece daha uzundu, ama sonraki gün daha uzundu. O yüzden yatmak farzdı. Bildiğin yattık.
25.04 / Prag :
Sabah 8 sularında Utku işe, biz ise yola koyulduk. Önceki gün öğle yemeği yediğimiz Paul’de bu sefer kahvaltı etmeye gitmiştik. Çikolatalı krosan ve kahveden oluşan 5 TL’lik menüden aldım ve çikolatalı krosan kavramım tamamen değişti. Utku’nun tabiri ile İstanbul’da krosanın içine “Çikolataaağğğ” diye bağırıp kapatırlarken, burada gerçekten çikolata koymaktaydılar. Bu bağlamda Paul, Prag’a yolu düşen herkesin uğraması gereken bir mekan.
Kahvaltıyı takiben Prag Kalesi’ne doğru yola koyulduk. Tramvaydaki durak anonslarını anlamadığımız için, her ne kadar durağın adını bilsek de -Prahzki Hrat- doğru durağı tutturmak zor oldu. Fakat bu kadar turistik bir şehirde mantıken en çok kişinin indiği durağın Prag kalesi olacağı şeklindeki öngörüm doğru çıktı ve doğru durağı tutturduk. Kale içinde çeşitli sinegoglar ve tarihi mekanlardan oluşan turumuzu oyuncak müzesi ile tamamladık. Ağırlıklı olarak metal arabalar, Barbie’ler, eski zamanlardan kalan oyuncaklar ve tren setlerinden oluşuyor olsa da, benim gibi bir oyuncak manyağı için gayet tatminkardı. Özellikle West Life diye bir grubun varlığını, Barbie tarafından üretilen oyuncaklarını görünce hatırladım ve hatırladığım için kendimden kısa bir süre boyunca da olsa utandım.
Prag’a üç yıl kadar önce giden annemin tavsiyesi üzerine kaleden yürüyerek aşağıya inmeye karar verdik. Bu tavsiyeye ek olarak, Utku’nun kaleden inerken sağ ve sol tarafta bulunduğunu söylediği küçük bağlarda mola vererek yemek yedik. Belki de Prag’daki en güzel yemeklerimden birisiydi. Kendi ürettikleri şaraplara ek olarak (50cl), bira (50cl), peynir tabağı ve sosis tabağından oluşan menü (evet çok fazla sosis yedik) ve muhteşen bir Prag manzaraso eşliğindeki yemeğe 19€ gibi komik bir para vererek mutlu olduktan sonra ben Prag’a taşınmanın çok mantıklı bir karar olduğuna çoktan varmıştım. Yeterince yorulduğumuza karar verdikten sonra eve dönerek bir sonraki günkü Budapeşte tren yolculuğumuz ve akşam için hazırlık yapmaya karar verdik. İyi ki de verdik.
Saat 6 gibi evde Utku ile buluştuk. Akşam için ne yapacağımızı konuşurken bizi The Pub’a götürdü ve gördüğüm en güzel konseptlerden birisi ile karşılaştım.
The Pub, aslında konsept olarak bir bar. Fakat normal bir bardan farklı olarak, The Pub’ın tüm şubeleri (Prag 1, Prag 2, Viyana, Olomuc, Liberec…) bir network üzerinden birbirine bağlı. Mekanda orta kısımda 6 tane büyük masa bulunmakta. Bu büyük masalarda birer bira musluğu ve bu musluktan doldurulan bira sayısını sayan bir bilgisayar sistemi bulunmakta. Masaların karşısındaki dev ekranda öncelikli olarak şube içindeki masalar (Prag 2 – 5 numaralı masa – 98 bardak bira şeklinde), sonralıklı olarak da tüm şubeler arasındaki masalar (Liberec – 2 numaralı masa – 102 bardak bira şeklinde) yarışmakta. Bu arada verdiğim rakamlar doğrudur. Nasıl bir insan evladı ekibi o kadar bira içer diyenler için, Prag dünya üzerinde en çok bira tüketilen şehirdir. Tabii ki bu tüketime bira stoğu dayandırmak mümkün olmadığı için, The Pub’ın her şubesinde Urquell Pilsener tarafından yerleştirilmiş olan bir bira üretim sistemi bulunmakta -bizzat gördüm, takdir ettim. O akşam kanat ve sosis yiyip bol bol bira ve Jagermeister içtik. 40 TL hesap ödedim ve Prag’daki yemek-içki fiyatlarına tekrar tekrar dumur oldum.
Geceyi evde Family Guy – Blue Harvest ile noktalandırdık ve bir sonraki günkü UZUN yolculuğa hazırlık olarak yatağa doğru adeta bayıldık.
Prag’dan Budapeşte’ye geçişi, Budapeşte’yi ve daha sonra tekrar İstanbul’a dönene kadar ki Prag sürecini vakit bulup ilerleyen günlerde yazmayı planlıyorum. Sindirince daha iyi oluyor. Bu yazının özeti;
- Bira ucuz.
- Yemek ucuz.
- Sosis ucuz ve güzel
- Cafe Slavia’ya gidin.
- The Pub inanılmaz bir konsept, görün.
- Kale güzel.
- Kuleden (The Véz) manzara şahane.
- “O” kilisede fotoğraf çekmek vardı.
- Atmosphere şahane bir yer, gidin, yiyin. için.
- Çekçe zor bir lisan, durak isimlerini bile anlamak zor.
- Paul’de kahvaltı edin.
- Prag’a gidince Budapeşte’ye geçmeyi ihmal etmeyin.
(Ancak bu kadar toparlayabildim)
Beni Burada Prag’ın!
Uzun zamandır planladığımız bir seyahatti Prag – Bupeşte. Özellikle Oracle’da çalışan Utku’nun bir süreliğine Prag’da yaşayacak olması ve İstanbul’a son gelişinde bizi davet etmesi ile başlayan macera, muhtemelen çektiğim 700 kare fotoğraftan hiçbirinin ve bu seyahat hakkında yazacağım hiçbir yazının da anlatamayacağı kadar güzel; bir o kadar da hızlı geçti. Ben yine de elimden geldiğince, web sitelerindeki tur programlarından daha farklı yönleri ile biraz Prag, biraz Budapeşte anlatmaya çalışacağım. Muhtemelen bu bir girizgah olur ve haftasonu birkaç yazı daha yazarak, en azından iki-üç yazı ile anlatmak istediklerimi anlatmış olurum diye düşünüyorum.
6 Metre Tavanlı Evler
İstanbul Atatürk Havalimanı’nda başlayan ve büyük kısmını HSBC Advantage Lounge ve ATU Duty Free’de geçirdiğimiz maceramızın İstanbul ayağını bir karton Djarum Black ve Utku’ya bir adet Yeni Rakı alarak sonlandırdıktan sonra uçağımıza doğru yola koyulduk. THY hakkında çok fazla olumsuz şey söylenmesine karşın, hizmetleri aslında gayet başarılıydı. Özellikle ikramları hem kaliteli, hem de lezzetliydi. Neil Gaiman’ın Amerikan Tanrıları sayesinde zaten uçuşun nasıl geçtiğini anlayamadan Prag Havalimanı’na inmiştik bile. Gayet basit bir pasaport kontrolünden sonra bavullarımızı aldık, Utku ve Ayça ile buluştuk, evine doğru yola çıktık.
Muhtemelen İstanbul’da olsa, taksiye hücum eden bir insan güruhu görmek mümkün olurdu. Fakat hiç de öyle olmadı. Önce 2 numaralı otobüs ile metro aktarmasına, ardından da metro ile I.P. Pavlova durağına kadar yaklaşık 30-40 dakikalık, fakat hiç de yorucu olmayan bir yolculuk yaptık. İnanması güç olsa da, bu kadar yoğun bir hat üzerindeki otobüsler ve metrolar bile boştu. Muhtemelen keyfiyet faktöründen ziyade dakik olmalarından olsa gerek diye düşündüm. 30-40 dakikalık yolculuktan sonra National Museum’un hemen yanındaki duraktan çıkarak, müzenin bir paralel sokağında, mükemmel bir konuma sahip olan eve geçtik ve muhtemelen Ece’nin hayallerindeki evlerden biri ile karşılaştık.
Eski değil, daha çok tarihi kelimesinin anlatabileceği bu ev -aslında tüm binalar öyleydi- bir oda, bir salon olarak planlanmış olmasına rağmen, 6 metrelik tavan ev sahibine yeterli ilhamı vermiş olacak ki, tavanın 3. metresinden itibaren iki odaya da birer asma kat çıkarak evi 2,5+1 haline getirmiş. Tabii ki yamuk çatı ve ben bir araya gelince yine bir facia ortaya çıktı ve bizim odamızın yamuk kısmına attığım kafa doğrultusunda muhtemelen beyin zarımın bir kısmını bıraktım. Fakat o güzelliğe, bir kısmını daha bırakmayı tercih edebilirdim.
Bir Şekilde ‘Prag‘
Bu yazıda 4 gün boyunca Prag’da ne yaptığımızdan ziyade, Prag’î ve bende uyandırdığı izlenimi anlatmaya çalışacağım. O yüzden eğer “ne yapılır, nereler gezilir” sorularına yanıtı bu yazıda arıyorsanız, bir iki gün sonraki yazımı beklemeniz daha iyi olacaktır.
Benim görüdüğüm kadarı ile Prag öncelikli olarak yaşayan bir tarih. Şehrin baya dışına çıkana kadar (havalimanı yolu ve Budapeşte yolu) tek bir tane bile yeni bina görmedim. Hatta Utku’ya binaların nasıl bu kadar net şekilde korunduğunu, dünya savaşında neden hiç hasar görmediğini sorduğumda yeni bina yapımının yasak olduğunu ve ancak eski binaların restore edilebilmesine izin verildiğini söyledi. Dünya Savaşı konusunda ise şehir işgal edildiğinde direnmeyip direk şehrin anahtarını verdikleri için kafalarına bomba yemediklerini söyledi, fakat gerçek miydi, yoksa espri mi yapmıştı üzerine düşünemeyecek kadar yorgundum.
Yaşam inanılmaz düzenli. Düzen derken, gerçekten bir düzenden bahsediyorum. Trafikten, ulaşıma; insanların çalışma şeklinden, birbirine olan saygısına kadar. Hatta çok açık konuşmak gerekirse 1 haftatalık Prag – Budapeşte maceram boyunca bir kere bile araba kornası sesi duymamam, insanların ne kadar rahat olduğunu belki de anlatır cinsten. Trafik ışığı yansın-yanmasın, aracı kullanan kişi apaçi olsun-olmasın; yaya yola ayağını attığı anda herkesin durduğu bir trafik düşünün. Düşünmek zor, zira Türkiye’de bunu yapınca ani bir korna
sesi, aile bireylerinin de içinde bulunduğu küfürler ile karşılaşmak ya da en kötüsü kendini kaporta üzerinde bulmak muhtemel. Ama böyle bir sistem var. Hatta öyle ki bir sürücünün bana yol veremediği için benden özür dilediğine şahit oldum ki adam bir sonraki ışıklarda yakalayıp elini öpecektim neredeyse. Ulaşımı araba ve yaya olarak sınırlamazsak, toplu taşımayı da bir kenara bırakırsak -şimdilik- bisiklet kullanımı inanılmaz şekilde yaygın. Çünkü imkanları var. “İstanbul’un en geniş caddelerinde…” diye başlayan cümlelere artık sadece gülüyorum, zira İstanbul’un en geniş caddelerinde bile bir bisiklet yolu düzeni olmamasına rağmen, insanların bisiklet ile Prag’dan çıkıp Bratislava’ya gittiğini gördüm. Bunu yaparken otobana paralel, özel bir bisiklet yolunu kullanıyorlardı. Hani “ne farkı var” diye soracak olanlara bu bile yeter diyorum aslında.
Toplu taşımaya dönersem -ki çok başarılı olduğunu anlatmıştım- ilginç bir konudan bahsetmek istiyorum. Aynen Utku’dan aldığım cümle ile giriyorum konuya; “Şansın varsa metroda, otobüste falan ömrün boyunca biletsiz gezebilirsin“. Yaşadım, gördüm, onayladım. Öncelikli olarak tramvay, metro ve otobüsler var. Bileti alıyorsun, otobüsün içinde şöförden tamamen bağımsız yerlerde bulunan makinelere okutuyorsun. Bu kadar. Kontrol mekanizması yok. Bazen, gerçekten şanssızsan, bilet konrol ediliyor ve biletin yoksa 30 euro gibi bir ceza ödemek zorunda kalıyorsun. Turist numarasını da yemediklerini birinci ağızdan gayet ingilizce yeminlerle ve yalvarmalarla duyduk, onayladık. Fakat ulaşım fiyatları, özellikle gezmek için gidenler için uygun. Günlük bilet 110 Kron, ki bu da yaklaşık 10-11 Lira’ya denk gelmekte. Tek basımlık 32 Kron. Bunlara ek olarak 30 dakika ve 90 dakikalık biletler de mevcut.
Prag’da Promil Sahibi Olmak
Gitmeden önce anlatmışlardı, inanmamıştım. Fakat gidince kendi gözlerimle gördüm. Su, biradan pahalı. Gerçekten. Fakat yine fiyatları Türkiye’ye endekslerince özellikle alkol ve yemek inanılmaz ucuz. 2,5 Lira’ya Pilsner Urquell 50 cl, 2,8 Lira’ya Kozel Dark içtim ve Türkiye’de içtiğim tüm biralardan ucuz olmasını bir yana koyuyorum, neredeyse hepsinden iyidi. Buna mukabil heryerde Becherovka ve Absinth bulunmakta. Becherovka’yı tavsiye etmiyorum, fakat Absinth denenmeli. Bir yandan da bunlara ek olarak çok fazla Jagermeister tüketimi ile karşılaştım, hatta o kadar fazla bir tüketim ki bira musluğu gibi Jager musluğu gördüm bir çok barda. Evime almak istedim, Ece izin vermedi. Bir de Jager-Bomb deneyin, pişman olmazsınız.
Turistik ve FUUU-Turistik Fiyatlar
Prag’dan kristal alınır dediler. Almadım. Almayın da. Hem pahalı, hem de uçakta taşımak gereksiz bir risk. Kukla alınır dediler. Almadım. Zira annem 3-4 yıl önce gittiğinde bir tane getirmişti. Ama bunu mümkünse alın. Ucuz yerleri araştırın ama yine de bir tane edinin. Özellikle futbol seven insanlarsanız ya da arkadaşlarınız varsa Barcelona’nın tüm takımının kuklalarını yapmışlar. Ben bir Messi sordum, 50 euro dedi. Çüş dedim, anlamadı. Matrulka vardı çok fazla. Almadım. Bunu da almayın. Tabi içinden 5 tane bebek çıkan bir matruşkaya 25 euro vermek size koymayacaksa aladabilirsiniz. Saygı duyarım. Fakat matruşkalardaki yaratıcılığa hayran oldum. Futbol takımlarının matruşkaları vardı ve açtıkça içinden başka bir futbolcu çıkıyordu. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor ve Bursaspor’un matruşkalarını gördüm Türk takımları arasından. Alsam onlardan alırdım muhtemelen, ama dediğim gibi 25 euro çok gereksiz. Özellikle Eminönü-karaköy taraflarına çok gidip geliyor ve oradaki fiyatları az çok biliyorsanız.
Peki ne alın? Magnet alın. Ama kazık yemeden alın. Özellikle saat kulesine (Orloj) giden yol üzerinde bir pazar var, her gün kurulur. Pazarın sağ tarafında magnetler 4-5euro civarında başlar, sola gidildikçe 2 euro’ya düşer, az daha gidilirse 5 alana 1 bedavaya dönüşür. Buna ek olarak heryerde görülebilen Manufuktura mağazalarından özel sabun, çay ve şarap karışımlarından alın. Fiyatları hem uygun, hem de gerçekten güzel şeyler. En azından biz öyle yaptık. Evde sabundan geçilmez oldu. Aynı markanın ahşap oyuncak/kukla tarzı ürünleri de olmasına karşın, daha önce bir çok kez belirttiğim gibi GEREKSİZ PAHALI.
Ne Yapın?
Bu yazıda son olarak söyleyebileceğim, bol bol gezin. Mümkün mertebe saat başlarında Orloj’a gidebildiğiniz kadar çok gidin, ilginç müzelerin listesini çıkarın (Young Art, Torture Museum, Sex Machines Museum, Chocolate Museum bizim görebildiklerimiz), bol bol bira için, zira o kadar ucuz ve kaliteli birayı Türkiye’de göremeyeceksiniz, Cafe Slavia’da bir şeyler yiyip içmeseniz de önünden geçin (Nazım Hikmet’in takıldığı mekan), ya da en olmadı biraz daha detaylı bir yazı okumak için birkaç gün sonra bloguma tekrar bir uğrayın. Bir aksilik çıkmazsa haftasonu Prag’daki turumuzu anlatan bir yazı daha eklemeyi planlıyorum.
Son söz : “Yaşanır ki burda!” – ben / 23.04.2012
Işıklar Söndü
Bu yazının aslında bir başlangıcı var; o da şurada. Bir de Ekşi Sözlük’te zamanında yazdıklarım var ki onları da burada tekrar etmek istemediğim için şuradan link vereyim.
Friday Night Lights 9 Şubat 2011′de mükemmel bir final ile veda etti. Fakat ben yoğunluk ve vakitsizlikten dolayı geçtiğimiz haftasonumu ancak ayırarak yeni bitirebildim ve kendisine muhtemelen Mayıs sonunda House M.D.’ye yapacağım gibi bir saygı duruşunda bulunmak istedim.
Ben dizilerde herkesin mutlu olduğu, herkesin başarılı olduğu senaryolardan haz etmem. Gerçeği yansıtmasını severim. Mesela bir futbol takımında 30 kişi varsa, onların hepsinin başarılı olması sadece senaryoda olur. İşte Friday Night Lights bana bu gerçeği yansıtan, Any Given Sunday’den gelen amerikan futbolu sempatimi de üzerine ekleyerek bağımlılık yaratan yegane diziydi. Çok fazla sorun ile boğuştu aslında son iki sezonunda. Özellikle belki de Direct Tv-101′e geçerek reyting kaygısından uzak bir şekilde geçirmesi son iki sezonunu herkes için çok daha iyi oldu. Fakat bu sorunlara rağmen son iki sezonda Connie Britton ve Kyle Chandler’ın Emmy’lerde En İyi Kadın ve Erkek oyuncu dallarında aday olup, Kyle Chanler’ın kazanması, aslında bu yapımın ne kadar kaliteli olduğunun en büyük göstergelerinden birisiydi. Ve bugün gelip bana şu güne kadar çekilmiş en UNDERRATED yapımı sorsalar, hiç çekinmeden Friday Night Lights derim.
Son sezona ve finale gelirsek, Battlestar Galactica -çok farklı bir konsept olmasına rağmen- ve Siz Feet Under’la birlikte izlediğim en iyi finallerden birisini yaptı (Henüz House’un finalini görmedik, ama ondan da böyle bir beklentim var). Özellikle son üç bölümde diziye dönen eski oyuncular ve dönmeyenlere yapılan göndermeler mükemmeldi. Smash Williams hakkında 4. sezonda “Bu çocukta iş var” olarak anılmasının ardından, son bölümde “O gerçek bir yıldız!” olarak bahsedildiğini gördük, derslerinde süper olan bir kızın aslında en büyük hayalinin üniversite olmadığını ve her derslerinde iyi olan insanın üniversitede başarılı olamayacağını gördük, Texas Football diye geçen kavramın nasıl bir ikiyüzlülük içinde yönetildiğini ve başarının bile bir kriter olmadığını gördük, fedakarlığı gördük…
Ekşi Sözlük’teki yazılarımdan birisinde bu dizide kullanılan zaman kurgusunun şahaneliğinden bahsetmiştim. Özellikle ikinci sezon finali ve üçüncü sezon başlangıcı arasında geçen sürenin kurgulanmasından bahsetmiştim. “State Finals” ile “8 Months Later” arasında geçen süre de aynı mükemmellikte kurgulanmıştı finalde. 63 yardlık o son pasın Touch Down olup olmadığını ancak şampiyonluk yüzüklerini gördüğümüzde farkedebildik. Fakat en güzeli, belki de Eric Taylor tarafından söylenen, dizinin son anlamlı cümlesiydi;
“Clear eyes, full hearts…” cümlesine “Can’t lose” karşılığını vermeyen yeni takımına “OK, we’ll work on that later” demesi ve ışıkların sönmesi, bize bir dizinin nasıl bitmesi gerektiğini tekrar tekrar gösterdi.
Cuma gecesi ışıkları söndü ve en iyi diziler arşivimizdeki yerini aldı. Connie Britton, American Horror Story’de her ne kadar oynamış olsa da benim için hep Mrs. Taylor olarak kalacak. O kadar içime işledi bu dizi. Yazıyı, sona en çok gidecek bir Friday Night Lights klibi ile bitireyim. Ara ara bu yazıyı okuyup sezon finallerini izlemek üzere…


















